Ana içeriğe atla

Toprak Uyanırken. Şevket Süreyya Aydemir. Neslihan Üstündağ


Kitabı anlatmayacağım, anlatımlarım, yorumlarım kitabın önemi, okunması, örnek olması, gereğinin yerine getirilmesi dileği...

Kitabı beğenmemin nedenleri, veya, masal veya ütopik bulanlara  da bir yanıt olması derdim. 

Dert çok, geçmişte de, günümüzde de. Kişisel sorunlar, toplumun sorunları en çok da. 

Toplumun huzurlu olmasına çalışırsak sorunları da  birlik olarak çözer barış içinde, aç açıkta kalmadan, üstelik, her yönden gelişerek yaşayabiliriz. 

Şevket Süreyya Aydemir bu durumu öncelikle toprağa bağlamış, toprak ne ister, su ister, emek ister, kendisinin anlaşılmasını, değer görülmesini ister. 

“Aç ayı oynamaz” tabiri, köyde Keltepe’ de gerçekleşmiş. 

Bataklık toprak, cılız meralar, hayvanlar, en önemlisi de yol yordam bilemeyen cahil köylü. 

Onlar böyle olmak istememiş  tabi ki. 

Unutulmuşlar, dertleri dinlenilmemiş, el verilmemiş hiç birine. 

Öte yandan öğretmenliği biten, kendisini gereksiz gören  mutsuz, umutsuz bir öğretmen. 

Bilgilere sahip her insan gibi öğretmen de bunları paylaşmak, yaymak faydalı olmaktan yana. Bunları yapamayınca  lüzumsuz adam gibi hissediyor kendisini. Çevresindekilerin de bunda payı var kuşkusuz.

“Bir şeyler yapmalıyım “ diye yola çıkıp soluğu bozkır bir köyde buluyor kendisini. İlk anda kaçmak isteğine, tembelliğe dönmeye niyetlense de özü güzel insanlarla karşılaşması değiştiriyor fikrini. 

Yazarımızın hayatını incelersek romandaki kahramanlar ve olaylarla her yönden örtüştüğünü görebiliriz. 

Şevket Süreyya Aydemir 1897 Osmanlı İmparatorluğunda Edirne’ de doğuyor, 1976 de Türkiye Cumhuriyetinde  Ankara’da vefat ediyor. Babası bahçıvan, o yüzden toprakla ilgisi çok fazla, annesinden din ve edebiyat kültürünü alıyor, yazarlık sevgisi, dine olan saygısı da çocukluktan geliyor. Mahallesindeki göçmenlerle yaşaması , hep bir grup içinde yaşama isteğini doğurmuştur. Yine o dönemlerde gittiği Mevlevi ayinleri kendisinde sanat estetik ve dini bir heyecan geliştirmiştir. 

Gittiği askeri Rüştiyesinde de disiplinli bir yaşamı öğrenmiştir. 

11 yaşında ittihat ve terakki cemiyetine üye oldu. Öğretmen okulunda Turancı görüşleri benimsedi. 

Yazarımız düşüncelerini bir kalıp gibi saklamadı, gördüklerini yaşadıklarını sorguladı, bilgilendi, düşüncelerine uygun bulmayınca terk etmesin bildi. 

Birinci dünya savaşına katıldı, öğretmenliğini Azerbaycan’da yaptı, Ermenilerle savaştı. Halk kahramanı oldu. Kafkasya’nın çok etnikli yapısını görünce Turancı fikirlerinden vazgeçti. . 

Sitare adında bir kızla ömür boyu yaşamayı düşünürken, evini bir kızıl ordu mensubuyla paylaşmak zorunda bırakıldı. Daha sonra bir arkadaşının kız kardeşiyle evlendi.  

Batum’da komünist partisine girdi.  Fakat işçi sınıflarından başka toplum katmanlarının yok edilmesine şahit oldu.  

Moskova’da Nazım Hikmet ve Vala Nurettin ile okudu. 

Bütün dinler ve insanlar beraber olacak, harpsiz, imtiyazsız, ihtilalsiz yeni bir alemin  doğmasını istemektedir. Lenin’in ölümüyle Stalin’in ülkesinde kalmak istemedi ve 1923 de Ankara’ya döndü. 

Aydınlık dergisinde Lenin ile ilgili yazılar yazdı. 10 yıl hapse mahkum oldu.( 1925).  İki yıl sonra affedildi.

Türkiye için geçerli düşüncenin Kemalizm olduğu görüşünü savundu.  

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Kadro dergisini çıkardı.

Müride Ferit’ in Aydemir romanından etkilenerek Aydemir soyadını aldı. 

Çeşitli bürokratik görevlerde yer aldı, Maarif müsteşarı “ Maksat proletarya davası ise , bizim milletten, Anadolu köylüsünden daha yoksul, çıplak proletarya olur mu? Öyle bir iş içindeyiz ki herkesin dağarcığında neyi varsa döksün” demiştir. 

Bu günümüz  içinde ne kadar anlamlı bir söz.  Belkide  çok daha fazla, şehirlinin, köylünün, toprağın uyandırılması için......

Yazarımızın şu sözleriyle  kitapla adeta bütünleşen hayat hikayesine son verip kitaba geri dönelim. 

“Ödediğim bedel  ulaştığım kaynak için çok değildir, çünkü bu kaynağın başında ben yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum. (Ve bu kitapları yazarak da kendimi bulma bedelini öder. )

 Bize ne topyekun sosyalizm, ne de totaliter bir devlet kapitalizmi gerekmez. Ancak özel sektörün yapamadığı, ekonomik alanlardaki işleri başaracak  planlı bir devletçilik düzeni gereklidir.”

Köylü yıllar boyu hor görülmelerinden, unutulmuşluklarından dolayı dışarıdan gelen kimseleri hemen bağırlarına basmıyor, küskünlük ve kırgınlıklarından dolayı. İnsanların iyi tarafları ancak iyi şartlar altında uyanıyor tespiti genelde doğrudur.

“Dedelerimiz ormanı tüketince Allah’da suları kuruttu, orman bitip de sular çekilince meralarda kalmamış”

Bugünleri görseydi yazarımız, taş ocakları, siyanürlü maden aramaları, “hes”leri, termik santrallerini,  toprağa karşı betonun üstünlüğünü, neler yazardı kim bilir....

Köylülerin sert toprakla uğraşmalarına rağmen soylu oldukları, onların sırtından geçinen bizlerin sahte olduklarını söyler. 

Kendisini açlığa, bataklığa, susuzluğa, bilgisizliğe karşı bir savaşın içinde bulur. 

Günümüzde boşaltılan okulların, köyde bırakılmayan öğretmenin sonucunda, köylünün yalnız ve eğitimsiz bırakılması oldukça kötüdür. 

Önceliği köyün dirliği olur. Bu gerçekleşmezse üniversite açsa neye yarar. 

Köylünün karnını doyurmak, çıplaklığını gidermek önceliktir. 

“Ayaklarının altında toprak uyanınca içlerinde uyuyan efendilik tohumları da çiçekleniyor.” Der. 

Gittiği köy bir Türkmen köyü Ekmeksiz köydür. 

Türkmen’de kaç göç yoktur, evin efendisi kadındır. Erkeğin hükmü savaşa, kıra, davara geçer. 

Beyaz Zambaklar Ülkesinde romanındaki kahramanı unutmaz. 

İnsanoğlu tabiata yenilirse midenin azgınlığı kafanın değerlerini yutar, insan hayvanlaşır. 

Sosyoloji, psikoloji açısından bilimsel yaklaşımlar içindedir öğretmenimiz. 

İşi zordur, bataklık kurutulacak, toprak uyandırılacak, insanlar harekete geçirilecek , kaynaklar değerlendirilecektir. 

Köy enstitüleri kurucusu Ethem Necat’ın izciliği, spor karşılaşmalarını, rasathaneyi , kooperatifçiliği,  köy kalkınması için çalışmalarını biliyordu. 

Ethem Necat’ın hayatı da öğretilmeli. Öldürülmesinden sonra bu işleri İsmail Hakkı Tonguç yürütmüştür. Her ikisini de minnetle anıp, düşüncelerini gerçekleştirmeyi dileyelim. 

Atatürk'ün ölmeden önce 1937 yılında tasarladığı Türkiye'yi temelden kalkındırmayı amaçlamış 'İdeal Cumhuriyet Köyü' projesi, Danimarka'nın Brondby şehrinde uygulandı ve tüm dünyaya örnek oldu.


Şevket Süreyya Aydemir en çok da bu projeden etkilenmiştir. 

Köylüyü topraklarında koparıp , kanserleşmiş şehirlerin gecekondu deryalarına atmak için devlet planlarını hazırlayan biz değil miyiz? Diye sorar yazar. Bugün  bizlere de sorar, çünkü yerli tohumun yasaklandığı, GDO nun serbest bırakıldığı, ithal ürünlere muhtaç olduğumuz bu devir geri dönüşü çok zor olan bir devirdir. 

Köyde töreler düzeni koruyordu, en çok da imam, bir cumhuriyet imamıdır. En büyük destekçisi de bu imam’ın sözleri olur. 

“Tanrının insanlara  yolladığı elçiler yalnız peygamberler değildir. Halkın hayrına konuşan herkes hakkın dilini anlar ve halka tercüman olur. Öğretmenler, mühendisler, toprak adamları hep böyle yol gösterenler Tanrının elçileridir. Biz mollalar cehaletimizden dini dondurmuşuz. Dünyayı öldürmüşüz. Ne Tanrı’ya ne de Kayzer’e yaranabilmişiz. Tanrının hakkını Tanrı’ya, Kayzer’in hakkını Kayzer’e vermeli”


Bugünkü en büyük sorun da köyü bilmeyen öğretmenlerin köye atanmalarıdır. 

Yazar “Bilginin ve yürek dilinin gücüyle kaleler fethetmek istiyorum” der. 

“Eğitim toplumun canlı varlığına bir müdahaledir. İnsan yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirmek, toplumun ihtiyaçlarına ve çağın akışına ayak uydurmaktır. “


“İnsanlar rejime hakim olursa gelişme sağlanır, fakat gelişme mekanizması ortadan kalkars diktatörler , tiranlar, dinciler, demagoglar ortaya çıkar ve toplum huzuru kalmaz. Savaşlar başlar. Bir zaman gelince insan kendi yarattığı fikirleri kutsallaştırır. Dokunulmaz hale getirir. Dokunulmazlık ve kutsallığın başladığı yerde dogmalar başlar, yani fikirler  rejimler donar. “

Bu sözleriyle de köy enstitülerinin önemini vurgular. 

Günümüzde fikirleri söylemek, yaşananları sorgulamak öğretilmiyor, uyuşturulmuş insanlar gibiyiz,. Belkide, zor olduğu için bir araya gelip mücadele etmek,  gerçeklerle baş edebilmek yerine her şey yolundaymış gibi yaşamaya devam ediyoruz....

Toprak uyandırılabiliniyorsa  bizler de uyanabiliriz!

Köyde bulduğu mermer, öğretmene  burada tarihi değerin varlığını hissettirir. Geçmişe saygısı geleceğe olan umuduyla aynıdır. 

Köydeki tüm insanlar birlik olur. Devletin yardımıyla da bataklık kurutulur. Sular bulunur, toprak şenlenir, ormanlar gürleşir, çayırlar yeşillenir.

 Emek ve çalışma kooperatiflerin kurulmasıyla da köy kalkınır, adı Keklik köy olur....

Köydeki maceralar  kolayca okunacak bir dille anlatılmış, zorlukların nasıl çözüldüğü, insanların kişiliklerindeki değer görme, iş bitirme başarısının toplum için itici güç olduğu, iletişimin, davranışların, sevgi ve saygının toplumu değiştirebileceği, devlet, din ve öğretmenin köylüyle birlikteliğinin sonucunda kalkınmanın mümkün olacağı anlatılıyor. 

Köy meydanı açılışında Frigya mermerlerinden bir sütunun açılışını bir kız ve bir erkekle yaparak cinsiyet ayrımcılığı olmadığını vurguluyor. 

“Toplumun insanlarında kendini bulmak, kendine inanmak, aşağılık duygularından sıyrılmak, Hülasa artık sağlam bir temele yerleşip doğrulmak ve başını yüksele kaldırmak, bence kalkınmak işte budur.”

Kendimize, insanlarımıza güvenmenin unutulduğu bu yıllarda yeniden birlik olmak, birlikte gelecek için çaba sarfetmek,

Öğretmenin çocuklara öğrettiği şarkıyı söylemek gerek artık.

Biz Sakarya çocukları...

Babalarımız bu toprakları kanlarıyla sulamış...

Biz alın terimizle sulayacağız yarın....

Masal veya ütopik diyenler için Hayrettin Karaca’yı anlatmak, bir örnek vermek isterim. 

Öğrencilerimle birlikte gittiğim Bolu Tema kampında Toprak  Dedemiz öğretmenlere bir konuşma yaptı. Erozyondan başladı, Anadolu’da kuruyan çeşmelerden, ormansızlıktan, gelecekte bizleri bekleyen çölleşmeden, aç kalacağımızdan bahsetti. Umudu çocuklardı. 

Yalnızca yaşlıların kaldığı, gençlerin şehirlere  gittiği Bir dağ köyünde toprağın analizi yapılarak oldukça fazla ürün elde ettiklerini, hayvancılığın ilerlediğini, gençlerin tekrar köye döndüğünü, mandracılığın geliştiğini anlatmıştı. Toprak uyandırılmıştı orada. Küçük esnaf, küçük zanaatçi, küçük toprak sahiplerinin, kooperatiflerin geriye dönmesinin kurtuluş için şart olduğunu, işsizliğin yok edileceğini söylemişti. Toprağı bol olsun. Minnetle ve rahmetle anıyorum. 

Eğer gecenin ıssızlığında kulağınızı  toprağın cümbüşüne verirseniz bitkilerde hayatın çatlayışını onu kutsal musiki içinde sanki duyardınız. “

Neslihan Üstündağ. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kör Burun - Hikmet Hükümenoğlu

Hikmet Hükümenoğlu’nun Körburun romanı, Mürekkep Yürekler buluşmamızda uzun uzun konuştuğumuz, her okurda farklı izler bırakan, katmanlı ve düşündürücü bir metin. Türkiye’nin yaklaşık 1950’lerden 1990’lara uzanan bir dönemini, Körburun adlı kurgusal  bir adada geçen  roman; bireysel hikâyelerle toplumsal dönüşümleri iç içe geçirerek hem karakterlerin hem de okurun kendi geçmişiyle yüzleşmesine alan açıyor. Roman, siyasal gelişmelerin karakterlerin hayatlarını belirlediği bir atmosfer sunsa da, doğrudan politik bir tartışma yürütme ya da tarihsel bir yargı koyma amacı taşımıyor. Aksine, toplumsal olayların bireylerin iç dünyasında bıraktığı izleri, “nesilden nesile geçen tortu”yu ve insanın kendi varoluşuyla hesaplaşmasını anlatıyor. Zaman, hafıza ve dönüşüm Körburun ’un en belirgin temalarından biri zamanın dönüştürücü gücü. Romanda geçmiş hiçbir zaman tamamen geride kalmaz; duygular, travmalar ve ilişkiler yıllar sonra bile yeniden filizlenir. Kitapta altını çizdiğimiz şu cü...

Zamir Toplantısı - Erhan Çıpa

  Sevgili   Neslihan arkadaşlarımın kitap kulübü için buluştukları mekânın ismi ‘İstanbul Sanat Kafe’ Onların yöntemlerini sana aktarmak için çıktığım bu yolculukta üst üte tesadüfler gelişiyor, sokağın adı “ Mektupçu Sokağı ” olduğundan anlatım dili olarak bu yönteme başvuruyorum. Yine tesadüf olarak sizin tartıştığınız Hakan  Günday’ ın ZAMİR kitabını seçmişler,-önce izin isteyip-kenara ilişiyorum. Erdinç ağabeyimin geçmiş zamanda doğum günümde bana hediye ettiği  Hakan Günday  kitabının-ismini bile unuttum-kapağını dahi açmadığım için suçluluk duyuyorum. Sağ olsun bir arkadaş kendi kitabını veriyor, ben kitabın sayfaları arasında gezinirken yanıma yanaşan kedicikle farklı türden duygular yaşamaya başlıyorum. Hakan Günday  sinema sanatına olan özel ilgisiyle, -belki de dizi senaryosu yazdığından- kitaba öylesi bir hızlı giriş yapıyor ki ilk sayfaları okuyan birinin kitabı elinden bırakması imkânsız. Işın Hanım -önceden sorduğum soruya karşılık olarak-“Biz...

Çivisi Çıkmış Dünya

Çivisi Çıkmış Dünya  Orjinal isim: Le Dereglement Du Monde Yazarı  : Amin Maalouf Tür :   Deneme Sayfa Sayısı: 216 Baskı Yılı: 2016 Dili: Türkçe Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları  Kültürü diğerleri gibi bir alan olarak ya da belli bir insan kategorisi için yaşamı güzelleştirmenin bir yolu olarak görmek, hangi yüzyılda olduğumuzu, hangi binyılda olduğumuzu şaşırmak demektir. Bugün, kültüre düşen rol, çağdaşlarımıza hayatta kalmalarını sağlayacak entelektüel ve manevi araçları sağlamaktır, başka bir şey değildir. Çivisi Çıkmış Dünya, Amin Maalouf Çivisi Çıkmış Dünya : Gazete yığınına işaret ederek "Hangisine inanacağız?" diye sormuştum ona bir gün. Gazetesinden başını kaldırmadan bana şöyle yanıt vermişti: "Hiçbirine ve hepsine. Hiçbiri sana bütün gerçeği aktarmaz, ama her biri kendi gerçeğini yansıtır. Hepsini okursan eğer ve ayırt etme yetisine sahipsen, işin özünü anlarsın." Çivisi Çıkmış Dünya, Amin Maalouf Amin Maalouf’un 2...