Yaz günlerinde kitap toplantılarımıza devam edelim ama bu sefer çok satan (best seller) bir kitap okuyalım dedik ve temmuz kitabımızı olarak "Trendeki Kız"'ı seçtik.
ANNA
Anna, Trendeki Kız romanının üçüncü kadın karakteridir.
Anna emlakçılık yaparken tanıdığı Tom'la cesur bir ilişki yaşar. Evli bir
adamla birlikte olması, adamın önceki eşiyle oturduğu eve taşınmayı kabul
etmesi ve kısa bir sürede onunla evlenmesi arkadaşları tarafından çok
eleştirilir. Fakat tercih edilen kadın olmak onun için "baş
döndürücü"dür.
Tom'un eski karısı Rachel ile sorunlar yaşamasına
rağmen Anna, kızı Evie ve kocası Tom'un bunlara değdiğini düşünür. Onlara sahip
olmaktan mutludur, fakat "ev" canını sıkmaktadır. Yaşadığı sorunların
kaynağının oradan geçen banliyö trenleri, o trenlerin yolcuları, trenle işe giderken oradan geçen Tom'un eski karısı
Rachel, onların meraklı gözleri, tren sesleri ve "ev" olduğunu
düşünmektedir.
Ama, kızı Evie olduktan sonra kendisini
salmıştır. Bakımsız, her şeyi çocuğuna odaklayan, çocuk bakıcısı Megan'ın
deyimi ile "sıkıcı" bir kadın olmuştur. Bu durumda, çok sevdiği
Tom'da ondan uzaklaşır. Aslında Tom, üç kadın için de iyi bir eş değildir.
Anna
güzel, bakımlı, oldukça akıllı, ne istediğini bilen, bencil ve aynı
zamanda güçlü bir kadındır.
Anna;
Tom’un hayatına evli olduğunu bilerek giren , öteki kadın olmanın
hazzını yaşamak isteyen,güzelliği,zekası ve sakinliğiyle Tom’u elde
ederek evlenen ve ondan bir bebek sahibi olan bir kadın.Rachel’in
sürekli telefonla veya mesajla Tom’u aradığını biliyor.Bu durum onu çok
rahatsız ediyor.Ancak bebeği ve Tom’la olan hayatından mutlu bir çift
olduklarından başlangıçta oldukça emin.Sonraları mesajların sadece
Rachel’den olmadığını anlamasıyla yetersiz bulduğu Rachel’le işbirliği
yaparak sakin,kararlı,zeki ve cesur hamlelerle kocasının ölümüne iştirak
edebilen bir kadın.Rachel’le birlikte kocasının yalanlarını ortaya
çıkartıp Tom’un gerçekte istediği gibi biri olmadığını bir katil
olduğunu anlamasıyla ölüm oyununa katılıyor,hiç tereddüt etmeden.
Hatice İzgördü.
MEGAN:
Galerisini ve sanatçılarla konuşmayı çok özlüyordu.Evde sıkıldığı için eşi Scott onu cesaretlendirerek çocuk bakıcılığı konusunda teşvik etmişti.Ama tam tersi olmuş eve gelir gelmez üzerindeki çocuk kokusunu duş alarak silmeye çalışırdı.Baktığı çocuğun annesi ANNA ile yaptığı sohbetlerden sıkılırdı.Ruhunu sıkan bu işten ayrılmaya karar verdi.Abisini motosiklet kazasında kaybetmiş bu yüzden depresyona girerek ailesiyle arası açılmış kendisinden büyük madde bağımlısı biriyle ilişkiye girmişti.Daha sonraları kendisi de madde bağımlısı olmuştu.Eşiyle beraber kullandıkları madde yüzünden maddi sıkıntıya girmişler bebeklerini bu sıkıntılar içinde büyütmeye çalışmışlardı.Megan eşinin evde olmadığı bir gün aldığı madde yüzünden bebeğinin ölümüne sebep olmuştu.Bu acı olay dan sonra eşiyle yollarını ayırmış ilerleyen yıllarda SCOTT ile evlenmişti.Asla Scotta bebeğinin ölümünden bahsetmedi sadece abisinin ölümünü anlattığı için eşi onu psikoloğa yönlendirmeyi başarmıştı.Megan eşinin kendisini sevdiğini bilmesine rağmen mutlu olamayan mutluluğu başka erkekler de arayan tatminsiz biriydi.Scottun isteğiyle gittiği psikolog dan ilk gördüğünde etkilenmiş doktorun her türlü ikazlarına rağmen ilşkileri başlamıştı.Eşini bu ilk aldatması değildi.Anna'nın eşiyle de aldatmıştı.Zaten bu ilişki onun ölümüne sebep olmuştu.Çünkü,Anna'nın eşi Tom dan hamile kalmış bu yüzden Tom tarafından öldürülmüştü.
Oya Üzülmez Arat
RACHEL :
Rachel Londra'nın bir baliyosunda kız arkadaşı Cath'nin evinde kalmaktadır. Alkol bağımlısıdır. Eski eşi Tom onu Anna ile aldatmıştır ve boşanmışlardır.
Rachel, Tom ile çok mutlu iken birdenbire hayatı tamamen değişmiş, mutsuz, alkolik, sorunlu bir insan olmuştur. Çocuğunun olmaması onu alkole bağımlı bir hale getirmiştir. İşini kaybetmiştir.
Rachel güçsüz bir kişiliğe sahiptir. Tom'a hala aşıktır. Tom aslında kişiliksiz, yalancı bir insandır.
Rachel her sabah 8.04 Londra trenine biner (işe gider gibi) 17.56 treni ile eve geri döner. 15 ve 23 Nolu evleri hergün gözetler. 15 No'lu evdeki çifte Jason ve Sess isimlerini verir ve onların çok mutlu olduğunu düşünür.
Bir sabah tren raylarının yanında bırakılmış bir elbise yığını onu düşündürür.
Bir başka sabah 15 No'lu Jess'i başka bir adamla birlikte görür ve şok olur. Bunu Jason'a söylemelidir. Akşam Jason'u görmeye gitmeye karar verir. Çok alkol almıştır, sarhoştur. Bir şeyler olmuştu, tartışma, yumruklar...ama hatırlayamıyordu. Kafası karmakarışıktı... Tom da oradaydı. 15'No'lu evde yaşayan çiftin Megan ve Scott olduklarını öğrendi, çünkü Megan kaybolmuştu. Polisler araştırmaya başladı. Ormanda Megan'ın cesedi bulundu. Katil kimdi?
Rachel birşeler hatırlamay çalıştı. Megan'ın psikologu Kamal'dan destek aldı. Kamal ona hisleriyle hatırlamaya gayret etmesini söyledi.
Rachel sonunda o akşam Tom'un yanında bir kadının olduğunu ve o kadının, karısı Anna değil Megan olduğunu hatırladı. Giysiler ona ipucu vermişti. Megan'ı Tom öldürmüştü. Hamen Anna'yı görmeye gitti. İki kadın Tom'un ne kadar yalacı ve düzenbaz olduğunu anladılar.
Sonunda Tom Megan'ı öldürdüğünü itiraf etti ve Rachel'i de öldürmek istedi. İki Kadın, Anna ve Rachel birlik olup Tom'u öldürdüler.
Saadet Tümen
Üç Ana Kahramanın Birbirleriyle Olan İlişkileri
Bu best Seller romanda üç kadının birbirleriyle olan ilişkileri benim inceleme konumdu.
Üç kadının kesişme kümesi ise Tom
Tren'deki Kız - Bir Bestseller okuma maceramız :
"Best seller" okuyacağız dediğimizde çevreden çok ilginç tepkiler aldık.
"vaktinizi boşa harcıyorsunuz"
"Kitap Kulübünde best seller okunur mu?"
"Niçin bir klasik okumuyorsunuz?
Televizyonda ne seyredersiniz diye sorulduğunda herkesin belgesel seyrettiğini söylemesi gibi meğer herkes sadece dünya klasiklerini okurmuş...
Çok satan kitaplara karşı ön yargı hep var. Mina Ungan bile kendi yazdığı "Bir Dinazorun Anıları" çok satınca;
"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?" dememiş miydi?
Oldum olası ön yargılardan, genellemelerden hiç hoşlanmam.
Her best seller kötüdür demek, Bu tüm sarışınlar aptaldır demek gibi bir şey.
Trendeki Kız, İngiliz romancı Paula Hawkins’in 2015 yılında yayımlanan gerilim, polisiye romanı.
Amazon.com ve Goodreads’te 2015 yılı Ocak ayının en iyi kitabı seçilmiş; 13 hafta boyunca 2015 New York Times Çok Satanlar Listesinin başında yer almış, bir kitap.
Ondokuzuncu Yüzyılda, okuryazar sayısı bugüne kıyasla çok daha azdı ama o dönemde hemen hemen bütün okuryazarlar aynı zamanda bir kitap okuruydu. Şimdi klasik olarak okuduğumuz bazı kitaplar dönemlerinin best seller'larıydı. Charles Dickens'in kitapları gazetelerde tefrika şeklinde basılırdı,hatta yazar romanları mümkün olduğu kadar uzatırmış ki, daha uzun yayın süresi olsun ve daha çok para alabilsin.
Tolstoy'un okuyucu kitlesi kendi döneminde belki de Dan Brown'inkinden fazlaydı. Balzac'ın kitapları yayınlanır yayınlanmaz korsan baskıları çıkardı.
Yirminci Yüzyılda, okuryazar olmakla okur olmak birbirinden koptu.
Bunun da sorumlusu okuryazarlar değil, doğrudan edebiyatın kendisiydi.
Çünkü, On dokuzuncu Yüzyılda kitlelerin "eğlencesi" olan romanın yerine kitlelerin eğlencesi"sinema ve daha sonra Televizyon oldu" , roman yirminci Yüzyılda elitlerin "kültürü" oldu.
Yirminci Yüzyıl, edebiyatın bir eğlence olduğunu, insanların öncelikle hoş vakit geçirmek için kitap okuduklarını, bir kitaptan insan ruhuna akan o muhteşem bilgilerin ve sezgilerin o ruhlara onları eğlendirerek aktığını unuttu. "
Polisiye gerilim romanları, yer altı edebiyatı, kara romanlar,fantastik kurgular yeni türler. 19 yüzyılda olmayan 20. ve özellikle 21.yüzyılın romanları. Çok satıyorlar çünkü kullandıkları dil, teknoloji, insan psikolojisi, metropol de yaşam gibi ögeleri ve siyah beyaz,iyi kötü sorgulamaları ile çağın insanına hitap ediyorlar. Çok okunuyorlar. Sadece eğlenmek için okuyanların yanı sıra edebi haz alan okurları da var.
Bu türlerde ki romanlardan ileride klasik olmaya adaylar olduğu da şimdiden belli. Örneğin Stafen King 21. Yüzyılın Edgar Alan Poe'su olarak nitelendiriliyor.
"Ay..korku romanı yazarı (nedense televizyonda hep belgesel izleyenler korku romanlarını aşk romanlarından da aşağıda görürler.) onu mu okuyorsun?" diyenlere inat klasik olacak düşüncesini savunanlar çoğaldı.
Bu listeyi çoğaltabilirim, yine bir polisiye olan ve çok satan Stieg Larsson'ın "ejderha dövmeli kız" yıllar sonra klasik olarak nitelenebilir.
Paula Hawking'te iyi bir gerilim yazarı. Trende ki Kız çok ustaca kurgulamış. Modern kent yaşamı, Banliyö kültürü, burjuva ahlakı ve değer yargılarını çok güzel yansıtmış ve sorgulamış. bahçeli şık bir ev,yakışıklı ya da güzel bir eş,bir de çocuk. Londra'da iyi bir iş...
"Anne babalar çocukları dışında hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Evrenin merkezi onlardı; bir tek onlar önemliydiler. Başka kimsenin önemi yoktu, ne kimsenin acısı ne de mutluluğu umurlarındaydı. Hiçbiri gerçek değildi."
Banliyöde yaşayan ve aslında aralarında bir bağlantı olan üç kadın, Rachel, Megan ve Anna'nın ağzından olayları öğreniyoruz.
"Yapmam gereken bir şey bulmalıydım, reddedilemez bir şey. Bunu yapamazdım, yalnızca bir eş olamazdım. İnsanların hiçbir şey yapmadan nasıl öylece bekleyebildiklerini anlamıyorum. Erkeklerinin eve gelmesini ve onları sevmesini bekliyorlardı. Ya da kafalarını dağıtacak bir şeyler arıyorlardı"
Trenden yaşama bakmak, seyirci olmak temasını Alfred Hickock'un arka penceresine göndermeler yaparak söyle tanımlıyor yazar;
"Başkalarının hayatını izlemenin karşı konulmaz bir yanı vardır: Sinir bozucu derecede anlık ama bir o kadar da açık seçiktir. İneceğiniz duraktan önceki apartmanın çatı katında yaşayan insanlarla hiç karşılaşmamışsınızdır. Onları tanımıyorsunuzdur ve neye benzediklerine dair en ufak bir fikriniz yoktur ama oğullarının idolünün Ronaldo olduğunu, genç kızlarının One Direction yerine Arctic Monkeys dinlediğini, modern İskandinav mobilyalarına ve dışavurumcu sanata karşı zaafları olduğunu bilirsiniz. Bu insanları biliyorsunuzdur. Bu insanları seviyorsunuzdur. Onların da sizi seveceğinden çok eminsinizdir. Dost olabilirsiniz. "
Hepimiz birer seyirciyiz. Tren yolcuları dünyanın her yerinde aynıdır. Her sabah ve her akşam o trene biner, gazete okur yada müzik dinleriz, aynı sokaklara aylakça bakarız ve ara sıra bir yabancının hayatından kesitler yakalar, daha iyi görebilmek için kafamızı uzatırız.
Gördüklerimiz,algıladıklarımız, hayallerimiz,gerçekler,yargılarımızı, tutunduğumuz küçük şeyler, korkularımız, yalnızlık,geçmiş günahlar, içki, unutmak, değiştirmek, yeniden kurmak üzerine düşünüp duruyorsunuz roman boyunca.
Ana kahraman Rachel’ın hayatı aniden rayından çıkmış; şaşırtıcı bir hızla mutluluktan, başarılı banliyö kadını kimliğinden mutsuz, şişman, alkolik kadına geçiş yapar. yalnızdır,umutsuzdur.
"Kederimin içinde bir başımaydım. Yalnız kalmıştım, ben de biraz içtim ve sonra biraz daha ve sonra daha da yalnız kaldım çünkü kimse sarhoşun birinin yakınlarında olmak istemiyordu. Kaybettikçe içtim ve içtikçe kaybettim."
Anna eski
hayatını, evlenmeden önceki günlerini özlemektedir. Metres olmak daha mı
heyecan verici, coşkulu bir durumdur, Megan'ın ise yaşadığı düşünülen o
peri masalı aslında hiç olmamıştır.
Karakterlerden aslında hangisi mutlu ve başarılı, hangisi kaybeden ve mutsuz, hangisi iyi hangisi kötü.. Kim cinayet işleyebilir?
Jason' ı görecektim.
Onu ziyaret etmeyecektim, yine uğrayıp kapısını çalmayacaktım. Öyle bir şey yapmayacaktı. Delilik yoktu.
"Buna devam edemeyiz." dedi. Haklıydı da. Devam edemeyeceğimizi biliyordum. Etmemeliydik, etmememiz gerekiyordu ama edecektik. Bu sonuncu olmayacaktı. Bana hayır demeyecekti. Eve dönerken bunu düşündüm. En çok hoşuma giden kısmı, birinin üstünde güç sahibi olmaktı. Sarhoş eden şey buydu.
İşlenen suçu üç ayrı kadının bakış açısından okurken ki bunlardan bir öldürülen, görünen ve gerçek arasındaki uçuruma düşmemeye çalışıyoruz.
"Bugün gazetelerde Megan ile ilgili neredeyse hiçbir şey yoktu. Kendi yollarına bakıyorlardı, ön sayfaları Türkiye'deki siyasi krize, Wigan'da köpekler tarafından yaralanan dört yaşındaki kıza, İngiltere futbol takımının Montenegro'da uğradığı aşağılayıcı yenilgiye adanmıştı. Megan unutuluyordu ve kaybolalı henüz bir hafta olmuştu."
ve unutmamak gerek ; “Her gün önünden geçtiğimiz evlerde aslında neler oluyor?”
Galerisini ve sanatçılarla konuşmayı çok özlüyordu.Evde sıkıldığı için eşi Scott onu cesaretlendirerek çocuk bakıcılığı konusunda teşvik etmişti.Ama tam tersi olmuş eve gelir gelmez üzerindeki çocuk kokusunu duş alarak silmeye çalışırdı.Baktığı çocuğun annesi ANNA ile yaptığı sohbetlerden sıkılırdı.Ruhunu sıkan bu işten ayrılmaya karar verdi.Abisini motosiklet kazasında kaybetmiş bu yüzden depresyona girerek ailesiyle arası açılmış kendisinden büyük madde bağımlısı biriyle ilişkiye girmişti.Daha sonraları kendisi de madde bağımlısı olmuştu.Eşiyle beraber kullandıkları madde yüzünden maddi sıkıntıya girmişler bebeklerini bu sıkıntılar içinde büyütmeye çalışmışlardı.Megan eşinin evde olmadığı bir gün aldığı madde yüzünden bebeğinin ölümüne sebep olmuştu.Bu acı olay dan sonra eşiyle yollarını ayırmış ilerleyen yıllarda SCOTT ile evlenmişti.Asla Scotta bebeğinin ölümünden bahsetmedi sadece abisinin ölümünü anlattığı için eşi onu psikoloğa yönlendirmeyi başarmıştı.Megan eşinin kendisini sevdiğini bilmesine rağmen mutlu olamayan mutluluğu başka erkekler de arayan tatminsiz biriydi.Scottun isteğiyle gittiği psikolog dan ilk gördüğünde etkilenmiş doktorun her türlü ikazlarına rağmen ilşkileri başlamıştı.Eşini bu ilk aldatması değildi.Anna'nın eşiyle de aldatmıştı.Zaten bu ilişki onun ölümüne sebep olmuştu.Çünkü,Anna'nın eşi Tom dan hamile kalmış bu yüzden Tom tarafından öldürülmüştü.
Oya Üzülmez Arat
RACHEL :
Rachel Londra'nın bir baliyosunda kız arkadaşı Cath'nin evinde kalmaktadır. Alkol bağımlısıdır. Eski eşi Tom onu Anna ile aldatmıştır ve boşanmışlardır.
Rachel, Tom ile çok mutlu iken birdenbire hayatı tamamen değişmiş, mutsuz, alkolik, sorunlu bir insan olmuştur. Çocuğunun olmaması onu alkole bağımlı bir hale getirmiştir. İşini kaybetmiştir.
Rachel güçsüz bir kişiliğe sahiptir. Tom'a hala aşıktır. Tom aslında kişiliksiz, yalancı bir insandır.
Rachel her sabah 8.04 Londra trenine biner (işe gider gibi) 17.56 treni ile eve geri döner. 15 ve 23 Nolu evleri hergün gözetler. 15 No'lu evdeki çifte Jason ve Sess isimlerini verir ve onların çok mutlu olduğunu düşünür.
Bir sabah tren raylarının yanında bırakılmış bir elbise yığını onu düşündürür.
Bir başka sabah 15 No'lu Jess'i başka bir adamla birlikte görür ve şok olur. Bunu Jason'a söylemelidir. Akşam Jason'u görmeye gitmeye karar verir. Çok alkol almıştır, sarhoştur. Bir şeyler olmuştu, tartışma, yumruklar...ama hatırlayamıyordu. Kafası karmakarışıktı... Tom da oradaydı. 15'No'lu evde yaşayan çiftin Megan ve Scott olduklarını öğrendi, çünkü Megan kaybolmuştu. Polisler araştırmaya başladı. Ormanda Megan'ın cesedi bulundu. Katil kimdi?
Rachel birşeler hatırlamay çalıştı. Megan'ın psikologu Kamal'dan destek aldı. Kamal ona hisleriyle hatırlamaya gayret etmesini söyledi.
Rachel sonunda o akşam Tom'un yanında bir kadının olduğunu ve o kadının, karısı Anna değil Megan olduğunu hatırladı. Giysiler ona ipucu vermişti. Megan'ı Tom öldürmüştü. Hamen Anna'yı görmeye gitti. İki kadın Tom'un ne kadar yalacı ve düzenbaz olduğunu anladılar.
Sonunda Tom Megan'ı öldürdüğünü itiraf etti ve Rachel'i de öldürmek istedi. İki Kadın, Anna ve Rachel birlik olup Tom'u öldürdüler.
Saadet Tümen
Üç Ana Kahramanın Birbirleriyle Olan İlişkileri
Bu best Seller romanda üç kadının birbirleriyle olan ilişkileri benim inceleme konumdu.
Romanda Rachel, Megan ve Anna adlı üç kadın ve bunların gün gün anılarından oluşan bir izlek oluşturulmuş yazar tarafından.
Üç kadının kesişme kümesi ise Tom
Tom ;Rachel’in eski kocası Tom; Anna’nın yeni kocası (ya da kocası) Megan ise Tom’un sevgilisi
Ancak anıların ilk bölümünde de izleneceği üzre ; Tom, bir zamanlar Rachel ’in kocası iken Anna ‘da sevgilisidir.Yani roller başlarda değişiktir...Rachel babasının ölümünden sonra Tom’la evlenmiş,annesiyle çok iyi ilişkisi olmayan Rachel ,Tom’la bebekleri olmayınca bunalıma girerek,ayyaş,kilolu,çirkin bir kadın olarak işinden kovulmuş ve evini paylaştığı arkadaşı ;Cathy işsiz olduğunu anlamasın diye her gün belirli saatlerde trenle işe gidiyormuş gibi Londra’ya gidip dönen bir kadın.
Megan:Görünüş olarak Anna’ya benzeyen güzel bir kadın.Muhteşem, güzel ,sıcak kalpli,komik ve sevilen bir kadın olduğu söyleniyor.Rachel’in hergün trenle önünden geçtiği Blenheim caddesindeki evlerden 15 numarada oturuyor.(Bu caddenin 23 numarası ise eskiden Tom’la birlikte aldıkları ve yaşadıkları evken şu anda Tom, Anna ve bebeklerinin yaşadıkları ev) Rachel, hergün bu kadını ve kocasını, sonra sevgilisi zannettiği kişinin trenden gözüken davranışlarını izliyor.Megan, eşini seven ancak şehvetten ve adrenalinden hoşlanan biri. Kardeşi Ben’i ve daha sonra bebeği Lilly^’i kaybederek ve sevgilisi Mac’ın de terketmesiyle büyük travmalar yaşamış bir kadın.Bu boşlukları seksle doldurmaya çabalıyor,sürekli eşini aldatıyor.Megan, yalnız olma hissinden kurtulmak için,içindeki boşlukları tedavi edebilmek için Tom’la ve psikiyatristi Kamal’la ilişkiye girer.Kocası Scot’la ilişkisi iyi değildir.Tom’dan hamile kalır.Ancak bunu Tom’a zorla kabul ettirmeye çalışınca paniğe kapılan, düzeninin bozulmasını istemeyen Tom tarafından öldürülür. Megan sanat galerisi olduğu sıralarda Tom’la tanışmıştır.Tom istememesine rağmen onunla çekiciliğini kullanarak ilişkiyi devam ettirir.Hatta Tom ile Anna’nın bebeklerine kısa bir süre bu birliktelik için bakıcılık bile yapar.Anna, bu süre içinde Megan’dan hiç hoşlanmaz.
Romanda üç kadının hikayeleri Tom’un etrafında kesişir. Tom çok güzel yalan söyleyen biridir.Hepsini kendi çıkarları doğrultusunda kullanır.Üç kadının ortak hikayelerinden biri de bebek sahibi olabilmektir.Rachel bebek sahibi olamamanın yarattığı travmayla başedememiş, 5 yıl süresince olağanüstü mutlu yaşadığı 23 numaralı tren yolundaki evine veda etmiştir. Ardından içki sebebiyle ayyaş olmuş,ardından eşini ve işini kaybetmiştir.Tabii ki evini de.O bir kaybeden olmuştur.
Megan ise eşi olmasına ve tren yolundaki 15 numarada oturmasına rağmen kardeşinin ve bebeğinin kaybının boşluklarını başka tenlerde arayan travmatik geçmişi olan bir kadındır.Tom’la yaşadığı gizli ilişki ona doyum sağlamaktadır.Ancak o da bir kaybedendir.Nitekim ikinci bebeğine sahip olabilme düşüncesi ve hayali onun hayatına mal olmuştur.
Anna ise bir annedir.Hem de çocuğunun babasının bir aldatan hele bir de katil olduğunu öğrenmesiyle onu hayatından çıkartacak ölüm oyununu kurgulayıp sonlandıracak kadar da yürekli bir annedir.Çünkü yavrusunun geleceğini de kurtarmak zorundadır.
Sonuç olarak diyebilirim ki; Üç kadının birincil ortak noktası Tom’dur belki.Fakat tüm kadınların içindeki annelik dürtüsü,bunu yaşayabilmek,sürdürebilmek ereği romanın kadınlarının 2.ortak noktalarıdır. Ve üçüncü ortak nokta ise tren yolu ve çevresidir.Rachel artık orada yaşamamasına rağmen kendini hala oraya bağımlı hissetmektedir.Trendeki kız Rachel, başta yaşadığı bilinç kayıplarını onararak olayları çözmüştür. Kitabın bitimin de 4. ortak nokta da oluşur.Anna da artık bir kaybeden olmuştur.
Gülsevinç Demir
Tren'deki Kız - Bir Bestseller okuma maceramız :
"Best seller" okuyacağız dediğimizde çevreden çok ilginç tepkiler aldık.
"vaktinizi boşa harcıyorsunuz"
"Kitap Kulübünde best seller okunur mu?"
"Niçin bir klasik okumuyorsunuz?
Televizyonda ne seyredersiniz diye sorulduğunda herkesin belgesel seyrettiğini söylemesi gibi meğer herkes sadece dünya klasiklerini okurmuş...
Çok satan kitaplara karşı ön yargı hep var. Mina Ungan bile kendi yazdığı "Bir Dinazorun Anıları" çok satınca;
"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?" dememiş miydi?
Oldum olası ön yargılardan, genellemelerden hiç hoşlanmam.
Her best seller kötüdür demek, Bu tüm sarışınlar aptaldır demek gibi bir şey.
Trendeki Kız, İngiliz romancı Paula Hawkins’in 2015 yılında yayımlanan gerilim, polisiye romanı.
Amazon.com ve Goodreads’te 2015 yılı Ocak ayının en iyi kitabı seçilmiş; 13 hafta boyunca 2015 New York Times Çok Satanlar Listesinin başında yer almış, bir kitap.
Ondokuzuncu Yüzyılda, okuryazar sayısı bugüne kıyasla çok daha azdı ama o dönemde hemen hemen bütün okuryazarlar aynı zamanda bir kitap okuruydu. Şimdi klasik olarak okuduğumuz bazı kitaplar dönemlerinin best seller'larıydı. Charles Dickens'in kitapları gazetelerde tefrika şeklinde basılırdı,hatta yazar romanları mümkün olduğu kadar uzatırmış ki, daha uzun yayın süresi olsun ve daha çok para alabilsin.
Tolstoy'un okuyucu kitlesi kendi döneminde belki de Dan Brown'inkinden fazlaydı. Balzac'ın kitapları yayınlanır yayınlanmaz korsan baskıları çıkardı.
Yirminci Yüzyılda, okuryazar olmakla okur olmak birbirinden koptu.
Bunun da sorumlusu okuryazarlar değil, doğrudan edebiyatın kendisiydi.
Çünkü, On dokuzuncu Yüzyılda kitlelerin "eğlencesi" olan romanın yerine kitlelerin eğlencesi"sinema ve daha sonra Televizyon oldu" , roman yirminci Yüzyılda elitlerin "kültürü" oldu.
Yirminci Yüzyıl, edebiyatın bir eğlence olduğunu, insanların öncelikle hoş vakit geçirmek için kitap okuduklarını, bir kitaptan insan ruhuna akan o muhteşem bilgilerin ve sezgilerin o ruhlara onları eğlendirerek aktığını unuttu. "
Polisiye gerilim romanları, yer altı edebiyatı, kara romanlar,fantastik kurgular yeni türler. 19 yüzyılda olmayan 20. ve özellikle 21.yüzyılın romanları. Çok satıyorlar çünkü kullandıkları dil, teknoloji, insan psikolojisi, metropol de yaşam gibi ögeleri ve siyah beyaz,iyi kötü sorgulamaları ile çağın insanına hitap ediyorlar. Çok okunuyorlar. Sadece eğlenmek için okuyanların yanı sıra edebi haz alan okurları da var.
Bu türlerde ki romanlardan ileride klasik olmaya adaylar olduğu da şimdiden belli. Örneğin Stafen King 21. Yüzyılın Edgar Alan Poe'su olarak nitelendiriliyor.
"Ay..korku romanı yazarı (nedense televizyonda hep belgesel izleyenler korku romanlarını aşk romanlarından da aşağıda görürler.) onu mu okuyorsun?" diyenlere inat klasik olacak düşüncesini savunanlar çoğaldı.
Bu listeyi çoğaltabilirim, yine bir polisiye olan ve çok satan Stieg Larsson'ın "ejderha dövmeli kız" yıllar sonra klasik olarak nitelenebilir.
Paula Hawking'te iyi bir gerilim yazarı. Trende ki Kız çok ustaca kurgulamış. Modern kent yaşamı, Banliyö kültürü, burjuva ahlakı ve değer yargılarını çok güzel yansıtmış ve sorgulamış. bahçeli şık bir ev,yakışıklı ya da güzel bir eş,bir de çocuk. Londra'da iyi bir iş...
"Anne babalar çocukları dışında hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Evrenin merkezi onlardı; bir tek onlar önemliydiler. Başka kimsenin önemi yoktu, ne kimsenin acısı ne de mutluluğu umurlarındaydı. Hiçbiri gerçek değildi."
Banliyöde yaşayan ve aslında aralarında bir bağlantı olan üç kadın, Rachel, Megan ve Anna'nın ağzından olayları öğreniyoruz.
"Yapmam gereken bir şey bulmalıydım, reddedilemez bir şey. Bunu yapamazdım, yalnızca bir eş olamazdım. İnsanların hiçbir şey yapmadan nasıl öylece bekleyebildiklerini anlamıyorum. Erkeklerinin eve gelmesini ve onları sevmesini bekliyorlardı. Ya da kafalarını dağıtacak bir şeyler arıyorlardı"
Trenden yaşama bakmak, seyirci olmak temasını Alfred Hickock'un arka penceresine göndermeler yaparak söyle tanımlıyor yazar;
"Başkalarının hayatını izlemenin karşı konulmaz bir yanı vardır: Sinir bozucu derecede anlık ama bir o kadar da açık seçiktir. İneceğiniz duraktan önceki apartmanın çatı katında yaşayan insanlarla hiç karşılaşmamışsınızdır. Onları tanımıyorsunuzdur ve neye benzediklerine dair en ufak bir fikriniz yoktur ama oğullarının idolünün Ronaldo olduğunu, genç kızlarının One Direction yerine Arctic Monkeys dinlediğini, modern İskandinav mobilyalarına ve dışavurumcu sanata karşı zaafları olduğunu bilirsiniz. Bu insanları biliyorsunuzdur. Bu insanları seviyorsunuzdur. Onların da sizi seveceğinden çok eminsinizdir. Dost olabilirsiniz. "
Hepimiz birer seyirciyiz. Tren yolcuları dünyanın her yerinde aynıdır. Her sabah ve her akşam o trene biner, gazete okur yada müzik dinleriz, aynı sokaklara aylakça bakarız ve ara sıra bir yabancının hayatından kesitler yakalar, daha iyi görebilmek için kafamızı uzatırız.
Gördüklerimiz,algıladıklarımız, hayallerimiz,gerçekler,yargılarımızı, tutunduğumuz küçük şeyler, korkularımız, yalnızlık,geçmiş günahlar, içki, unutmak, değiştirmek, yeniden kurmak üzerine düşünüp duruyorsunuz roman boyunca.
Ana kahraman Rachel’ın hayatı aniden rayından çıkmış; şaşırtıcı bir hızla mutluluktan, başarılı banliyö kadını kimliğinden mutsuz, şişman, alkolik kadına geçiş yapar. yalnızdır,umutsuzdur.
"Kederimin içinde bir başımaydım. Yalnız kalmıştım, ben de biraz içtim ve sonra biraz daha ve sonra daha da yalnız kaldım çünkü kimse sarhoşun birinin yakınlarında olmak istemiyordu. Kaybettikçe içtim ve içtikçe kaybettim."
Karakterlerden aslında hangisi mutlu ve başarılı, hangisi kaybeden ve mutsuz, hangisi iyi hangisi kötü.. Kim cinayet işleyebilir?
Jason' ı görecektim.
Onu ziyaret etmeyecektim, yine uğrayıp kapısını çalmayacaktım. Öyle bir şey yapmayacaktı. Delilik yoktu.
"Buna devam edemeyiz." dedi. Haklıydı da. Devam edemeyeceğimizi biliyordum. Etmemeliydik, etmememiz gerekiyordu ama edecektik. Bu sonuncu olmayacaktı. Bana hayır demeyecekti. Eve dönerken bunu düşündüm. En çok hoşuma giden kısmı, birinin üstünde güç sahibi olmaktı. Sarhoş eden şey buydu.
İşlenen suçu üç ayrı kadının bakış açısından okurken ki bunlardan bir öldürülen, görünen ve gerçek arasındaki uçuruma düşmemeye çalışıyoruz.
"Bugün gazetelerde Megan ile ilgili neredeyse hiçbir şey yoktu. Kendi yollarına bakıyorlardı, ön sayfaları Türkiye'deki siyasi krize, Wigan'da köpekler tarafından yaralanan dört yaşındaki kıza, İngiltere futbol takımının Montenegro'da uğradığı aşağılayıcı yenilgiye adanmıştı. Megan unutuluyordu ve kaybolalı henüz bir hafta olmuştu."
ve unutmamak gerek ; “Her gün önünden geçtiğimiz evlerde aslında neler oluyor?”




Yorumlar
Yorum Gönder