Işın Güner Tuzcular Hanım anlatmaya, ben kendi masamda okumaya devam ediyorum ancak Solmaz Mutlu Hanım “kitabın kendisine çok sert geldiğini” söyleyip okumayı sonlandırdığını bildirdiğinde ben de okumaya ara veriyorum doğal olarak.
Fikriye Er Hanım her zaman ki cesur tavrıyla –kitabı okumamış ama-bana da cesaret veriyor, TV Haberlerini bile izlemeye kalbi dayanamayan biri olarak pimi çekilmiş şarapnel parçalarının paramparça yaptığı küçük çocuğun darmadağın olan yüzünün anlatıldığı bölümü geçip, 2.bölümde Hakan Günday’ın Ameliyatı yapan Kuzeyli cerrahın cenazesinde bizim toplumu da işin içine kattığı bölüme geçiyoruz.
Türkiye de ne zaman konu sıkıntısı çekilse Kuzey İnsanının Depresif ve intihara meyilli olduğu gazetelere basılır, ‘Stockholm Sendromu’ yerli yersiz geçer kayıtlara.
Işın Hanım görüş bildiren bir üyenin yorumuna ‘Acaba?’ diyerek daha geniş açıdan bakmamızı istiyor, kafelerde gündüz vakti toplanıp –hayat pahalılığına karşı meydanlarda toplanıp eyleme geçmesi gerekirken-Kafe ortamında kitap tartışması yapan bizim kadınlarımızı, anamızı avradımız yârimizi…
Yok, bu olmadı.
Ya geçen gün Taşlık Sahaf’ta dinlediğimiz Marksizm sunumu etkiledi ya da Fikri’ye hanımın cesur tavırları dolmuşa getirdi.
İçinde bulunduğumuz durum da bir tür Stockholm Sendromu olabilir elbette.
Aslında ben de Işın Hanım kadar ‘acaba’ları olan biriyim, Solmaz Mutlu kadar hassas bir yapıya sahibim.
Şairin dediği gibi “bedenimde değil, ruhumda sızı.”
Sakinleşebilmek adına ıhlamur söylemişim o an da…
Bol tüylü, yumuşak tabiatlı kedicik de yanımda olunca Yugoslavya zamanı Prizren kasabasından Balat’a gelen akrabalarımızı düşünüyorum bir süre.
Romanda yer alan Suriyeliler kadar olmasa da kırık lisanları ve günde sadece –onlar çiçek diyor-bir bardak ıhlamur içebilecek kadar paraları olduğu için mizah konusu yapılırlardı.
Kahvenin üst katında bulunan Prizrenliler Derneği’nde baban gibi üniversite okumuş büyüklerimiz-biri babanın Ticari İlimler Akademisinden arkadaşı olan Selami Şar-ortaokulda zorlandığımız derslerde takviye dersler verirlerdi.
İçinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlayabilmen için güzel yeğenim, Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” filmini tavsiye ederim, eğitimini aldığın Sinemada dizi ya da film çekeceksen “Amcamın İnsanları” fena bir fikir gibi durmuyor.
Mektubu ve dersi sulandırmaya ara verip-sonra nasıl olsa devam ederiz-benzeri bir konuda film izlemek istersen Julyet Binoche’in bir savaş fotoğrafçısını canlandırdığı trajediyi tavsiye edebilirim.
Bazı arkadaşlar “Yazar burada ne demek istemiş?” tarzında sorular soruyorlar, sizin toplantılarda yönetici sen olduğun için sana ne türden sorular geliyor merak ediyorum.
Siz şimdi ıhlamur içip toplantıyı izlemeye ve elbette dinlemeye devam ederken masada mektup yazdığımı düşünebilirsiniz ama yok böyle bir rahatlığım, inanın ben de baskı altındayım.
Savaş muhabiri olarak görevli olduğu ülkelerde sıcağı sıcağına bir şeyler karalayan E.Hemingvay’in ‘duyguları dışarıda bırakma yöntemini’ uygulamaya çalışıyorum. Kısa bir mola sevgili yeğenim.




Yorumlar
Yorum Gönder