Bazı şehirler yalnızca yaşanır.
Bazı şehirler ise yüzyıllar boyunca yeniden yazılır.
İstanbul böyle bir şehir. Üzerinden geçen her çağ, ona kendi
sesini bırakır. Bir imparatorluk yıkılır, başka bir imparatorluk yükselir;
saraylar değişir, sokakların adı değişir, insanlar gelir ve gider. Ama şehrin
hafızası bütün bunların altında, taşların arasında, sarnıçların karanlığında,
kırılmış mozaiklerin sessizliğinde yaşamayı sürdürür.
Bizans’ın İzinde Öyküler, işte bu hafızanın peşine
düşüyor.
Jale Sancak’ın yürütücülüğünde, 20 yazarın bir araya
gelmesiyle oluşan kolektif öykü kitabı, Bizans’ı tarih kitaplarının
sayfalarından çıkarıp edebiyatın canlı, düşsel ve kimi zaman tekinsiz dünyasına
taşıyor. Gezgin Atölye’nin İstanbul gezileri ve edebiyat çalışmalarından doğan
kitap, aynı şehre bakan yirmi ayrı bakışı, yirmi ayrı sesi, yirmi ayrı hayali
buluşturuyor.
Çünkü burada Bizans, öykülerin arkasında duran bir dekor
değil.
Bizans, öykünün kendisi.
Bir sarnıcın suyunda çoğalan bir gölge, bir duvarın
çatlağından bugüne sızan bir ses, yüzyıllardır kimsenin bakmadığı bir yüz,
unutulmuş bir kadının hikâyesi, bir mozaikte donup kalmış bakış… Geçmiş, bu
öykülerde geride bırakılmış bir zaman olmaktan çıkıyor; bugünün İstanbul’una
karışıyor, yaşayanların rüyalarına giriyor, belleğin kapısını aralıyor.
Yirmi yazar, Bizans’a yirmi ayrı pencereden bakıyor.
Kimi için Bizans, taşlaşmış bir vicdan: Medusa’nın
bakışı, surların suskunluğu, sütunların taşıdığı suç.
Kimi için kırılmış ama yok olmamış kadın sesleri:
Theodora, Maria, Martha, Penelope, Eirene ve tarihin büyük anlatıları arasında
sesi duyulmayan başka kadınlar…
Kimi için iktidarın görkemli maskesi ve o maskenin
altında büyüyen çürüme: ihanet, kan, korku, arzu ve iktidarın bedeli.
Kimi içinse İstanbul, zamanın üst üste biriktiği bir tortu.
Geçmiş, toprağın altında değil; bugünün içinde nefes alıyor.
Ve sanat… Mozaik ustalarının ellerinden geçen renkler,
kusurlar, çatlaklar ve iktidarla sanatçı arasındaki görünmez pazarlık, başka
bir hikâyenin kapısını açıyor.
Bu nedenle kitapta Bizans’ın haritası yalnızca saraylardan,
savaşlardan ve imparatorlardan oluşmuyor. Kenarda kalanların hafızası da bu
haritanın içinde.
Doktora öğrencileri, sanat tarihi öğrencileri, turist
rehberleri, yaşlı kadınlar, gezginler ve bugünün İstanbul’unda yaşayan
insanlar; yüzyıllar öncesinin hikâyeleriyle beklenmedik biçimlerde
karşılaşıyor. Tarihin büyük ve parlak anlatısının içinden küçük, kişisel,
kırılgan hikâyeler sızıyor.
Ve belki de kitabın en güçlü tarafı burada başlıyor:
Bizans artık yalnızca geçmişe ait değil.
Yerebatan Sarnıcı bir mekân olmaktan çıkıp hafızanın
karanlık odasına dönüşüyor. Ayasofya yalnızca bir yapı değil, yüzyılların
birbirine değdiği bir bilinç alanı oluyor. Tekfur Sarayı, surlar, sütunlar,
taşlar ve mozaikler hikâyelerin sessiz karakterlerine dönüşüyor.
Taşlar konuşuyor.
Duvarlar hatırlıyor.
Sarnıçlar sır saklıyor.
Ve İstanbul, kendi geçmişini bugünün insanlarına fısıldıyor.
Kitapta kadınların sesi özellikle güçlü. Medusa, mitolojik
bir figür olmanın ötesine geçerek şiddetin, öfkenin ve adalet arayışının
simgesine dönüşüyor. Theodora ve diğer kadın karakterler tarihin süsleri
olmaktan çıkarak kendi kaderlerine dokunan, karar veren, direnen, kaybeden ve
yeniden var olan karakterlere dönüşüyor.
Bu yüzden Bizans’ın İzinde Öyküler, yalnızca
“Bizans’ı anlatan” bir kitap değil.
Kimin hatırlanmaya değer olduğuna dair sorular soran bir
kitap.
Resmî tarihin susturduğu seslere, taşların altında kalan
hikâyelere, kadınların ve kenarda bırakılmış insanların belleğine kulak veren
bir kitap.
İlk buluşmasını 13 Haziran’da Müze Gazhane İstanbul’da,
ardından 31 Temmuz’da Ayvalık Destek Tasarım Atölyesi’nde gerçekleştiren
kitap, şimdi okurun dünyasına doğru yolculuğunu sürdürüyor.
Ve belki de kitabın ruhunu en iyi, Tekfur Sarayı’nda Bir
Cevriye öyküsünün son cümlesi anlatıyor:
“Ben Fosforlu Cevriye. İstanbul’un kızı. Örümceklerin kız
kardeşi. Tekfur Sarayı’nın son imparatoru.”
Çünkü İstanbul’da hiçbir şey gerçekten kaybolmaz.
Bir imparatorluk ölür, ama onun gölgesi yaşamaya devam eder.
Bir yüz mozaikten sökülür, ama bakışı kalır. Bir kadın unutulur, ama sesi bir
gün başka bir kadının rüyasında yeniden duyulur. Bir şehir değişir, ama taşları
değişmez; yalnızca başka hikâyeler anlatmaya başlar.
Bizans’ın İzinde Öyküler, yirmi yazarın kaleminden bu
hikâyelerin izini sürüyor.
Bir imparatorluğun değil,
bir tarihin değil,
İstanbul’un derin ve bitmeyen hafızasının izinde.
Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz.
Bazı şehirler, hatırlanır.
Bazı şehirler, yazılır.
İstanbul ise hem hatırlar hem yazar.




Yorumlar
Yorum Gönder