Charles
Dickens _ Büyük Umutlar DÜNYA KLASİKLERİ
DİZİSİ
Neslihan Üstündağ paylaşımı
Babamın
soyadı Pirripti, benim adım da Phillip olduğundan çocukluğumda bu iki adı bir
türlü bir arada söyleyemezdim. Sadece "Pip" diyebiliyordum. Böylece
adım "Pip" olarak kalmış. Herkes de beni "Pip" diye
tanımış.
Soyadımızın
Pirrip olduğunu, babamın mezar taşından öğreniyoruz. Bir de köyde evli olan
ablam Joe Gargery öyle söyler. Babamla annemin ne fotoğraflarını ne de
kendilerini görmediğim için (o zamanlar henüz fotoğraf filan yokmuş) onları gözümün
önünde canlandırdığım zaman zihnimde beliren, mantıksız hayallere beni onların
mezar taşları kaptırmıştı. Babamın mezar taşının üstündeki harflerden anladığım
kadarıyla onun kalın yapılı, tıknaz, esmer bir adam olduğuna dair garip bir
inanca kapılmıştım. "Yukardakinin eşi Georgiana" diye geçen yazının
karakterinden de annemin çilli, marazlı bir kadın olduğu gibi çocukça bir
düşünce doğmuştu bende.
Mezarlarının
yanı başında düzgün bir şekilde dizili duran, her biri üçer karış uzunluğunda
olan o beş tane küçük taş kutu ise benim kafamda büsbütün başka hayaller
canlandırırdı. Bütün insanların yaşayabilmek için giriştikleri o yaşam
kavgasından erken ayrılmış olan beş küçük erkek kardeşimin kutsal anıtıydı bu
taşlar. Ben, bu kardeşlerimin hepsinin sırtüstü, ellerini ceplerinden hiç
çıkarmamış olduklarına, bütün kalbimle inanırdım. Nedenini şimdi bile
bilmiyorum.
Yaşadığımız
yer, bir ırmak boyunda, bataklık bir yerde kurulmuştu. Denizden yirmi, otuz mil
kadar uzaklıktaydık. Hayatımdaki ilk izlenimlerim, kendi kişiliğime dair canlı
ve geniş bir anlayışa eriştiğim gün, hâlâ, dünmüş gibi aklımdadır. Soğuk bir akşamüzeriydi;
dikenlere bürünmüş ıssız, bakımsız yerin kilise avlusundaki mezarlık olduğunu
anladım. Bu köyde oturanlardan Philipp Pirrip ve yukarda adı geçenin karısı
Georgia’nın ölmüş olup mezarlıkta gömülü olduklarını ve yukarıda adı geçenlerin
çocuklan olan Alexander, Bartholomew, Abraham, Tabias ve Roger'in de bu
mezarlıkta gömülmüş olduklarını anlamış oldum. Mezarlığın gerisinde uzanan,
setler, köprüler, tepeciklerle, tepelerin üstünde otlayan sığır sürüleriyle
beneklenen bu alçak, karanlık düzlüğün bir bataklık ve bataklığın ötesindeki o
kurşuni alçak çizginin bir ırmak, esen deli rüzgârlara arkadaşlık eden o vahşi,
korkunç uzaklığın ise deniz olduğunun farkına vardım. Bütün bunlardan korkmaya
başladığı için gözlerine yaş gelen, tiril tiril titreyen bu küçük çocuk
Pip'tir.
Kilise
tarafındaki mezarların arasından bir adam fırlamış ve "Kapa çeneni!"
diye bağırmıştı. "Kes sesini, yoksa kıtır kıtır keserim seni!"
Bacağının
birinde kocaman bir demir parçası paçavralarla sarılı olan korkunç bir adamdı
bu! Ayakkabıları param-parça olmuş, şapkasız başına eski püskü bir bez
sarmıştı. İliklerine kadar sırılsıklam ıslanmış, baştan aşağı çamurlara
bulanmış, taşlardan, kayalardan bacakları yara bere içinde kalmış, dört bir yanına
dikenler yapışmış, sırtındakiler çalı çırpıya takılmaktan parça parça olmuş
olan bir adam... Soğuktan titreyerek topallaya topallaya yürüyen, gözlerini
devire devire homurdanıp, soğuktan dişleri birbirine çarpıyordu adamın. Çenemi
tutup yüzümü şöyle bir kaldırınca dehşet içinde kaldım:
"N'olur
kesmeyin beni, efendim! N'olur" diye yalvardım.
"Adın
ne senin? Haydi, söyle!" dedi adam.
"Pip,
efendim" diye cevapladım.
Adam yüzüme dik dik bakarak: "Ne
dedin?" diye sordu. "Şunu doğru söyle!"
"Pip,
efendim. Pip."
"Evin
nerede senin? Göster bakalım!"
Irmak
boyundaki düzlükte kurulmuş olan köyü işaret ettim. Kiliseden bir miktar kadar
ötede, tepeleri rüzgârdan kopmuş kızılağaçların arasındaydı köyümüz.
Bana şöyle bir dik dik baktı, sonra beni tutup
tepesi üstü çevirip ceplerimi boşalttı. Ceplerimden bir parça ekmek boşaldı
sadece yere. Gözlerimin önünde kilise
gene yerli yerine gelince (beni öyle aniden tersine dimdik çevirince kiliseyi
de tepe taklak ettirmişti adeta, kilise kulesini bir an ayaklarımın dibinde
görmüştüm) kilise yeni baştan karşımda doğrulunca, yüksek bir mezar taşının
üstüne oturmuş, tir tir titriyordum. Adam cebimden aldığı ekmeği, kıtlıktan
çıkmışçasına mideye indiriyordu.
Bir
yandan ağzını yalıyor, bir yandan da hem küfrediyor, hem de "Amma tombul
yanakların var be!" diye söyleniyordu. Gerçi o sırada yaşıma göre
çelimsiz, kuvvetsizdim ama yanaklarım tombulmuş demek!
Adam
başını ürkütücü bir şekilde sallayarak: "Allah canımı alsın ki yiyesim
geliyor yanaklarım!" diye söylendi. "Şöyle şapur şupur iyi yenir,
vallahi!"
"İnşallah
böyle bir şey yapmazsın" diye içten gelen dileğimi ciddi ciddi kendisine
söyledim. Ve oturmuş olduğum mezar taşına sıkı sıkı sarıldım... Hem düşmemeye,
hem de ağlamamaya çalışıyordum.
"Bak
bakayım bana! Annen nerde senin?" dedi adam.
"Şurada
ilerde efendim!" dedim.
Adam
başladı koşmaya. Biraz koştuktan sonra durup arkasına baktı. O zaman çekinerek:
"İşte surda," diye açıklamaya çalıştım.
"Annemin
adı Georgiana, işte, oradaki." Adam,
dönüp yanıma geldi. "Annenin yanında yatan da baban mı?" "Evet,
efendim. O da babamdır. Bu köyde oturuyor" dedim. "Hım, demek
öyle..." diye dalgın dalgın söylendi. Sonra sordu: "Şimdi seni
bırakırsam kimin yanına gideceksin? Ama sağ bırakacağıma henüz daha bir karar
vermedim. Ama eğer bırakırsam, nereye gideceksin şimdi?" "Ablamın
yanına giderim. Bayan Joe Gargery, demirci Joe Gargery'nin karısı,
efendim."
"Demirci
ha?" diyerek ayağına doğru baktı adam. Önce bacağına, sonra bana birkaç
defa kötü kötü baktıktan sonra üstünde durduğum mezar taşına adamakıllı
sokuldu, beni iki kolumdan yakalayıp arkaya doğru yatırabildiği kadar yatırdı.
Gözlerini olanca kuvvetiyle gözlerime dikti. Benim gözlerim de çaresiz, ürkek,
onun gözlerine çakılıp kalmıştı.
Adam: "Sen bana iyice bir bak bakalım.
Seni sağ bırakacak mıyım, yoksa bırakmayacak mıyım, asıl sorun bu. Eğenin ne olduğunu
bilir misin sen?" dedi.
"Evet
efendim."
"Peki
yemek nedir, bilir misin?
"Evet,
efendim."
Her
sorudan sonra içime daha çok bir çaresizlik ve tehlike içinde olduğum hissini
uyandırmak için beni iyice arkaya yatırıyordu.
"Bana bir eğe bulup getireceksin" dedi
ve iyice yatırdı beni yere
"Yiyecek
bir şeyler getireceksin," dedi. "Yoksa yüreğinle ciğerini deşerim
senin, anladın mı?" Ödüm kopmuştu. Öyle de başım dönüyordu ki ona sımsıkı
sarılarak,
"Lütfen
beni ayağa kaldırın, yoksa içim dışıma çıkacak," dedim.
Bunu
söyleyince, bu kez beni ters çevirdi. Karşımdaki kilise adeta takla attı. Sonra
kollarımdan sımsıkı tutup taşın üstünde doğrulttu, korkunç konuşmasına devam
etti:
"Sen şimdi yarın sabah erkenden bana bir eğe
ile biraz yiyecek getireceksin. Hepsini birden alıp şu karşıki harabeye
getireceksin.
Bu dediklerimi yaparsan ve kimselere benim
hakkımda bir şey söylemezsen, başka hiç kimseyi gördüğünü kimseye belli etmez,
sesini çıkarmazsan, seni affedebilirim. Eğer yapamazsan dediklerimi, ya da şu
sözlerimden dışarı çıkarsan, o zaman yüreğinle ciğerini deşip kebap yapıp
yerim. Sakın beni yalnız zannetme, işin aslı öyle değil.
Benimle birlikte gizli birisi var ki ben onun
yanında melek gibi kalırım. Benim bu sözlerimi duyuyor şimdi. Senin gibi
çocukların yüreğini, ciğerini deşip çıkarmakta üstüne yoktur. Ondan saklanmaya
çalışmak da boşunadır. İstediğin kadar kapını kilitle, sıcacık yatağına gir
yat; hatta istersen yorganı başına çek... Tehlikeyi atlattım, artık kurtuldum
sanırsın, ama boş! O yavaşça sürüne sürüne gelir, seni bulur deşiverir karnını.
Hatta şu sırada bile sana dokunmasın diye ben razı ettim onu, hem de zorla. Onu
senden uzak tutmak için neler çekiyorum. Anlıyorsun beni değil mi? Ne diyorsun
şimdi sen?"
Ne
diyebilirdim ki, istediği eğeyi, toparlayabildiğim kadar yiyeceği alarak ertesi
sabah erkenden, harabeye getirip ona vereceğimi söyledim. "Sözümde
durmazsam, Allah canımı alsın" diye yemin etmemi istedi. Böylece yemin
ettim. Bunun üzerine beni taştan aşağı indirdi.
"Sakın
yapacağın işleri unutayım deme," diye tembih etti.
"Dediklerimi
sakın aklından çıkarma. Hadi şimdi, koş git bakalım" dedi.
Adam
gözlerini etrafındaki o soğuk, bataklıklarda gezdirerek: "Ne güzel bir
gece!" diye söylendi. "Kurbağa olmak varmış bu bataklıkta... Ya da
sülük!"
Titreyen
vücudunu iki koluyla, kendi kendini dağılıp gitmekten korur gibi sararak,
topallaya topallaya kilisenin duvarına doğru yürüdü. Yeşil tümsekleri bürümüş
olan pıtraklı, dikenli çalıların, fundaların arasından, dikenleri sakına sakına
yürüdü. Mezarlardaki ölüler de yattıkları yerden yavaşça doğrularak onun
bacağını tutup çekivermek için uzanıyorlar gibi geldi bana. Adam dikenlere
değil de onların ellerine takılmamak için öyle sakına sakına yürümüş gibi
göründü benim çocuk gözlerime. Kilisenin duvarına vardığı zaman bacakları
tutuk, ağrılıymış gibi bir hareketle öte yana atladı, bana bakmak için geriye
döndü. Onun döndüğünü görünce hemen eve doğru yönelip bütün kuvvetimle koşmaya
başladım. Biraz sonra tekrar dönüp baktım. Adam ırmağa doğru gidiyordu. Kendi
kendini hâlâ kollarıyla sarmıştı, yağmurdan sular kabardığı, ya da gelgit
dalgaları bastığı zaman insanlar yürüyebilsin diye bataklığın üstüne
serpiştirilmiş kocaman taşların birinden diğerine atlaya atlaya yürüyordu.
Bataklıklar
ufukla aynı yönde uzanan bir uzun, siyah çizgi halindeydi. Irmak da bataklığa
benzer bir uzun çizgiydi ama onun kadar geniş ve o kadar kara görünmüyordu.
Gökyüzü karmaşık çizgilerin birbirine karışmasından ibaret bir tablo gibiydi.
Bütün bu manzara içinde ırmak kıyısında, dikine duran yalnız iki şey var
gibiydi ki: Biri gemicilere yol gösteren deniz feneriydi (direk üstüne dikilmiş
fıçıyı andıran, yakından pek çirkin olan bir şey). Diğer dik duran şey ise bir
eski darağacı idi. Üzerindeki zincirlere bir zamanlar bir korsanı bağlamış
olduklarını duymuştum. Adam aksak adımlarla bu darağacına doğru ilerliyordu
şimdi. Eski çağlardaki o korsan yeniden dirilmiş de kendini gene zincirlere
bağlamaya gidiyormuş gibiydi. Bu düşünce aklıma gelince dehşet verdi bana. Yakınlardaki
sığırların da başlarını kaldırarak ona baktıklarını gördüm, acaba onlar da aynı
şeyi mi düşünüyorlar diye merak ettim. Giden adamın bahsettiği o korkunç gizli
adamı görebilir miyim diye etrafıma göz gezdirdimse de hiçbir belirtisine
rastlamadım. Ama içime bir korku salmıştı. Eve varıncaya kadar hiç
durmamacasına koştum. Çok korkmuştum.
Bayan Joe Gargery (ablam), benden en az yirmi
yaş kadar daha büyüktü, beni kendi ellerinde büyütmüş olduğu için hem kendi
gözünde, hem de komşuların gözünde çok saygınlık kazanmıştı. Ben küçükken bu "ellerinde
büyütme" tabirinin ne olduğunu pek anlayamazdım. Ablamın ellerinin ağır ve
sert olduğunu, benim kadar kendi kocasının da bu elleri hissettiğini
bildiğimden, ikimizin de ablamın ellerinde büyütülmüş olduğumuzu zannederdim.
Öyle pek fazla güzel bir kadın değildi ablam.
Joe Gargery'yle evlenmesini kendi eliyle sağlamış olduğunu sanıyordum. Joe
sansın bir adamdı. Düzgün tenli çehresinin iki yanına doğru düşen sarı saçları
vardı. Gözleri uçuk bir mavi renkteydi, sanki kendi aklarıyla karışmıştı
gözlerinin rengi. Yumuşak başlı, iyi huylu, uyumlu, biraz saf ve çok sempatik
bir insandı. Hem Herkül gibi kuvvetli, hem de safçaydı.
Ablam
kara gözlü ve kara saçlıydı. Cildi öylesine kıpkırmızıydı ki, bazen kendi
kendime, acaba yıkanırken sabun yerine başka bir şey mi kullanmalı diye
düşünürdüm. Uzun boylu, iri kemikliydi, üzerinde daima kaba bezden bir önlük
bulundururdu. Önlüğünün üst kısmı ise, hep dikiş iğneleri, toplu iğneler
saplanmış olduğu için adeta dört köşeli bir zırh gibi görünürdü. Ablam hep bu
önlükle dolaşmasından kendine büyük bir övünme payı çıkarır, kocasını da kınardı.
Ama bana kalırsa bu önlüğü hiç giymese daha iyi olurdu. Ama mutlaka giyecekse her
gün çıkarmasına bir engel yoktu. Ablamın kocası Joe'nun demirci dükkânı
evimizin hemen yanındaydı. Evimiz de, diğer evlerin pek çoğu gibi tahtadandı. O
akşam koşa koşa eve döndüğümde demirci dükkânı kapanmıştı. Joe tek başına
mutfakta oturmaktaydı. Joe ile ben dert ortağı olduğumuz için sırlarımızı
açardık birbirimize. Kapının mandalım kaldırıp başımı içeri sokar sokmaz,
kapının karşısında ocak köşesinde oturmakta olan Joe'nun bakışlarıyla
karşılaştım. İçeri girer girmez, hemen bana bir sırrını söyledi Joe. "Ablan
defalarca çıkıp seni aradı, Pip'ciğim. Şimdi de dışarda, yine seni
arıyor."
"Ya, öyle mi?" dedim.
"Evet. Hem de işin kötü yanı elinde bir
kaşağı var" dedi.
Bu haberi alınca, yeleğimin tel düğmelerini
parmaklarımın arasında büküp durarak gözlerimi ocaktaki ateşe diktim. İçime bir
ağırlık çökmüştü. "Kaşağı" dediğimiz şey, mum uçlu bir kamış
parçasıydı, benim vücudumu gıdıklaya gıdıklaya yıpranmış, cilalı gibi olmuştu.
Joe: "Yerinde duramıyor" diye
anlatıyordu. "Sonunda kaşağıyı kaptığı gibi dışarı fırladı, öfkeyle. Böyle
oldu işte." Ocağın önündeki parmaklığın arasından bir masayla ateşi
karıştırarak, gözlerini ateşe dikti. "Rüzgâr gibi çıktı dışarıya"
dedi.
"Çok oldu mu dışarı çıkalı?" diye
sordum.
Joe bana hep, iri yapılı bir cins çocukmuş
gibi gelirdi. Onu kendimle bir tutardım.
Joe
başını kaldırıp duraladı. Felemenk işi saate bakarak: "Bu son gidişi beş
dakika oluyor, Pip'ciğim," dedi. Sonra, "Geliyor" diye haykırdı.
"Koş kapının ardına, ahbap, köşeye saklan."
Onun
dediğini yaptım. Ablam kapıyı ardına kadar açıp da arkasında bir şeyler
olduğunu fark edince hemen kaşağıyı ortaya çıkardı. Sonunda da beni tuttuğu
gibi Joe'dan yana fırlattı. Kocasına karşı bir koz olarak çok kullanırdı beni.
Joe ise beni yakalayınca hemen ocağın köşesine sıkıştırdı, o uzun, iri
bacaklarını önüme siper gibi çekti.
Ablam
ayaklarıyla yere vurarak: "Nerelerdeydin, sen bakayım, çocuk?" diye
haykırıyordu. "Nerelerde sürttün, beni korkudan, meraktan çatlatacaksın
sonunda. Söyle hemen, yoksa bir değil, elli tane Pip olsan, bir değil, elli
tane Gargery'nin elinden çeker alırım seni!" Köşedeki sandalyeye oturmuş yaşlı gözlerimi ovuşturarak:
"Mezarlıktaydım," diye hıçkırdım.
Ablam:
"Mezarlıktaymış!" diye söylendi. "Ben olmasaydım sen çoktan
mezarlığı boylamıştın, hem de kazık çakmıştın oraya. Kim büyüttü seni ha?"
"Sen büyüttün" dedim.
Ablam:
"Neden uğraştım seninle sanki?" diye bağırdı.
Ben
gene hıçkırarak, "Bilmem!" dedim.
Ablam:
"Asıl bilmeyen benim!" diye haykırdı. "Şimdiki aklım olsa yapar
mıydım hiç? Sen doğdun doğalı şu önümdeki önlüğü bir gün olsun çıkaramadım
üstümden. Gargery olacak bir demirci parçasının karısı olmak yetmezmiş gibi,
bir de sana analık ettim."
Ben
hâlâ üzgün üzgün ateşe bakıyordum ama düşüncelerim dağılmıştı.
Bataklıklardaki
bacağı demirli kaçkın, bahsettiği o esrarlı yaratık, eğe, yiyecek meselesi,
kendi barındığım evde hırsızlık etmek üzere vermiş olduğum yemin sanki
ateşlerin içinden yükselerek kafamı sarmıştı.
Ablam
kaşağıyı yerine koyarak, "Hıh!" diye burun kıvırdı.
"Mezarlıkmış! Siz ikiniz de, o mezarlığı ne kadar ansanız yeridir!" Oysa
ikimizden birisi o mezarlığın adını hiç anmamıştı ama... Ablam: "İkiniz
bir olup beni göndereceksiniz o mezarlığa yakında," diye söylendi.
"Bensiz ne yapabileceğinizi görmek isterdim doğrusu!"
Biraz
sonra ablam sofra hazırlığına başlamıştı. Joe bacaklarının arasından bana doğru
şöyle bir baktı. Sanki ablamın sözünü ettiği şartlar altında neye
benzeyeceğimizi gözünde canlandırmak istiyordu.
Sonra, böyle zamanlarda âdeti olduğu üzere, şu
sapsarı, kıvır kıvır saçlarıyla şakaklarındaki sakalının sağ tarafını elleyerek
karısının hareketlerini gözleriyle izlemeye başladı.
Ablamın
ekmek kesip yağ sürmekte pek ustaca bir tekniği vardı ki, hiç beğenmezdi. Önce,
sol eliyle bir ekmeği önlüğünün üst tarafına sımsıkı bastırdı (bazen bu önlüğe
batırmış olduğu bir toplu iğne, dikiş iğnesi ekmeğe girerdi, oradan da ağzımıza
tabii ki). Sonra bir bıçakla biraz tereyağı alarak, bir eczacı tavrıyla sanki
ilaç karıştırıp macun yaparmış gibi bir ustalıkla, bıçağın iki yanını da
kullanarak, somunun üzerine güzelce sürerdi. Daha sonra bıçağı somunun kenarında
şöyle bir silip temizleyerek kalın bir dilimi testereyle keser gibi keserdi.
Dilimi ayırmadan bu dilimi ikiye bölerdi. Dilimin bir yansı Joe'nun payına
düşerdi, diğeri de bana. Bu akşam karnım çok aç olduğu halde payıma düşen
ekmeği yemeye bir türlü cesaret edemedim. Bataklıktaki o korkunç dostumla onun
kendinden de korkunç olan ortağı için yedekte biraz yemeğim bulunması
gerektiğini düşünüyordum. Ablamın elinin pek sıkı olduğunu, mutfakla kilerde
yapacağım kötü niyetli araştırmaların belki de hiçbir sonuç vermeyeceğini
biliyordum. Onun için, kendi tereyağlı ekmek dilimimi pantolonumun cebine atıp
saklamaya karar vermiştim.
Bu
amaca erişmek için gösterilmesi gereken çabanın ne kadar büyük olduğunu az
sonra anladım. Yüksek bir damdan atlamaya, derin sulara kendimi bırakmaya karar
vermekle birdi bu! Hiçbir şeyin farkında olmayan Joe ise, işi büsbütün
güçleştiriyordu. Dediğim gibi, dert ortağı olduğumuz için, kafadarlığımızı
belli etmek üzere her akşam dilimlerimizi nasıl ısırdığımıza bakmayı adet
edinmiştik. Hiç sesimizi çıkarmadan ara sıra dilimlerimizi birbirimize
gösterir, birbirimizden hız alarak büsbütün gayrete gelirdik.
Bu
akşam da Joe çabucak küçülen dilimini bana göstererek birkaç defa beni her
akşamki dostça yarışmamıza davet etti, ama her seferinde beni bir dizimde sarı
çay bardağım, öbür dizimde el sürülmemiş ekmeğimle oturur görüyordu.
Sonunda
tasarımın artık mutlaka bir sonuca bağlanmasının gerektiğini düşündüm. Joe'nun
bana bakıp başını çevirdiği bir andan yararlanarak tereyağlı ekmeğimi hemen
pantolonumun cebine attım.
Joe
benim iştahsızlığıma sıkılmıştı herhalde. Kendi ekmeğini dalgın dalgın şöyle
bir dişledi ama onun da iştahı kaçmıştı galiba. Lokmayı ağzında her zamankinden
çok çiğnedi, çiğnedi, sonunda hap gibi yutuverdi; Bir lokma daha ısırmak
üzereydi... Tam iyice dişlemek için başını şöyle yana çevirmişti ki, gözleri
bana takıldı, benim ekmeğimin yok olduğunu gördü.
Tam ekmeğini ısırmak üzereyken böyle merakla,
tasayla durup gözlerini açarak bana bakışı ablamın gözünden kaçmadı. Elindeki
çay bardağını hemen masanın üstüne bırakarak sert bir tavırla: "Ne oldu gene?"
diye sordu.
Joe
başını bana doğru gayet ciddi bir şekilde, öğüt verircesine sallayarak:
"Bana bak, ahbap, Pip'çiğim, iki gözüm!" diye mırıldandı.
"Pişman
olursun sonra. Tıkanıp kalırsın bak!" Çiğnemeden yutuverdin kocaman
lokmayı."
Ablam
bu kez daha sert: "Ne oldu gene diyorum size?" diye sordu. Dehşet
içinde kalmış olan Joe: "Pip'çiğim, şöyle bir öksürüp de bir kısmını geri
getirebilirsen iyi olur," dedi. "Evet, yemeğin bir terbiyesi var ama
sağlık meselesi daha önemlidir." Ablamın aklı başından gider gibi olmuştu.
Lafını dinletemeyince Joe'nun üstüne atıldığı gibi sakallarından tutarak
kafasını arkadaki duvara birkaç kere çarptı. Ben, köşemde oturmuş, suçlu suçlu
onlara bakıyordum.
Soluk soluğa kalmış olan ablam: "Şimdi
artık söylersin ortada neler döndüğünü, seni çakır gözlü koca domuz seni!"
diye bağırdı.
Joe
çaresiz bakışlarla karısına baktı; sonra, ne yapacağını bilememiş gibi,
ekmeğini ısırarak bana baktı. Lokmasını ağzına atarak odada ikimiz
yapayalnızmışız gibi, ciddi ciddi konuştu:
"Pip'çiğim, iki gözüm, bilirsin ki ben
senin dostunum, senin sırrını dünyada ele vermem. Ama..." Sandalyesinin
ayağını yere sürterek bir yere, bir bana baktı. "O ne görülmedik yutuş
öyle!" Ablam: "Çiğnemeden yuttu yemeğini, öyle mi?" diye
bağırdı.
Joe
karısına değil de hâlâ bana bakarak: "Bak, ahbap, senin yaşın on
altıdayken ben de çiğnemeden yutardım yemeğimi," dedi. Kendi lokması ise
hâlâ ağzındaydı. "Çocukluğumda çok gördüm çiğnemeden yutanları, ama
seninle boy ölçüşebilecek kimse görmedim doğrusu! Pip'çiğim, sağ kaldığına
şükret sen!" Ablam üzerime atladığı gibi saçımdan tutup kaldırdı.
"Gel
de ilaç iç" dedi, başka bir şey söylemedi ama bu sözler ne korkunçtu!
O
günlerde kendini bilmez bir tıp canavarı zift gibi bir şeyi ilaç diye ortaya
çıkarmıştı. Ablam da bu suyun, tadı ne kadar kötüyse o kadar şifalı olduğuna
inandığı için dolaptan eksik etmezdi. Şimdi de, ben rahat edeyim diye olsa
gerek, kafamı koltuğunun altına sıkıştırarak boğazımdan aşağı belki de bir
litre zifti boşalttı.
Zavallı
Joe'ya da yarım litre içmek düştü. Çünkü ablam onun "üzerine bir haller
gelmiş" olduğunu söylüyordu. Tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki, ilaç
içmeden önce gelmediyse bile ilacı içtikten sonra Joe'nun üzerine "bir
haller" mutlaka gelmiştir!
Bir erkeğin, ya da bir çocuğun vicdanı
tarafından suçlanması korkunç bir şeydir. Ama insanın vicdanında taşıdığı gizli
yükle pantolon cebinde taşıdığı gizli yük birleşince çekilen acı çok ağırdır.
Hırsızlık yapmak zorunda kalmış olduğumu bilmenin verdiği suçluluk duygusuyla
bir elimi hep dışarıdan ekmeğimin üstünde tutmak zorunluluğu beni nerdeyse
deliye çeviriyordu.
Sonra, bataklıktan bu tarafa doğru esen
rüzgârlar ocaktaki korları parlatıp alevlendirdikçe dışarıda o bacağı demirli
adamın sesini duyar gibi oluyordum. Bu ses ertesi sabaha kadar aç
gezemeyeceğini, mutlaka bu gece yemek istediğini söylüyordu sanki. Bazen de
içime bir korku doluyordu: Ya ellerini benim yüreğimle ciğerlerime daldırmak
için o kadar sabırsızlanan o öteki adam baskın çıkarsa? Ya da saati şaşırır da
yarına kadar beklemeden yüreğimle ciğerime hemen bu gece sahip çıkmaya
kalkışırsa? Hani dehşetten insanın tüyleri sahiden diken diken olursa o gece
benim tüylerim dikenleşmiştir herhalde. Ama kim bilir, belki de kimsenin
tüyleri diken diken olmaz aslında!
Yılbaşı öncesi olduğu için ertesi güne
hazırlanan tatlıyı saat yediden sekize kadar bakır bir değnekle karıştırma işi
bana kalmıştı.
Ama
bu işi yaparken ekmeğimin pantolonunun cebinden düşmemesine imkân yoktu. Neyse
ki, bir ara sıvışmak fırsatını buldum da vicdan yükümün bir kısmını böylece,
çatı arasındaki odamda bırakabildim. Tatlının karıştırılma işi bittikten sonra,
gidip yatmadan önce ocak köşesinde son bir defa sırtımı ısıtıyordum ki ansızın:
"Ay! Joe!" dedim. "Top sesi miydi o?"
Joe: "Evet," dedi.
"Hapishaneden yine birisi kaçtı, herhalde!"
"Ne demek bu, Joe?" diye sordum.
"Kaçtı,
demek, kaçtı!"
Ablam başını dikişine eğmişti. Karşıdan
karşıya, ağzımı açıp kapayarak, sesimi çıkarmadan Joe'ya sordum: "Hapis
nedir?"
Joe da aynı şekilde ağzını açıp kapayarak öyle
uzun bir cevap verdi ki, ben sadece "Pip" kelimesini anlayabildim.
Sonra Joe yüksek sesle anlattı:
"Dün
gece de bir mahkûm kaçmış, akşam topundan sonra. Toplar atıp haber verdiler.
Baksana şimdi de bir başka firarı haber veriyorlar.
"Topu
kim atıyor?"
Ablam
işinden başını kaldırıp çatık kaşla bana bakarak:
"Şu
oğlandan da!" diye lafa karıştı. "Soru makinesi sanki! Soru sorma,
yalan söyletme bana!"
Bunun
üzerine Joe ağzını iyice açarak bana sessizce bir şey söylemeye çalıştı ama
hiçbir şey anlamadığım için tamamen merakımı törpülemiş oldu. Son bir çareye
başvurdum:
"Abla,
ne olur söyleyiver şu toplar neden atılıyor?"
Ablam:
"Allah senin iyiliğini versin iyi mi, çocuk!" diye bağırdı ama sesi
bana bu söylediğinin tam tersini dilediğini belli ediyordu.
"Mahkûmlar
gemisinden, mahkûmlar!" dedi.
Ben
Joe'dan yana bakarak: "Ha! Mahkûmlar," diye söylendim.
Joe:
"Ben söylemiştim sana" gibilerden dargın dargın yüzüme baktı.
Ben:
"Kusura bakmayın ama mahkûmlar gemisi ne demektir?" diye sordum bu
kez.
Ablam: "Al sana, bu velet böyledir
işte!" dedi. "Sorusunun bir tekine cevap vermeye gelmez, hemen on
tane daha sorar! O dediğimiz bir çeşit yüzen zindan demektir, bataklıkların
gerisinde demir atıp beklerler'" dedi.
Gece
yatmaya çıkarken elime bir mum filan vermek ablamın âdeti değildi. O gece de
için için titreyerek, karanlıkta yukarı çıkarken mahkûm gemilerinin böyle bizim
oralarda demirlemelerinin bir bakıma ne büyük kolaylık olduğunu düşünüyordum.
Bu gece hırsızlığa başlayacağım için benim de eninde sonunda gideceğim yer
herhalde bir "mahkûmlar gemisi" olacaktı.
O
gece gözüme uyku girmedi. Birazcık dalar gibi olduğum zamanlarda gemilere,
korsanlara, ırmaklara dair kâbuslar görüyordum. Ama zaten uyumaktan
korkuyordum. Sabah daha gün doğarken kileri soymam gerektiği hiç aklımdan
çıkmıyordu. Bu işi gece yapmak mümkün değildi, ışık yakmak gerekiyordu.
Sabaha
karşı, küçücük penceremin dışındaki o kapkara matem örtüsü gümüşü ipliklerle
işlenmeye başlar başlamaz yataktan kalkıp aşağıya indim. Sanki merdivenin her
gıcırtısı, "Hırsız var! Kalk, Joe!" diye haykırıyordu.
Kiler,
mevsim gereğince, her zamankinden daha zengindi. Hiç vakit geçirmeden biraz
ekmek, biraz peynir kabuğu, biraz da ceviz içiyle üzüm aşırdım. Bunları bir
akşam önceki ekmekle birlikte bir peçeteye bağladım. Konyak şişesinden de,
cebimdeki bir şişeye birazcık boşalt tim. Sonra eksildiği belli olmasın diye,
konyağa dolaptaki bir testiden su karıştırdım. Son olarak da üstünde azıcık eti
olan bir kemikle yu-varlacık, iyice kabarmış mis gibi bir etli sahan pidesi
aldım. Bu sonuncusu yüksek bir rafın köşesinde kapaklı bir tabak içinde
durduğundan, herhalde bugün yarın ortaya çıkmayacaktır diye düşündüm.
Mutfakla
dükkân arasında bir kapı vardı. Buradan geçerek Joe'nun takımları arasından bir
eğe aldım. Sonra kapıları gene bulduğum gibi bırakarak yan kapıdan dışarı
çıktım, sisler içinde uzanan bataklıklara doğru hızla ilerledim.
Sisli
ve nemli bir hava vardı dışarıda. Havadaki nem, sanki şeytanın gözyaşlarıymış
gibi geliyordu bana. Şimdi de, seyrek otların, çıplak tümseklerin, ağaçların
üzerinde, daldan dala, yapraktan yaprağa bocalayan örümceklerin ağlarıymış gibi
salkım salkım görünüyordu gözüme. Sis öyle yoğundu ki, yol üzerinde bizim köyü
gösteren direğe çakılı levhayı ancak dibine varınca seçebildim.
Bataklıklara
varınca sis daha da yoğunlaşır gibi oldu. Sanki kımıl-tısız duran bendim,
etraftaki şeyler değil. Koşan da ben değildim de etrafımdaki şeyler son hızla
üzerime yürümekteydiler sanki. Ansızın inekler, öküzler bitiveriyordu önümde.
Burunlarından buhar tüte tüte, gözlerini devirip yüzüme bakıyorlardı.
Ormana
yaklaşmaktaydım, ama ne kadar hızlı koşarsam koşayım, ayaklarım bir türlü
ısınmıyordu. Harabenin yolunu biliyordum, bir pazar günü Joe'yla oraya
gitmiştik. Joe da büyüyüp ona çırak olduğumda buraya gelip nasıl güzel vakitler
geçireceğimizi, ne şenlikler yapacağımızı anlatmıştı. Şimdi harabeye çok yakın
olduğunu bildiğim bir hendeği tam atlamış, hendeğin gerisindeki yamacı tam
tırmanmıştım ki, karşımda yerde oturan bir adam gördüm. Sırtı bana dönüktü.
Kollarını kavuşturmuş, uyuklar gibi başı durup durup önüne düşüyordu. Gidip
yavaşça elimi omzuna dokundurdum. Adam hemen yerinden fırladı, ama bir
başkasıydı bu, dünkü adam değildi. Ama bu adamın da sırtında tıpkı öyle kaba
saba bir giysi vardı, ayağında da öyle koca bir demir. Bu da topallıyor,
soğuktan boğuklaşmış bir sesle konuşuyordu, tıpatıp diğerine benziyordu. Ancak yüzü
başkaydı, başında da geniş kenarlı, yassı tepeli bir şapka vardı.
Bütün
bunları göz açıp kapayıncaya kadar gördüm, çünkü adam hemen bir küfür savurarak
bana bir yumruk attı. Ama, yumruğu bana gelmediği gibi nerdeyse dengesi bozulup
kendisi yere kapaklanıyordu. Sonra topallayarak, koşa koşa sislerin arasına
karıştı, gözden kayboldu.
Yüreğim
ağzıma gelerek, "o esrarengiz yaratık bu herhalde!" diye düşündüm.
Sonra harabeye ulaştım. Bir gün önceki adam gene kollarını kendine sarmış,
aksak adımlarla bir aşağı, bir yukarı dolaşarak beni bekliyordu. Çok üşümüş
olduğu belliydi. Karnının açlığı da gözünün bakışından anlaşılıyordu. Bu kez
cebimdekileri almak için tepe taklak etmedi beni. Ben de getirdiklerimi önüne
koydum.
"Bu
şişedeki nedir, evlat?" diye sordu.
"Konyak"
diye cevap verdim.
Ceviz
içiyle üzümü elinden kapan varmışçasına büyük bir hızla mideye indirmeye başlamıştı
bile. Ama biraz ara vererek konyağı içti.
Öylesine
titriyordu ki, şişeyi ağzına koyduğu zaman birbirine çarpan dişlerinin arasında
cam nasıl kırılmadı, ona şaştım.
"Sende
sıtma var galiba" dedim.
"Bana
da öyle geliyor" dedi.
"Sıtmalıktır
buraları," dedim. "Batakların arasında yatıp kalmışsın, sıtma yuvasıdır
bunlar. Romatizma da yapar."
Bu
hastalıklar yakama yapışmadan önce şu kahvaltımı bitireyim" dedi.
"Zaten
şu yukarıdaki darağacında asılacağımı bilsem gene kahvaltımı ederim de öyle
giderim. Sıtmayla da yarışı kazanacağım ben, göreceksin!"
Getirdiklerimin
hepsini birden atıştırıyordu adeta. Bir yandan da, kuşkulu gözlerle,
çevresindeki sislere doğru göz atıp duruyordu.
Arada
bir durup etrafı dinliyordu. Herhangi bir ses duysa, ya da ona ses duymuş gibi
gelse şiddetle irkiliyordu.
Ansızın:
"Yanlış bir hareket yapmadın değil mi? Yanında kimseyi getirmediğini
umarım," dedi.
"Yok
efendim. Yemin ederim!" "Kimseye haber bile vermedin ya?"
"Hayır,
asla!"
"Pekâlâ,
inandım sana!" dedi. "Zaten bu körpe yaşında benim gibi bir sefile
tuzak kurarsan eğer ne olur sonra. Peşinde bir sürü köpek kovalayan, ecel teri
döken benim gibi bir sefil!"
İçinde
saat çarkı gibi bir çark varmış da tıkırdıyormuş, saat başını vurmaya
hazırlanıyormuş gibi, boğazında bir ses koptu, o kaba ceketinin yeniyle
gözlerini sildi.
Onun
bu zavallı hali içime dokunmuştu. O sırada etli pideyi yemekte olduğunu
görerek: "Afiyet olsun," dedim. "Bir şey mi söyledin?"
"Afiyet
olsun, dedim." "Sağ ol, getirdiklerin çok güzel."
Köpeğimizi
çok seyretmiştim yemek yerken. Bu adamın yemek yiyişiyle köpeğin yiyişi
arasında açık bir benzerlik vardı. O da ani, sert sert ısırarak yiyordu
yemeğini, tıpkı köpek gibi. Her lokmayı o da hemencecik yalayıp yutuveriyordu.
Yemek yerken başı önüne eğikken sanki dışardan biri gelip önündekini kapacakmış
gibi hep yan gözle iki yanına bakıp duruyordu.
Bir
süre sustuktan sonra: "Galiba ona hiçbir şey kalmayacak," dedim.
"Başka
şeyler getirmeme de imkân yok."
"Ona
kalmayacak ne demek? Kime kalmayacak?"
"Sözünü
ettiğin biri daha vardı ya seninle birlikte olan."
Adam
için için, boğuk bir kahkahaya benzer bir ses çıkararak: "O mu? Elbette
ya. Ama o yemek yemez."
"Bana
yemek yiyebilirmiş gibi göründü," dedim.
Adam
pideyi yemekten vazgeçerek gözlerini son derece büyük bir dikkatle, şaşkınlıkla
bana dikmişti.
"Nerede
göründü? Ne zaman?"
"Biraz
önce."
"Nerede?"
"Şurada"
diyerek elimle işaret ettim. İlerde onu uyuklarken gördüm.
Önce
sen sandım."
Adam
beni yakamdan kavrayarak yüzüme öyle bir fena baktı ki, beni yeniden öldürmeye
niyetliymiş gibiydi.
Tiril
tiril titreyerek: "Üstü başı senin gibiydi, hani, ama şapka vardı
başında" diye anlattım. "Sonra... sonra..." Kabalık yapmamak
için büyük güç sarf ediyordum: "Onun da senin gibi eğeye ihtiyacı vardı.
Dün gece atılan toplan duymadın mı sen?"
Adam:
"Topmuş duyduklarım demek!" diye mırıldandı.
"Nasıl
olur da anlamazsın, tuhaf şey!" dedim. "Biz evden duyduk.
Bizim
evimiz hem buradan uzakta, hem de içerideydik.
Adam:
"Sen bilmezsin," dedi. "Bu Allah’ın kırında, adam yorgunluktan
canı çıkmış, buz kesmiş bir halde, boş mideyle gezerken kulakları vın vın eder
durur. Hep çanlar çalıyormuş, toplar atılıyormuş gibi gelir.
Toplan
duymak ne demek! Peşinden gelen askerlerin, meşale ışığında parlayan kırmızı ceketleriyle
kendisini kuşattıklarını gözüyle görür gibi olur her an. Sanki askerler onun
numarasını çağırırlar. Silah şakırtıları olur. Eller yapışır yakasına. Oysa,
hiçbir şey yoktur etrafta! Dün gece bir değil, on bölük asker gördüm ben. Top
seslerine gelince... daha biraz önce sisler dalgalanır gibi geldi top
gümbürtüsünden... Ama sen bana şu adamı söyle... Başka bir şey gözüne çarptı
mı, halinde tavrında?"
"Yüzü
fena halde yaralıydı" dedim.
O
elinin tersiyle sol yanağına vurarak: "Bu yanı mı?" diye sordu.
"Evet,"
dedim.
"Nerede
o?" diye kükreyerek elinde kalan birkaç lokma yiyeceği koynuna sokuşturdu.
"Söyle bana, ne yöne gitti? Tilki peşinde tazılar gibi gideceğim peşinden.
Şu bacağımdaki deminde Allah kahretsin! Ver şu eğeyi bakalım! Çabuk ol,
hadi!"
Adamı
sisler içinde gördüğüm yönü işaret ettim. O, başını kaldırıp bir an o yana
baktı, sonra ıslak, san otların arasına diz çökerek ayağındaki demiri deliler
gibi törpülemeye başladı. Beni unutmuş gibiydi. Yaralı, kanlı olan kendi
bacağını da unutmuştu sanki. Onun bu öfkeden kudurmuş hali karşısında benim de
korkulanın yeni baştan canlanıyordu. Zaten artık bir an önce eve dönmem de
gerekti. Bunu kendisine söyledim ama oralı bile olmayınca, en iyisi hemen
sıvışıp gitmek diye düşündüm. O hâlâ başını dizinin üstüne eğmiş, ayağındaki
bağı eğeleyip duruyor, bir yandan da hem bu demire, hem de kendi bacağına
lanetler savuruyordu.
Mutfakta,
beni yakalamak için bekleyen bir polis bulacağımı düşünüyordum. Ancak, ortada
bir polis olmadığı gibi, akşam yaptığım hırsızlık da ortaya çıkmamıştı. Ablam,
evi bayrama hazırlıyordu. Joe da, ya evin tozundan kurtulmak için, ya da ablam
tarafından dışarı çıkarılmıştı. Ablam, o iş güç içerisinde bana dönerek:
"Sen nerelerde kaldın aksi şeytan?" dedi. Ona Noel şarkıları
dinlemeye gittiğimi söyledim. O da: "Demirci karısı olmasaydım, köleler
gibi böyle her Allah'ın günü önlüğüm önümde gezmeseydim, belki ben de şarkı
dinlemeye gidecek zaman bulurdum," diye söylendi. "Ben şarkıları
severim. Onun için de, gidip dinlemek bana kısmet olmaz."
O
gün Noel yemeği yiyecektik. Tuzda yatmış domuz buduyla yeşil sebzeler, bir de
hindi dolması. Bir gün önceden cevizli, üzümlü bir tatlı yapılmıştı, tatlı da
ateşteydi.
"Yapacak
bunca iş dururken sizin tıkınmanıza göz yumamam," diyordu.
"Bir
de kahvaltı bulaşığı alacak değilim başıma!"
Böylece
bize gene birer dilim tereyağlı ekmek verdi. Özür diler gibi tavırlarla
dolaptan sütle su alıp içtik. Bu arada ablam pencerelere temiz beyaz perdeler
asıyordu. Ocağın üstündeki eski örtüyü alıp yerine yeni bir çiçeklisini örttü.
Sofanın öbür yanındaki misafir odasının da kapısını açtı. Ancak bayramdan
bayrama açılırdı bu oda.
Yılın
geri kalanını da telli kâğıttan resimli örtülerle bürünmüş bir halde geçirirdi.
Ocağın üstünde duran, birbirinin eşi, ağızları çiçek sepetli, kara burunlu dört
beyaz köpek biblosu bile bu telli kâğıtların altında kalırdı. Pek temiz bir ev
hanımıydı ablam, ama temizliği pislikten daha rahatsız, daha sevimsiz hale
getirmekte pek ustaydı. "Temizlik Tanrı'ya yaklaşmaktır" diye bir söz
vardır. Ablamın temizlikte ulaştığı sonucu bazı kimseler de dinde elde ederler.
İşi
başından aşkın olduğu için ablam kiliseye öylesine gidiyordu; yani Joe ile ben
gidiyorduk. İş kıyafetiyle Joe güzel yapılı, demirci ustası olduğu belli olan
bir demirci ustasıydı. Bayramlık giysilerini giydiği zaman ise ansızın paraya
konmuş bir korkuluğu andırırdı. Bu sabah da keyifli bir Noel çanları çalınıp
dururken zavallıcık, sırtında bayramlıkları, yüzünde hüzünlü bakışlar,
odasından dışarı çıktı.
Bana
gelince, ablamın gözünde ben, dünyaya gelmeye hakkı olmayan bir yaratıktım.
Aklın, mantığın, dinin, ahlâkın bütün kurallarına aykırı olarak dünyaya
gelmiştim.
Şimdi
büyüyordum da, Joe ile benim o Noel sabahı kiliseye giderken meydana
getirdiğimiz manzara herhalde yürekler acısı olsa gerekti. Ama elbisem yüzünden
çektiğim rahatsızlık içimdeki kuruntunun yanında hiçti. Zaten sabahtan beri ablam
ne zaman kilerden yana yollasa yüreğim ağzıma gelmişti. Şimdi de gizli günahımı
papaza açmayı düşünüyordum. Yalnız, o esrarlı yaratığın gelip karnımı deşmesine
engel olacak kadar güçlü müydü kilise? Beni ondan koruyabilir miydi acaba?
Kilise
kâtibi Bay Wopsle, öğle yemeğine bize gelecekti. Öteki davetliler de tekerlek
ustası Bay Hubble ile Bayan Hubble, Pumblechook Amca idiler. Bu amca gerçi
Joe'nun amcasıydı ama ablam ona sahip çıkmıştı. Çünkü amca bize en yakın
kasabada oturan, pay tonu olan varlıklı bir zahire tüccarıydı.
Yemek
yarım saat sonra yenecekti. Joe ile ben kiliseden döndüğümüzde masayı kurulmuş,
ablamı giyinip kuşanmış bulduk. Evin ancak misafir geleceği zaman açılıp başka
zaman kilitli duran sokak kapısı açılmıştı, her şey çok gösterişliydi. Henüz
soygundan tek kelime söz edilmemişti.
Ben
bunları düşünürken misafirler gelmeye başlamıştı.
Bay
Wosple, Romalı tipi bir burunla kocaman
pırıl pırıl çıplak bir kafayı kendinde birleştirmişti, pek övündüğü de gür bir
sesi vardı.
Papazlık
mesleği tartışmaya açık olsa, düşüncelerini söyle deseler, dua okuyup vaaz
vermekte papaz efendiye taş çıkartacağını yakın dostlarına ima etmekten geri
kalmazdı. Açık düşünceli olmadığı için Bay Wosple papaz yamağı olmaktan öteye
gidememişti.
Misafirlere
kapıyı ben açıyordum. Önce Bay Wosple, sonra Bay ve Bayan Hubble, en son olarak
da Pumblechook Amca geldiler. (Benim ona yüzüne karşı Amca demem yasaktı). Orta
yaşlı, iri yan, hantal, sesli soluklu bir adam olan Pumblechook Amca:
"Merhaba Bayan Joe," diye ablamı selamladı.
Balık
ağzı gibi bir ağzı, boş boş bakan donuk gözleri, diken diken kızılımtırak
kumral saçları vardı. Birisi boğazını sıkarak onu öldürecekmiş de bunun verdiği
baygınlıktan yeni yeni kendine geliyormuş sanırdınız.
"Bugünün
şerefine sana bir şişe beyaz şarap getirdim" diyordu.
"Ayrıca
bir şişe de siyah şarap getirdim." Zaten her Noel aynı sözlerle iki şişe
şarap getirmek adetiydi. Ablam da her Noel verdiği cevabı tekrar etti:
"Ah, niye zahmet ettin, Pumblechook Amca!" Böyle günlerde yemeğimizi
mutfakta yer, sıra meyve yemeğe gelince misafir odasına geçerdik. Bugün ablamın
neşesi üstündeydi. Zaten Bayan Hubble geldiği zaman ablamın da nazikliği
tutardı. Bayan Hubble'yi ufak tefek, kıvır kıvır, acı dilli bir kadın olarak
hatırlıyorum. En çok gök mavisi giyerdi. Çok eski geçmişte Bay Hubble'yle
evlendiği zaman yaşı pek küçükmüş, kocası da bir hayli büyükmüş ondan. Bu
yüzden Bayan Hubble'ye hep bir genç kız gözüyle bakarlardı. Bay Hubble'yi ise
dik omuzlu, sırtı hafif kamburlaşmış, son derece uzun bacaklı bir yaşlı olarak
hatırlıyorum. Çevresine hep yeni yontulmuş talaş kokusu saçardı. O sabah
kilerden bir şeyler çalmamış olsam bile, bu önemli kimselerin arasında kendimi
herhalde yadırgardım. Bir kez sofranın en uç köşesine sıkışmış kalmıştım.
Masanın sivri ucu böğrüme saplanmış, Pumblechook Amca'nın dirseği gözüme girmiş
durumdaydı. Sonra beni tabağıma hindinin en sert, en kemikli yerleriyle domuzun
hayattayken herhalde hiç övünmediği adı anılmaz yanları konmuştu. Ama, gene de
bunlar beni üzmezdi. Tek beni rahat bıraksalar. Ne gezer! Her fırsatta sözü
döndürüp dolaştırıp bana getirmeseler, arada bir iğneli bir söz söylemeseler
sanki günaha girerlerdi.
Yemeğe
oturur oturmaz işkence başladı. Bay Wopsle tiyatro sahnesindeymiş gibi bir
tavırla dua okudu, duayı hepimizin şükretmemiz dileğiyle sona erdirdi. Bunun
üzerine, ablam hemen beni bakışlarıyla iğneleyerek, alçak, dargın bir sesle
söylendi: "Duydun mu? Şükret!"
Bay
Pumblechook da: "Hele seni kendi ellerinde büyütenlere şükretmen gerekir
mutlaka!" dedi. Bayan Hubble başını salladı, sonumun kötü olacağını
şimdiden görürmüş gibi yaslı gözlerle bana bakarak içini çekti.
"Neden,
bu çocuklar hep böyle nankör olurlar?" dedi. Bu ahlâki sorun masa başındakilerin
çözemeyeceği kadar karışıkmışçasına herkes sustu. Sonunda Bay Hubble kısaca:
"Yaradılıştan," diyerek konunun çözümünü yaptı. O zaman herkes:
"Çok doğru!" diye söylendi. Ve bana doğru anlamlı anlamlı baktılar.
Joe'nun
evdeki itibarı misafir olduğu zamanlar iyice düşerdi. Ama, o beni avutmanın bir
çaresini bulurdu. Şimdi de etin sıcak, koyu salçasından tabağıma bol bol
koyarak gönlümü aldı.
Daha
sonra Bay Wopsle o sabah papaz efendinin vermiş olduğu vaazı hayli sert bir
dille eleştirdi, "Serbest düşünceye yer verseler kendisi nasıl vaaz
ederdi?" diye soru getirdi ortaya. Vaazlara konu olacak pek çok konu
olduğunu söyledi. Pomblechook Amca: "Doğru söyledin, bayım, tam üstüne
bastın. Örneğin şu önümüzdeki domuzu ele alalım. İşte sana bir konu! Konu isteyen
domuza baksın!" Bay Wopsle: "Haklısınız, efendim," dedi.
"Bu konudan gençlerle çocuklar için bir sürü hayat dersi
çıkarılabilir."
Ablam
hafif ama, sert bir sesle bana: "İyi dinle konuşulanları!" diye
fısıldadı.
Bay
Wopsle: "Domuzların pisboğazlığı gençlere en iyi derstir" dedi. İçimden
yediği domuzun pisboğaz olmasa böyle etli, yağlı olmayacağını düşündüm. Bay
Wopsle sözüne devam etti: "Domuzlarda insanı iğrendiren bir huy oğlan
çocuklarda daha bile iğrenç sayılır." Bay Hubble: "Kız çocuklarda da
öyle," diye fikir yürüttü.
Bay
Wopsle biraz sinirli bir tavırla: " Elbette, kız çocukları da öyle ama,
aramızda kız çocuğu yok ki!" diye cevap verdi. Bay Pumblechook bana doğru
dönerek: "Oturup kalkıp dua etmen gerek" dedi. "Başka bir varlık
olarak yaratılmış olabilirdik." Joe bana biraz daha salça verdi.
Bay
Pumblechook: "Dünyaya domuz gelseydin şimdi burada olabilir miydin acaba?
Asla..." dedi. Bay Wopsle masadan yana başıyla işaret ederek: "Eğer
şöyle olsaydı..." diye onun sözünü kesti. Sözünün kesilmesini hiç sevmeyen
Bay Pumblechook hemen atılarak "Ben onu demek istemiyorum, efendim," dedi.
"Demek istediğim, böyle kendinden büyük, yüksek kimselerle bir arada, bir
eli yağda, bir eli balda olabilir miydi? Elbette ki olamazdı." Gene bana
dönerek: "Sonun ne olacaktı, biliyor musun?" diye sordu.
"Piyasaya göre üç beş kuruşa satacaklardı seni. Sonra, bir sabah kasap
gelip seni sol kolunun altına şöyle bir sıkıştıracaktı. Sağ eliyle bıçağını
çıkarıp kanını dökecek, canını alacaktı. Böyle, ablanın elleriyle gül gibi
yetiştirilmeyi rüyanda göremezdin sen o zaman! Ne gezer!" Joe bana biraz
daha salça vermek istedi ama bende yiyecek durum kalmamıştı. Bayan Hubble
ablamın dertlerini paylaşmak amacıyla: "Kim bilir ne güçlüklerle bu yaşa
getirmişsindir?" dedi. "Güçlük mü?" dedi ablam, "Güçlük mü
dedin?"
Sonra,
başına açtığım belaları birer birer sayıp döktü. Tuhaftır ki her şeye karşın,
her şeyden çok beni sinirlendiren Bay Wopsle'nin o Romalı burnuydu. Ablam benim
yüzümden çekmiş olduklarını sayıp dökerken benim içimden Bay Wopsle'nin burnunu
tutmak, bağırtıncaya kadar çekiştirmek geliyordu. Ama, yemeğin başından beri
geçirdiğim sıkıntılar birden solda sıfır kalıverdi.
Ablam
sözünü bitirdikten sonra Bay Pumblechook'a dönerek: "Biraz konyağımızdan
buyrun Pumblechook Amca" demişti.
Ben,
"Eyvah, şimdi mahvolduk. Bu adam konyağın sulu olduğunu anlayacak ve ben
yakalanacağım" diye içinden geçirdim. Masanın bacağına iki elimle sımsıkı
sarılarak, başıma gelecekleri beklemeye başladım.
Ablam
gidip testiyi aldı, getirdi. Bardağa konyak koydu. Ondan başka konyak isteyen
olmamıştı. O kör olası adam da oyalandıkça oyalanıyor, konyağını alıp ışıkta
rengine bakıyor, sonra gene yerine koyarak çektiğim işkenceyi uzatıp duruyordu.
Joe ile ablam da sofrayı temizlemekteydiler. Şimdi pidelerle tatlılara sıra
geliyordu.
Gözlerimi
o adamdan ayıramaz olmuştum. En sonunda, pis herif, bardağını şöyle bir
salladıktan sonra, kaldırdı, sırıttı, başını arkaya attığı gibi konyağı bir
yudumda içti.
İşte
o an ortalık birbirine karıştı, odadakilerin aklı başından gitti: "Adam
yerinden sıçramış, korkunç bir öksürükle ayağa kalkıp fırıl fırıl dönmeye
başlamıştı. Sonra kapıya koşup dışarı çıktı. Bahçeye çıktığını gördük. Şiddetle
sarsılıyor, kollarını sallıyor, yüzünü pek korkunç kılıklara sokuyordu. Aklını
oynatmıştı gibiydi. Ben masanın bacağını bırakmıyordum. Ne olmuştu, ne
yapmıştım, bilmiyordum ama Pumblechook Amca'nın benim yüzümden ölmek üzere
olduğunu sandım. Neyse ki Joe ile abla onu sağ salim yeniden masa başına
getirebildiler. Bay Pumblechook sandalyesine çöktü, ağzından hırıltı halinde
bir tek kelime çıktı: "Katran!" Şişeyi katranla ben doldurmuştum.
Ablam
şaşırmıştı. "Katran mı?" diye bağırdı. "Fakat, katran oraya
nasıl girmiş olabilir ki?" dedi. Artık bu işi kapatmak gerektiğin
söyleyenler oldu. Olup biteni unutalım diyorlardı.
Kısa
bir süre için paçayı kurtarmış gibiydim. Zamanla biraz yatışarak masanın
bacağını bıraktım, herkesle beraber ben de bir şeyler yedim. Sıcak cinin etkisi
Pumblechook amcanın yüzünü güldürmüştü. O günlük kurtulduğumu, suçumun
hemencecik meydana çıkmayacağını düşünmeye başlamıştım ki ablamın Joe'ye
dönerek: "Tabaklan değiştir!" dediğini duydum.
Duyar
duymaz da masanın bacağına yapıştım gene. Ne olacağını biliyordum; bu kez işim
sahiden bitikti!"
Ablam
en nazik tavrıyla misafirlerine dönerek: "Mutlaka tadına bakmanız
şart," diye gülümsedi. "Eksik olmasın, Pumblechook amca geçen gün
göndermiş, nefis bir pide. Hem de domuzun beyaz etiyle yapılmış."
Diğer
misafirlerden bir hoşnutluk mırıltısı yükseldi. Çevresinin takdirini haklı olarak
kazanmış olduğunu düşünen amca, keyifle: "Getir bakalım şu pideyi, Bayan
Joe," dedi. "Ne gerekirse yapacağız elbet." Ablam pideyi almaya
gitti. Kilere doğru yürüyen ayak seslerini duyuyordum. Gözümün önünde o amca
eline bıçağını aldı. Bay Wopsle'nin o Romalı burnunun delikleri yeni bir
iştahla kabardı. Bay Hubble domuz etli pidenin faydalan hakkında bir şeyler
söyleniyordu.
Joe:
"Korkma, sana da kalır, Pip'çiğim," diye fısıldadı kulağıma.
O
günden bugüne, içimden gelen o çığlığı sahiden kopardım mı koparmadım mı hâlâ
emin değilim. Yoksa ruhumun feryadı olarak sessiz mi kaldı? Dayanamaz bir
haldeydim artık. Kaçmak geliyordu içimden. Masanın bacağını bıraktığım gibi,
kendimi can havliyle dışarı attım, kaçmaya başladım. Ama sokak kapısından ileri
geçemedim. Orada elleri tüfekli bir sürü polisle karşılaştım. En öndekinin
elinde kelepçe vardı. Kelepçeleri bana doğru uzatarak: "Bana bak, gel
bakalım buraya!" diye bağırdı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Arkadan da daha
birçok polisin gelmesiyle misafirlerimiz heyecanlandı, merakla yerlerinden
fırladılar. Mutfaktan, eli boş olarak, pidenin ortadan kaybolduğunu görüp,
sinirli sinirli gelen ablam olduğu yerde kalakaldı gelen polisleri görünce.
Bu
arada öndeki polisle ben mutfağa girmiştik. Ortalığın böyle birbirine karışması
benim biraz aklımı başıma getirmeye başlamıştı.
Polis
sol elini omzuma koydu, sağ elinde tuttuğu kelepçeleri sallayarak odadakilere
döndü:
"Afedersiniz,
bayanlar, baylar... Biz bir firariyi arıyoruz. Demirci ustası, burada oturuyormuş,
onunla görüşmek istiyorum." Ablam sinirli bir tavırla: "Demirci
ustasını niçin istediğinizi sorabilir miyim?" diye söylendi.
Pek
kibar, hazırcevap bir adam olduğu belli olan genç memur hemen karşılık verdi:
"Kendi
hesabıma demirci ustasının hanımıyla tanışmanın zevki ve şerefi bana yeter de
artar bile ama, Kral adına kendisinden ufak bir yardım dileyeceğiz."
Memurun
böyle asilane sözleri odadakilerin hoşuna gitmişti. Amca atılarak:
"Aşkolsun!" diye mırıldandı. Bu arada memur gözleriyle Joe'yi seçmiş
bulunuyordu.
"Ustabaşı,
bu kelepçenin başına bir kaza geldi, birinin kilidi iyi kapanmadığı için hiçbir
işe yaramıyor," dedi. "Ve bizim bunlara acilen ihtiyacımız var.
İlgilenir misiniz?"
Joe
bakıverdi, tamir işinin ocağı yakmak gerektirdiğini, bir saatten çok, iki
saatten az süreceğini bildirdi.
Memur:
"Öyleyse hemen başlayabilir misin?" dedi. "Kral'ın işi bu çünkü.
Adamlarının da ellerinden gelecek bir şey varsa söyle, yapsınlar." Böyle
diyerek askerlerini çağırdı. Askerler birer birer mutfağa girerek silahlarını
bir köşeye bıraktı. Bütün bunları ben korkudan içim içime geçerek
seyrediyordum. Ama, kelepçenin benim bileğime takılmayacağını anlayınca biraz
rahatlamıştım. Askerlerin gelişiyle pide konusunun da araya karışmış olduğunu
düşünüp kendimi toparladım. Memur, bizim amcaya dönerek: "Söyler misiniz,
saat kaç?"
"Bir
buçuğu geçiyor."
"Eh,
fena değil. Burada iki saat bile kalsak pek geç sayılmaz.
Bataklıklardan
ne kadar uzaklıkta bu köy? Bir buçuk, iki milden çok olmasa gerek."
Ablam:
"Bir buçuk mil kadar," dedi.
"İyidir.
Akşam karanlığı basmadan baskın yapmak için emir aldık. Tam zamanında yetişeceğiz."
Bay
Wopsle: "Gemideki mahkûmlardan biri mi?" diye sordu.
"Evet.
İki tanesi birden. Hâlâ bataklıklarda olduklarını sanıyoruz.
İyice
karanlık bastırmadan da bir yere kımıldamaya cesaret edemezler.
İçinizde
acaba bunları gören olabilir mi?"
"Dört
bir yanlarından kuşatacağız onları," diyordu memur. "Bu kadar erken
peşlerine düşeceğimizi beklemiyorlardır. Haydi bakalım, ustabaşı, işe başlamaya
sen hazırsan, başlayalım."
Bu
arada Joe ceketiyle, yeleğini, boyun bağını çıkarıp meşin önlüğünü takmıştı.
Dükkânına girdi. Erlerden biri dükkânın kepenklerini açtı, biri ocağı yaktı,
bir üçüncüsü körükleri işletti. Ocaktaki ateş çok geçmeden harıl harıl yanmaya
başladı, bütün askerler ateşin karşısına geçip durdular. Joe de çekiciyle örse
vurmaya başlamıştı. Hepimiz durmuş, onu izliyorduk.
Biraz
sonra başlayacak olan kovalamaca herkesin yalnız zihnini sarmakla kalmamış,
ablama da bir cömertlik vermişti. Fıçıdan askerler için bira çıkardı, konuştuğu
memura da bir kadeh konyak isteyip istemediğini sordu. Bay Pumblechook
hemencecik: "Bir bardak şarap verin en iyisi" diye söze karıştı.
"Eminim ki şaraplar katransızdır."
Memur
da bunun altında kalmayarak içkisini katransız içmeyi tercih ettiğini söyledi.
Eline verilen bardağı Kral Hazretleriyle Noel'in şerefine havaya kaldırarak bir
yudumda dikti, sonra hafifçe dudaklarını şapırdattı. Bay Pomblechook: "İyi
bir içecek değil mi, ne dersin?" diye sordu. Nabza göre şerbet vermesini
bilen bu memur hemen: "Size bir şey söyleyeyim mi? Bence bu şarabı siz
seçmişsiniz," dedi. Bizim amca iyice gerinerek bir kahkaha attı:
“Öyle
mi? Öyle mi? Nedenmiş bakalım?"
Memur
elini onun omuzuna vurarak: "Sizin zevk sahibi bir insan olduğunuz belli
de ondan," dedi. Bay Pumblechook gene biraz önceki gibi bir kahkaha
savurarak: "Öylemi dersin?" dedi. "Hadi, iç bir bardak
daha!"
Memur:
"Siz de içerseniz," dedi. "İçecekseniz beraberce içelim! Benim
kadehimin tepesi sizinkinin dibine... sizinkinin dibi benimkinin tepesine...
Varan bir... varan iki! Dünyanın en tatlı nağmesidir bu şıkırtı. Haydi bakalım.
Bin yaşına kadar yaşasanız yine de her şeyin iyisini seçmekten hiçbir zaman
şaşmazsınız!"
Memur
bardağını gene bir yudumda yuvarladı. Bir üçüncüye hazır bir hali vardı.
Bakıyordum da, bizim Pumblechook amca şarapları ablama hediye getirmiş olduğunu
unutuvermişti. Büyük bir neşeyle coşarak, kendi malı gibi dağıtıp duruyordu.
Bana bile pay düştü arada!
Öylesine
coşmuştu ki ilk şişe tamam olunca hemen ikincisini istedi, onu da aynı cömertlikle
temizledi. En sonunda, Joe'nun işi bitmiş, demir şakırtısıyla körüğün harıltısı
kesilmişti. Joe yeniden ceketini giydi, bütün cesaretini toplayarak bizim de bu
kovalamaya katılmamızı teklif etti. Bay Pomblechook'la Bay Hubble pipo tüttürüp
hanımların yanında kalmak istediklerini söyledilerse de Bay Wopsle, Woe giderse
kendinin de gitmek istediğini bildirdi. Joe da gitmek, ayrıca ablam bırakırsa
beni de götürmek istediğini söyledi. Ablam böyle şeylerle izin falan vermezdi
ama, bu maceranın nasıl bir sonuca bağlanacağını merak ediyordu. Onun için,
yalnız: "Kurşun gelir de oğlanın kafası parçalanırsa ben karışmam
ha!" demekle yetindi.
Memur
hanımlarla nazikçe vedalaştı. Bay Pumblechook'tan ise bir yol arkadaşından
ayrılırmışçasına ayrıldı. Ortalık daha kurak olsaydı bizim amca pek ısınabilir
miydi, artık orasını bilmem! Polisler tüfeklerini takarak sıraya geçtiler. Bay
Wopsle ile Joe'ya da, bana da geriden gelmemiz, köyden çıktıktan sonra hiç
konuşmamamız için sıkı emir verildi. Dışarıya çıktık, bataklıklara doğru yola
koyulduk.
Ben
Joe'nun kulağına: "Umarım bulamazlar onları" diye fısıldadım. Joe da
fısıltıyla: "İnşallah kaçıp uzaklaşmışlardır, Pip'çiğim," dedi.
Köyden
aramıza katılan olmadı; çünkü hava soğuktu, fırtına kopacağa benzerdi. Ortalık
zaten bulutlu, sıkıntılıydı, yakında karanlık da çökecekti. Herkes evinin içinde
sıcacık ateşini yakmış, Noel'i kutluyordu. Biz geçerken ışıklı pencerelerde
birkaç yüz belirip arkamızdan baktı ama, dışarı çıkan olmadı. Üzeri parmaklı
direği geçmiş, mezarlık yolundaydık. Mezarlıkta polisin bir işareti üzerine
durduk. Bazıları hemen dağılıp mezarların arasını, kiliseyi araştırdılar.
Hiçbir şey bulamayınca mezarlığın yan kapısından dışarı çıkarak dosdoğru
bataklıklara daldık. Şimdi doğudan esen rüzgârla birlikte buz gibi bir tipi
başlamıştı. Joe beni sırtına aldı. O iç karartıcı. ıssız boşlukların içindeydik
şimdi. Daha sekiz, dokuz saat önce benim buralara gelip kaçakların ikisini de
görmüş olduğumu ötekiler nereden bilebilirlerdi! Ansızın içime büyük bir korku
doldu: Ya onları bulursak... acaba benim konuştuğum adam askerleri oraya ben
getirdim sanır mıydı? "Adam aldatmazsın ya sen?" diye sormuştu. Onun
gibi bir düşküne tuzak kurmanın şu körpe yaşıma göre pek vahşice bir şey
olacağını söylemişti.
Ya
benim onu aldattığımı, ona vahşice tuzak kurduğumu sanırsa? Ama, şimdi kendi
kendime bu sorulan sorup durmakta bir yarar yoktu; Joe'nun omuzunda ilerleyip
durmaktaydım çünkü. Askerler önümüzden gidiyorlardı. Sabahleyin ben de bu yolu
tutturmuştum ama, sonradan, sis yüzünden, başka yöne sapmıştım. Rüzgârlar
sabahki sisi dağıtmış oldukları için batan güneşin kızıl ışıkları içinde fener,
darağacı, silah deposu apaçık meydandaydılar; hatta kurşun renginde olmakla
beraber, ırmağın karşı kayısı bile görünüyordu.
Joe'nun
o geniş omuzunda oturmuş olduğum yerden yüreğim onun örsüne vurduğu çekiz gibi
vurup durarak gözlerimle dört bir yanda, kaçakları aradım. Ne bir şey gördüm,
ne de duydum. Önceleri Bay Wopsle sık ve derin solumasıyla beni hayli
ürkütmüştü ama, şimdi onun soluk seslerine, alıştığım için, artık aldırış
etmiyordum. Bir keresinde de gene bir eye sesi duyar gibi olunca ödüm koptu. Neyse
ki koyun çıngıraklarıymış.
Polisler
harabeye doğru yönelmişlerdi. Biz de onların biraz arkalarından gidiyorduk ki
ansızın hepimiz durduk. Şimdi yağmurla karışık esen rüzgârın kanatlan üzerinde
kulağımıza upuzun bir haykırış gelmişti. Haykırış bir daha duyuldu. Doğu
tarafından, hayli uzaktan geliyordu ama, uzun, kuvvetli bir haykırıştı bu. Daha
doğrusu, bağıran tek değil, birkaç kişiymiş gibi karmakarışıktı bu sesler.
Kendilerine
yetiştiğimizde polisler bağıranların birden çok olduklarına karar vermişlerdi.
Biran kulak verdikten sonra Joe ile Bay Wopsle de onlara hak verdiler. Çabuk,
kesin kararlar vermeye alışık olan polis şimdi de kimsenin ses çıkarmamasını,
diğerlerinin son hıza, bağırışların geldiği yana doğru gitmelerini emretti.
Böylece
hepimiz sağa, doğuya doğru koştuk. Joe öylesine koşar adım gidiyordu ki
omzundan düşmemek için sımsıkı boynuna sarılmak sorunda kalıyordum. Herkes
koşuyordu, şimdi. Yokuş aşağı, yokuş yukarı, çitlerden atlayarak, su dolu
hendeklere dalarak, fundaları, çalıları yarıp geçerek son hızla ilerliyorduk.
Heyecandan, hiç kimse nereye bastığının farkında değildi. Bağınsın geldiği yere
yaklaştıkça seslerin birden çok olduğu iyice ortaya çıkıyordu. Bazen sesler
duruyorlardı. Sesler yeniden duyulunca polisler, eskisinden daha hızlı yeni
baştan koşmaya başlıyorlardı... biz de arkalarından! Biraz sonra bağırışlara
öylesine yaklaşmıştık ki seslerden birinin "Katil var!" dediğini
duyduk. Bir ikinci ses de: "Mahkûmlar, kaçaklar burada! Çabuk bu tarafa
gelin!" diye bağırıyordu. Sonra seslerin ikisi de bir boğuşma içinde
kesilir gider gibi oluyor, yeniden duyuluyordu. Polisler de, Joe da
alabildiğine hızla ilerliyorlardı.
Seslerin
hemen yanına varmıştık şimdi. En önden polisler koşuyordu.
Hepsinin
silahları hazır durumdaydı, hepsi tetikteydi.
Bir
hendeğin içine atlamış olan bir polis nefes nefese: "İkisi de
burada!" diye bağırdı. "Teslim olun! Lanet herifler, siz hayvan
mısınız ne? Hadi bakalım, bırakın birbirinizin yakasını! Düşün önümüze"
dedi.
Hendekten
dışarı sular, çamurlar, küfürler, tokat sesleri saçılıp duruyordu. Birkaç adam
daha yardım etmek için hendeğe atladılar, biraz sonra benim mahkûmla öbürünü
ayrı ayrı dışarı sürüklediler.
İkisi
de kan içinde, soluk soluğaydılar. Hâlâ küfürler savurup duruyor, birbirlerinin
üstüne atılmaya çalışıyorlardı. Benim mahkûm kolunun yırtık yeniyle yüzünün
kanlarını sildi, parmaklarının arasında kalmış olan tutam tutam saçlan silkip
attı. "Onu ben yakaladım, tamam mı?" "Ben teslim ediyorum onu size!
Unutmayın bunu!" diyordu.
Polis:"Övünelecek
bir şey değil ki bu," dedi. "Sana da hiçbir faydası olmaz... aynı
yolun yolcususunuz! Kelepçe getirin." Benim mahkûm kötü, açgözlü bir
gülüşle: "Fayda mayda umduğum yok. Ama ben, yakaladım onu. Bunu o da biliyor.
Bu kadarı bile yeter bana! diyordu. Öteki mahkûmun korkunç bir hali vardı.
Sanki yüzünün yalnız sol yanı yaralıyken şimdi baştan aşağı yara bere
içindeydi. Konuşmak şöyle dursun, soluk bile alamaz haldeydi. Eline kelepçe
takılırken dürmemek için polislerden birine yaslanmak zorunda kaldı.
Ağzını
açar açmaz, ilk sözü: "Bakın, bu adam az daha beni boğuyordu," demek
oldu.
Benim
mahkûm: "Az daha mı?" diye burun kıvırdı. "Sanki boğmak istesem
elimden sağ kurtulabilir miydi? Ben onu yakaladım, şimdi de teslim ediyorum.
Kaçıp gitmesin diye yakalayıp buraya kadar getirdim; sürükleye sürükleye geri
getirdim onu buraya kadar. Bu gördüğünüz canavar kibar bir şeydir. Mahkûmlar
gemisi gene centilmenine kavuştu tabii... benim sayemde. Boğmak mı? Evet, onu
boğmak da benim hakkımdı. Ama, ben onu zorla geri getirdim, kendim ele geçmek
pahasına olsa da!"
Diğeri
hâlâ soluk soluğaydı: "Boğuyordu beni, az daha öldürüyordu..." deyip
duruyordu. "Hepiniz gözlerinizle gördünüz."
Benim
ki dönerek: "Tek başıma kaçtım ben bu gemiden. İstesem ben bu Allah'ın
cezası buz çölünden de kaçar giderdim. Bak şu ayağıma, demirin çoğunu kopardım.
Bu adamın da kaçmış olduğunu öğrenmesem, size yakalanmaz ve çoktan kurtulmuştum
buralardan. Ama, onun kaçıp kurtulmasını içim kaldırmadı. Benim yaptığımı
yaparak, benim sayemde o da özgürlüğe kavuşacaktı ha? Bir kez daha, öyle mi?
Avucunu yalar o! O hendeğin içinde öleceğimi bilsem gene bırakmazdım onu!"
Korku içinde olduğunu saklamayan diğer kaçak: "Beni öldürecekti," diye
homurdanmaya devam ediyordu.
Benim
mahkûm: "Yalan söylüyor!" diye haykırdı. "Doğuştan yalancı
zaten. Yalan söyleye söyleye ölüp gidecek. Doğru söylüyorsa yüzüme baksın
bakalım."
Diğer
mahkûm küçümser gibi gülümsemeye çalışıyor ama, beceremiyordu. Arkadaşının
yüzüne de hiç bakamıyordu gerçekten. Benimki: "Gördünüz mü?" dedi.
"İkimizi yan yana mahkeme ederlerken de böyleydi... böyle yüzsüz, böyle
korkak! Bir kez bile bana bakmadı o zaman da!" Arkadaşı gene: "Beni
öldürecekti!" diye söylendi. Korkudan titriyordu. Korkusundan dudaklarında
sulu kan gibi tuhaf, beyaz köpükçükler meydana geliyordu.
Polis:
"Yeter artık, geveze herifler, kesin artık" dedi. Elinde tüfek yerine
sepet tutan bir polis diz çökerek sepeti açmaya başlayınca benim mahkûm ilk kez
olarak durup çevresine bakındı, beni gördü.
Hendeğin
ucuna gelince Joe'nun sırtından inmiş, bir daha da hiç yerimden
kımıldamamıştım. Adam başını bana doğru çevirince ben de heyecanla onun yüzüne
baktım. Belli belirsiz ellerimi açıp başımı salladım. Suçsuz olduğumu kendisine
anlatmak için ne zamandır bana baksın diye bekliyordum zaten. Demek istediğimi
anladı mı, anlamadı mı bilmiyorum. Çok kısa bir bakışma oldu. Ama, benim yüzüme
böyle biran değil, bütün bir saat boyunca bile baksa yüzünde herhalde o
ankinden daha dikkatli bir ifade belirmesine imkân yoktu.
Elinde
sepet olan polis çok geçmeden bir ışık yakmıştı. Bununla üç, dört meşale
tutuşturup birini kendi aldı, diğerlerini de arkadaşlarına verdi. Daha yola
çıktığınızda hava alacakaranlıktı, birdenbire koyu karanlık bastırdı, az sonra
da her taraf zifiri bir karanlığa büründü. Hendek başından ayrılmadan önce dört
polis halka olup durarak havaya iki el ateş ettiler. Bunun üzerine biraz
ilerimizde, suyun öteki kıyısında da ışıklar yandı. Yürümeye başladık.
Çok
gitmemiştik ki ilerimizden üst üste üç top atıldı. Az daha kulağımızın zarı
patlıyordu.
Polis
benim suçluya dönerek: "Gemiden bekliyorlar sizi" dedi.
"Oyalanmayalım!"
Kaçakları
birbirlerinden ayrı olarak yürütüyorlardı. Ben Joe'nun elinden tutmuştum. Joe
öbür elinde de bir meşale taşıyordu. Nehir boyunca az çok düzgün bir yolda
ilerliyorduk. Çevreme baktıkça öteki meşalelerin peşimize takılmakta olduğunu
görüyordum. Meşalelerden yere iri iri kıvılcımlar düşüyordu. Başka her şey
zifiri karanlıktı.
Hızlı
ilerleyemiyorduk, çünkü mahkûmlarımız aksak adım gidiyorlardı.
Hem
zaten o kadar yorgun haldeydiler iki üç kez onlar dinlensin diye mola vermek
zorunda kaldık. Böylece, bir saatten fazla yol gittikten sonra bir iskeleyle
tahta bir kulübeye geldik. Kulübede muhafızlar vardı. İçeriye girdik. Kulübe sigara
dumanı kokuyordu, badana kokusu da vardı. Ocakta güzel bir ateş yanıyordu.
Diğer kaçağın, benimkinden önce gemiye bindirilmesine karar verildi. Biraz önce
o bakışlarımızın karşılaşmasından sonra benim mahkûm bana hiç bakmamıştı. Şimdi
de ocak başında durmuş dalgın dalgın alevleri seyrediyordu. Birdenbire polise
doğru döndü. Ve: "Söyleyeceğim bir şey var. Bazılarının benim yüzümden
suçlu durumuna düşmesini istemem."
Polis,
soğuk bir ifadeyle: "İstediğini söyleyebilirsin ama, burada
söyleyemezsin," dedi. "Her şeyin yeri var, sırası var."
"Biliyorum
ama, önemli bir konu bu. Açlıktan ölmeyi kimse istemez. Şu bataklığın
ilerisindeki köyden biraz yemek bulabilmeyi istemiştim dün gece."
"Çaldın
mı yani!" dedi, polis.
Adam:
"Nereden aldığımı da söyleyeyim," diye sözüne devanı etti.
"Demirci
ustasının evinden aldım."
Polis:
"Vay canına!" diyerek Joe'ya baktı.
Joe
da: "Bak hele, Pip!" diyerek bana baktı.
Adam:
"Birkaç lokma bir şeyler aldım, biraz da içki, bir de pide."
Polis
Joe'ya dönerek: "Ustabaşı, pideniz çalındı mı sizin?" diye sordu.
"Tam
siz geldiğiniz sırada karım farkına varmıştı... Değil mi, Pip?"
Suçlu
hâlâ benden yana hiç bakmayarak gözlerini Joe'ya çevirdi.
"Köyün
demirci ustası sensin demek? Helâl et, senin pideni yemişim."
"Helâl
olsun," dedi Joe. "İşlediğin suçu bilmiyoruz ama, ne de olsa açlıktan
ölmeni de istemezdik. Değil mi, Pip?" diye sordu bana.
Suçlunun
boğazından gene tuhaf, boğuk bir ses koptu, adam başını öteye çevirdi. Kayık gelmişti.
Hep birlikte iskeleye çıktık. Kayığın küreklerini çekenler de hep mahkûmlardı.
Adamı görünce ne şaşkınlık, ne ilgi, ne sevinç, ne üzgünlük gösteren olmadı.
Herkes sessizce izliyordu. Yalnız muhafızlardan biri: "Çekin kürekleri,
itler" diye kürektekilere emir verdi.
Meşalelerin
ışığında, Nuh'un Gemisi'ne benzeyen mahkûmlar gemisini gördük. Her tarafı demir
parmaklıklarla çevrilmiş, kocaman, paslı zincirlerle sımsıkı sarılıp
bağlanmıştı. Sanki içindeki suçlular gibi, gemi de zincire vurulmuştu. Kayığın
gemiye yanaştığını gördük. Benim mahkûm yandaki merdivenden çıkıp içeri alındı.
Sonra meşaleleri suya attılar. Işıkların suda söndüğünü gördükçe ben de her şey
artık bitmiş gibi bir hisse kapıldım. Yaptığım hırsızlığın yükünden böyle hiç
umulmadık bir şekilde kurtulmam bana bir rahatlık sağladı. Böylece bir açıklama
yapma isteği duydum. Suçumun ortaya çıkma korkusu üzerimden kalktıktan sora,
ablama karşı bir suçluluk duygusuna da kapılmadım. Yalnız, Joe'ya gelince, iş
başkaydı. Ona karşı içim pek rahat değildi. Joe'yi çok severdim çünkü. Sevgimin
en önemli nedeni şuydu: Joe kendisini sevmeme izin veriyordu. Onu hemen her
görüşümde -hele eğesini ararken gördüğüm zaman- içimden bir ses ona doğruyu
olduğu gibi söylemem gerektiğini emrediyordu. Buna rağmen, gene de Joe'ya
hiçbir şey söylemedim. Ona güvenmediğim için değil; ama, her şeyi açıklarsam
onun gözünden düşmekten korkuyordum. Joe'nun güvenini kaybetmek, bundan sonra
akşamlan ocak köşesinde sonsuza kadar yalnız başıma oturup ona uzaktan bakmak
düşüncesi ağzımı, dilimi bağlamıştı. Kısacası doğru yolu seçecek cesaretim yoktu.
Bir gün önce de zaten yanlış yola sapmaktan kendimi kurtaramamıştım.
O
gece ırmaktan dönüşümüzde benim uykum geldiği için Joe beni gene omzuna
almıştı. Eve gelip beni yere bırakınca dalmış olduğum derin uykudan yan uykulu
olarak mutfağa girdim. Ablam, sırtıma bir yumruk indirip: "Bu çocuk
gibisini görmedim!" diye haykırınca uyanabildim ancak.
Joe,
suçlunun yiyecekler hakkında yaptığı itirafı anlatıyordu.
Misafirler
de adamın kilere nasıl girmiş olabileceğini konuşuyorlardı. Bay Pumblechook
adamın mutfak bacasından aşağı inmiş olduğunu söylüyordu. Bay Pumblechook
payton sahibi olduğu için herkes onun bu düşüncesine katıldı. Bay Wopsle:
"Yok, yok!" diye direniyordu ama, hırsızlığın nasıl olduğu hakkında
pek bir şey söyleyemediği ve paytonu da olmadığı için ona kimse aldırış etmedi.
Biraz sonra da ablam beni ensemden yakalayarak yatak odama çıkardı. Mezar
taşlarını okumaya uğraştığım sıralarda pek okur yazarlığım yoktu. Yazılan yarım
yamalak okumaya çalışıyordum. Ne anlama geldiklerini çıkaramıyordum bir türlü.
"Yukarıda adı geçenin karısı" sözcüğünden babamın mezarda iyi bir
durumda olduğunu çıkarıyordum. Eğer başka bir mezar taşında "Aşağıda adı
geçen" diye bir şey görseydim, onun da durumunun kötü olduğunu çıkarırdım.
Okulda öğrendiğimiz şeyleri de iyice anlayamıyordum. Örneğin, okulda "Doğru
yoldan ayrılmayacağım!" diye bir şey söylerdik, ben bunun, evden kiliseye
giderken en doğru, en kısa yoldan yürümek anlamına geldiğini sanırdım hep. Bu
yüzden diğer yollardan hiç yürümezdim.
Büyüyünce
Joe'nun çırağı olacaktım. Bu zamana kadar hiçbir şekilde "şımartılmama"
ablam razı olmazdı. O yüzden daha o yaşlarda çalıştırılmaya başlamıştım.
Komşulardan biri bahçesindeki kuşları kovalatmak, ya da taşları temizletmek
isterse beni çağırırdı. Yalnız, ablam, herkes benim çalışmak zorunda olduğumu
sanmasın diye, bir kumbara alıp mutfaktaki ocağın üzerine koymuş, herkese
kazancımın bu kumbaraya atıldığını söylüyordu. Anladığıma göre burada biriken
paralar bir gün gerek duyulunca kullanılacaktı. Yalnız benim elime hiçbir şey
geçmeyeceğinden kesinlikle emindim.
Bay
Wopsle'nin büyük teyzesinin köyde bir akşam okulu vardı. Ama, okul deyince okul
sanmayın. Şöyle anlatmak daha doğru olur: Bay Wopsle'nin büyük teyzesi fakir ve
hastalıklı bir kadındı. Her akşam saat altı ve yedi arasında bir oda dolusu
çocuğun gözleri önünde uyuklardı. Bu çocuklarla gençler de onun uyuklamasını
seyretmek için para verirlerdi. Büyük teyzenin kirayla tuttuğu küçük evin üst
katında Bay Wopsle otururdu. Biz öğrenciler onun yukarıdaki katta yüksek bir
sesle şiirler okuduğunu duyardık. Bay Wopsle öğrencileri yılda dört kez, sınav
yapar deniyordu. Aslında Bay Wopsle yılda dört kez yakasını kaldırıp saçını
kabartarak bize Shakespeare'nin bir piyesinden bir şeyler okurdu sadece.
Büyük
teyze okulunun bir kenarında bir de küçük bir dükkânı vardı. Dükkânda neler
bulunduğundan, neyin kaça satıldığından hiç haberi yoktu. Onun için,
çekmecelerin birinde kirli bir defter bulundururdu. Fiyat Katalogu denilen bu
kitaba bakarak bütün alışveriş işlerini Biddy yürütürdü. Biddy, Bay Wopsle'nin
teyzesinin torunuydu. Bay Wopsle'nin nesi olduğunu bir türlü kavrayamıyordum.
Benim gibi öksüzdü o da. Benim gibi başka birilerinin ellerinde büyütülmüştü.
Biddy'nin en göze çarpar tarafları bence gövdesinin en uç taraflarıydı: Saçlan
hep taranmaya, elleri yıkanmaya ayakkabıları yamanmaya muhtaçtı. Ama, bu, onun
hafta içindeki görünüşüydü. Pazar günleri kiliseye, özenip hazırlanmış olarak
giderdi.
Büyük
teyzeden çok Biddy'nin yardımıyla ama en çok hiç yardımsız kendi kendime okuma
yazmayı öğrendim. Dikenli bir tarladan geçercesine geçtim alfabenin bir
başından öbür başına. Harflerin her biri iyice battı bana, beni ezdi, kanattı.
Sonunda yarım yamalak, ağır ağır, en aşağı düzeyde bir okuryazar olabilmiştim. Bir
gece ocak başında, küçük yazı tahtamı dizime koymuş Joe'ya bir mektup
yazabilmek için uğraşıp duruyordum. Bataklık macerasının üzerinden en az bir
yıl geçmiş olmalıydı. Kıştı, kar yağıyordu. İki saate yakın bir zaman içinde
dört, beş satırlık bir mektup yazıp Joe'ya gösterdim. Joe bunu bir bilgi
mucizesiymiş gibi kabul etti. O mavi gözlerini açarak: "Pip, iki gözüm,
sen sonunda bu işin ustası olup çıktın!" diye hayranlık gösterdi.
"Bak hele, bir J harfi! Önünde de O! Yani Joe!" dedi. Çok beğenmişti.
Joe'nun bu tek heceli kelimeden başka pek bir şey okuyamamıştı galiba. O Pazar
kilisede dua kitabımızı kazara baş aşağı tuttuğum zamanda Joe'nun
düzelttirmediğini görmüştüm. Onun için, şimdi onun okuma yazma derecesini iyice
öğrenmeye karar vermiştim. Kendisine pek tepeden bakmamaya çalışarak:
"Gargery'yi nasıl yazarsın, Joe?" diye sordum.
"Hiç
yazmam" dedi.
"Yazacağını
varsay."
"Olmaz.
Ama, bak, okumaya bayılırım."
"Sahi
mi, Joe?"
"Evet,
tabii. Elime bir kitap, ya da gazete versinler, beni ateşin karşısına
oturtsunlar, dünyada başka hiçbir şey istemem!"
Joe
zevkle dizlerini ovuşturarak: "Güzel Tanrım!" diye sözüne devam etti:
"İnsanın sayfada bir j harfi, önünde de bir o harfi görüp de
'İşte
Joe yazıyor!' demesi yok mu! Okuma gibi güzel bir şey yoktur!"
Onun
bu son sözlerinden, onun bilgisinin henüz çok yetersiz olduğunu anlamıştım.
"Sen
hiç okula gitmedin mi, Joe, çocukken?" diye sordum.
"Gitmedim
ya, Pip."
"Neden
hiç okula gitmedin, Joe?"
Joe
eline maşayı aldı. Düşünceli olduğunda demirlerin arasından ocaktaki ateşi
karıştırdı hep. Şimdi de böyle yaparak: "Pip'çiğim, dinle bak anlatayım.
Rahmetli babam, iyiydi, hoştu ama, içkiye düşkündü Pip'çiğim. İçkiliyken de
annemi hep döverdi. Dükkânda demir dövmeyi hiç sevmezdi. Bir annemi, bir de
beni döverdi. Demir dövmekten ne kadar nefret ediyorsa, bizi dövmekten o kadar
zevk alırdı. Anlayabiliyor musun?"
"Evet,
Joe. Anlıyorum seni."
"Sonunda
öyle zamanlar oldu ki ben ve annem birçok kez babamdan kaçtık. Her kaçtığımızda
da annem işe giderdi. 'Joe,' derdi bana.
'İlk
fırsatta seni okula göndereceğim,' derdi. Okula gönderdi de beni. Aslında babam
iyi kalpli bir adammış. Bizden ayrı kalmaya dayanamaz yanına bir kalabalık
toplayıp bizim kaldığımız evin kapısına dayanırdı. Öyle bir kıyamet koparırdı
ki ev sahipleri bizimle ilgiyi keserlerdi. O zaman babam da bizi tekrar eve
götürüp, örs yerine kullanmaya başlardı.
Joe
dalgın dalgın ateşi karıştırmaktan vazgeçerek bana baktı:
"İşte
bütün bu durumlar... görüyorsun ya, Pip okumamı biraz yarıda bıraktı
benim..."
"Evet,
haklısın Joe!"
Joe:
"Yanlış anlamanı istemem Pip," diye sözüne devam etti: "Kimsenin
günahına girmemek için şunu da belirtmeliyim ki babam aslında bir hayli iyi
kalpliymiş anlıyorsun ya?"
Anlamamıştım
ama, sesimi çıkarmadım. Joe: "Ekmek parası bu, Pip!" dedi.
"Ekmek parasını çıkarmak şarttı, değil mi ya?" Bunu haklı gördüğüm
için "Evet" dedim.
Onun
için babam benim çalışmamı isterdi. Ben de şu günkü mesleğime başladım ki, aynı
zamanda onun da mesleğiydi. Çok çalışırdım, Pip'çiğim, bundan emin ol. Az
zamanda babamın ekmek parasını da ben çıkarır oldum. Sonunda inme inip gidene
kadar ben baktım ona. Mezar taşına şöyle yazdırmayı düşünürdüm: "Ne kadar
sert idiyse bileği, o kadar da inceydi yüreği!"
Joe
bu şiiri öyle bir gururla söylemişti ki kendisine ait olup olmadığını sordum.
"Ben
yazdım" dedi. "Kendiliğimden. Bir çırpıda çıkarıverdim. Bir vuruştu
bütün bir at nalı yapar gibi. Ömrümde hiç böyle şaşırmamıştım. Kendi yazdığıma
kendim inanamadım. Dediğim gibi, Pip'çiğim, babamın taşına yazdıracaktım bunu ama,
şiir dediğin para tutuyor.
Olmadı,
bu yüzden. Eldeki bütün para anneme gitti. Hastalanmıştı. O da pek dayanmadı
ya! Çok geçmeden öldü, sonunda rahata kavuştu. Joe'nun o mavi gözleri biraz
sulanmıştı. Bir birini, bir öbürünü yumruğuyla sıkı sıkı sildi. "Ondan
sonra bir ıssız oldu evin içi.
İşte
bu sırada senin ablanla tanıştım." Joe kendisiyle aynı düşüncede
olmayacağını önceden biliyormuş gibi sert sert gözlerimin içine bakarak:
"Senin ablan tam dört dörtlük bir kadındır, Pip," dedi. Ben ocaktaki
ateşe bakıyordum. Joe elindeki maşayla ocağın demirlerine vurup sözlerine tempo
tutmaya başladı: "Diğer aile üyeleri ne derse desin... Umurumda bile
değil. Ben senin ablanın dört dörtlük bir kadın olduğunu düşünüyorum." Buna
karşı ne söyleyeceğimi bilemediğimden yalnız: "İyi ki böyle düşünüyorsun,
Joe," dedim.
"Evet,
böyle düşünüyorum, böyle düşündüğümden de, çok memnunum. Ufak tefek kusurlar
herkeste vardır."
Ben
de felsefe yapar gibi bir tavırla: "Senin gözünde önemi yoksa kimin
gözünde önemi olabilir ki?" diye bir şeyler söyledim. O da beni
onaylayarak "haklısın" dedi. "İşte ablanla tanıştığımda, seni
nasıl kendi ellerinde büyüttüğü herkesin dilindeydi. Ne iyi kadın, diyordu
herkes Ben de öyle demeye başladım herkesle birlikte.
Sana
gelince..." Joe kötü bir şeyler söyleyecekmiş gibi yüzünü buruşturmuştu:
"Senin nasıl küçük, sıska, huysuz biri olduğunu bilseydim kendi kendime kızardım."
Bu söz hoşuma gitmemişti. "Aldırma sen bana, Joe" dedim. Joe:
"Aldırmamak elimde değildi ki," dedi. "Ablanla beraber gezmeye
başlayınca, her fırsatta, 'Küçüğü de getir, gezdirelim,' derdim.
'Yanımıza
onu alabiliriz,' derdim ablana." Ağlamaya başlayarak Joe'nin boynuna
sarıldım. O da maşayı elinden atıp benim boynuma sarıldı.
"Ölünceye
dek dostuz, değil mi, Pip? Ağlama, canım!" Bu kısa aradan sonra Joe
anlatmaya devam etti:
"Pip'çiğim,
işte böyle! Durum aşağı yukarı böyle! Şimdi sen okulda öğrendiklerini bana da
öğreteceksin. Bak, şimdiden söylüyorum, kafam kalındır benim, iyice kalındır.
Hem sonra, bizim okuyup yazmamız ablanın pek gözüne çarpmasa daha iyi olur. Açıkçası,
gizliden gizliye yapacağız bu işi, Pip'çiğim. Neden mi gizli yapacağız? Dur
anlatayım. Senin ablan evin içinde okumuş yazmış bir adamı sevmez. Hele benim
okuyup yazmama hiç razı olmaz. Okur yazarsam başkaldırının diye korkar çünkü.
Hani isyan etmek gibi bir şey, anlıyorsun ya?"
Çok
iyi anlıyordum. Joe'ya bir soru sormak üzere ağzımı açmıştım ki o beni hemen
susturdu.
"Dur
biraz. Ne söyleyeceğini biliyorum ben senin, Pip. Ablanın ara sıra öfkeyle
ayağa kalktığını inkâr etmiyorum. Bize baskı yapmıyor, önümüze set çekmiyor
diyemem! Ablanın böyle zamanlarda bir hayli yırtıcı olduğun da kabul etmek
gerekiyor, ne yazık ki, acı ama, gerçek."
Joe
bu "yırtıcı" kelimesindeki "y" harfini uzatarak söylemişti.
"Bütün
bunlara karşın niçin ayaklanmıyorum? Sözünü kestiğim zaman saracağın soru
buydu, değil mi, Pip?"
"Evet,
Joe."
Joe
maşayı sol eline aldı. Sağ eliyle de yanağındaki sakalını sıvazlayarak,
"Senin ablan kafaca üstündür," dedi. "Kafaca üstündür."
"Ne
demek o?"
"Kafaca
benden daha üstündür, demek. Ancak asıl sorun şu, Pip'çiğim, çok ciddi olarak
dinlemeni istiyorum, canım. Benim annem bütün ömrünce çalıştı, didindi, saçını
süpürge etti, yine de gün görmedi, hayatında. Hep çile çekti, hiç rahat etmedi.
Onun çektikleri hep gözümün önünde olduğu için kadına cefa çektirmekten öyle
ödüm kopar ki bir hata yapıp kadını incitmektense kendimi incitmeyi yeğlerim. Ama,
keşke, bu böyle olsaydı. Keşke şu kaşağı denen sopa hiç olmasaydı da senin
canını sıkmasaydı. Keşke hepsini ben, kendi üstüme alabilseydim. Ama işte işin
uzunu, kısası, olanı, biteni bu, Pip'çiğim. Umarım sen de insanların
kusurlarını bağışlarsın bundan böyle."
Yaşamın
küçüklüğüne karşın o akşamdan sonra Joe'ya karşı içimde yepyeni bir hayranlık
uyandığını hatırlıyorum. Gerçi yine eskisi gibi eşittik onunla ama, kalben onun
üstünlüğünü o akşam kabul ettim. Joe ateşe odun atmak için ayağa kalkarak bu
arada bizim emektar saat sekizi vurmaya hazırlanıyordu ki "ablan daha
dönmedi" diye söylendi. Ablam ara sıra, pazar kurulduğu günlerde
Pumblechook amca ile çarşıya çıkar, alışverişlerinde ona yardım ederdi. Bizim
amca hem bekârdı, hem de evdeki yardımcı kadına pek güvenmezdi. O gün de köyde
pazar kurulmuş olduğu için ablam bizim amcayla pazara gitmişti. Joe ateşi
yeniledi, ocağın önünü süpürdü, sonra bakalım araba göründü mü diye bakmak için
kapıya çıktı. Kuru, soğuk bir geceydi. Rüzgâr esiyordu. Yerler bembeyaz, pırıl
pınl kırağıyla kaplıydı.
Joe:
"Kısrağın nal seslerini duyuyor musun? Bak, çın çın ötüyor."
Biraz
sonra ablam içeri girdi, bizim amca da arkasından geldi. Kapını açılmasıyla
içeriye o kadar çok soğuk dolmuştu ki içerinin bütün sıcaklığı yok olmuş
gibiydi.
Ablam:
"Öyle haberlerim var ki, sormayın!" diyerek heyecanla, acele acele
paltosunu çıkardı, şapkasını arkasına attı. "Bu çocuk, eğer bu gece
yapışıp elimi öpmezse artık ne zaman öper bilmem!"
Ben,
ne olduğundan tamamen habersizdim, ama yüzüme, elimden geldiği kadar, oradaki
atmosfere uygun bir ifade vermeye çalıştım.
Ablam,
benim için: "İnşallah bunları duyunca burnunu büyütmez ama, nerede o
günler!" diye söylendi.
Bay
Pumblechook: "O hamın burun büyüklüğüne göz yummaz," diye söze karıştı.
"Aklı başındadır onun."
Hanım
mı? Hangi hanım acaba? Soru sorar gibi başımı kaldırarak Joe'ya baktım. Joe da
başını kaldırarak bana baktı. Onun bu bakışını görünce ablam hemen: "Ne
oldu yine?" diye homurdandı.
Joe
nazik bir tavırla: "Bir hanımdan söz eden mi oldu?" diye sordu. Ablam:
"Ne yani, bir beyden mi söz edecektik?" diye söylendi. "Bayan
Havisham'dan söz ettiğimize göre bey diyemezdik herhalde!"
Joe:
"Kasabadaki Bayan Havisham mı?" diye sordu.
Ablam:
"Köyde de Bayan Havisham var mı?" diye söylendi. "Bayan Havisham
bizim çocuğun gidip evinde oynamasını istiyor, gidecek, elbette. Gidecek,
oynayacak, yoksa ben ona yapacağımı bilirim!"
Kasabadaki
Bayan Havisham'ın ününü duymuştum. Kasabadaki Bayan Havisham'ın namı çepeçevre
bütün köylere yayılmıştı: "Hırsızlar girmesin diye sımsıkı kapatılmış
büyük, karanlık bir evde hiç dışarıya çıkmadan oturan son derece zengin, garip
bir kadın.
Joe
ablamın sözleri üzerine hayretler içinde, "Vay canına!" diye söylendi.
"Bu hanım Pip'i nereden tanıyor acaba?"
Ablam:
"Ahmak!" diye bağırdı. "Pip'i tanıdığını nereden çıkardın?"
Joe
yine nazikçe dokundurarak:
"Birtakım
kimseler Pip oraya gidip oynayacak dediler de!"
"O
hanımın mutlaka Pip'i bilmesi gerekmez. Ne biliyorsun, belki Pumblechook
Amca'yı görmüştür de tanıdığı iyi bir çocuk var mı diye sormuştur. Amca bey
Bayan Havisham'dan toprak kiraladığına göre ara sıra kira ödemek için onun
evine gidiyor olamaz mı? Bayan Havisham da o zaman ondan böyle bir çocuk
bulmasını istemiş olamaz mı? Gerçi sen hiçbir zaman Amca beyin değerini
anlamadın, Joseph, ama o hep bizim iyiliğimizi düşünür. Uğruna hizmetçiler gibi
didindiğin, şu bizim çocuğu Bayan Havisham'a tavsiye etmiş, sağ olsun."
Pumblechook
Amca: "Bravo!" dedi. "İyi dedin. Tam üstüne bastın. İşte durum
budur, oğlum Joseph." Ablam: "Dahası var," diye atıldı.
"Bayan Havisham'ın yanına girmek bu çocuğun geleceğini sağlama
bağlayabilir. Bunu iyi bilen Amca bey, eksik olmasın, Pip'i hemen bu akşam
kendi arabasıyla kasabaya götürecek. Bu gece kendi evinde yatırıp yarın sabah
da Bayan Havisham'ın evine götürecek. Hay Allah, ben burada durmuş bu aptallara
laf anlatayım derken, Amca bey gecikiyor. Çocuk da kir pas içinde!"
Ablam
böyle diyerek, hızla üzerime atıldı. Soğuk suyla, sabunlarla öyle bir
yoğruldum, kazındım, ovuşturuldum ki kendimden geçer gibi oldum. Temizlenme
töreni sona erdikten sonra sırtıma kaskatı ketenden çamaşırlar geçirildi. En
dar, en biçimsiz, en korkunç takımlarımı giydim, Amca beye teslim edildim.
Amca
bey, içeri girdiğinden beri vermek için can attığı haberi verebilmek fırsatını
en sonunda buldu. Sözlerini şöyle bitirdi: "Bak yavrum, bütün dostlarına,
otur, kalk, dua et, ama özellikle seni kendi elleriyle büyütmüş olanlara!"
Ben: "Hoşça kal Joe!" dedim.
"Yolun
açık olsun, güle güle, Pip'çiğim, canım!" Joe'dan şimdiye kadar hiç
ayrılmamıştım. Hem duygularımdan, hem de gözüme kaçmış olan sabunlardan dolayı
ağlamamak için bir süre sıkı sıkı gözümü yummuş olmalıyım ki gökteki yıldızlan
falan göremedim. Sonra yıldızlar birer birer parlamaya başladılar yeniden. Ama,
içinde bulunduğum durumu onlar hiç anlayamadılar. Bayan Havisham'ın evinde
oynamaya niçin gidiyorum ki? Oraya gittiğim zaman nasıl bir oyun oynayacaktım?
Onlar bunu aydınlatamıyorlardı.
Bizim
Amca'nın bir üst sokaktaki dükkânı unlu, baharlı bir koku yayıyordu. Dükkânında
küçük küçük, sayısız çekmeceleri vardı. En alttaki çekmeceleri açınca
kahverengi kasap kâğıdına sarılı çiçek tohumlan, çiçek soğanları gördüm. Acaba
güneşli günlerde bu tohumlar, bu soğanlar atlayıp fışkırmak, çiçek açmak
isterler mi diye merak ettim.
Sabah
erken bir saatti. Bir akşam önce Amca beyin evinde tavanları eğik bir çatı
arasında erkenden uyuya kalmıştım. Sabah erkenden de Pumblechook amcayla
birlikte üst sokaktaki dükkâna geldim. Gözüme ilk çarpan, çizgili kadifeyle
tohumlar arasındaki yakınlık oldu. Amca bey de, yardımcısı da çizgili kadifeden
takımlar giymişlerdi.
Daha
sonra farkına vardım ki Bay Pumblechook'un bütün işi, kapı önünde durup yolun
karşısındaki semerciye bakmakmış. Semercinin çalışması da Amca beyinkine pek
benziyordu: Onun da gözleri arabacının dükkânındaydı. Arabacı ise, iki elini
cebine sokmuş, fırıncıyı seyretmekle zamanını geçiriyordu. Fırıncı kollarını
göğsünde kavuşturmuş, bakkaldan yana bakıyordu. Bakkala gelince, kapısının
önünde durmuş, esneye esneye eczacıya bakıyordu. Gözündeki özel gözlükle
durmadan masanın üstündeki saatlerle uğraşan saatçi bu esnaf arasında işiyle
uğraşan tek kişiydi sanki. Amca beyle ben saat sekizde dükkânın arkasındaki
odada kahvaltı ettik. Yardımcı çay taşıyla tereyağlı ekmeğini dükkândaki bir
bezelye çuvalının üstüne koymuş, oradan yiyip içiyordu. Bay Pumblechook'un
arkadaşlığı hiç de hoş değildi. Kendisi domuz pastırmasıyla sıcak, yağlı çörek
yerken bana içine biraz süt katılmış ılık suyla birkaç lokma tereyağlı ekmek
vermeyi iyilikten sayıyordu. Sonra, matematikten başka bir şey konuşmak bilmez
gibiydi. Daha ben
"Günaydın"
der demez o, kendini beğenmiş bir tavırla: "Yedi kere dokuz kaç eder
bakayım?" diye soruyordu. Ağzıma aldığım yudumlarla lokmaları yutmama
zaman kalmadan: "Yedi kere yedi? Dört? Sekiz? Altı? İki?" diye sorup
duruyordu. Bundan dolayı, saat on olup da yola çıkınca bayağı sevindim. Yalnız,
Bayan Havisham'ın karşısında ne yapacağımı kestiremediğim için de içim rahat
değildi. On beş dakika sonra Bayan Havisham'ın evine geldik. Tuğladan yapılma,
eski, karanlık bir yerdi burası; kapısı bacası demir parmaklık içindeydi; hatta
pencerelerden bazılan örülüp kapanmıştı. Açık olanlara da demir parmaklıklar
çekilmişti. Ön avlu demir parmaklıkla çevriliydi. Kapının çıngırağını çalıp
bekledik. Bu Pumblechook hâlâ:
"Peki
on dört?" diye sorup duruyordu, ama ben duymazlıktan gelerek içeriye bir
göz attım. Evin yanında çoktandır çalışmayan bir bira fabrikası vardı.
Bir
pencere açıldı. Net bir ses: "Kim o?" diye sordu. Amca bey: "Ben
Pumblechook," dedi.
Aynı
ses: "Peki bekleyin" dedi, pencere kapandı. Birkaç saniye sonra
avluya, elinde bir anahtar destesi olan bir kız geldi. Amca bey:
"İşte,
Pip'i getirdim," dedi.
Çok
güzel ve çok gururlu olan kız: "Pip buymuş, öyle mi?" diye mırıldandı.
"Gel bakalım, Pip," dedi. Pumblechook amca da geliyordu, ama kız onu
bahçe kapısında durdurarak: "Bayan Havisham'ı mı görmek
istiyorsunuz?" diye sordu.
Amca
bey bir hayli bozulmuştu. "Kendileri beni görmek isterlerse" dedi.
Kız: "Ne yazık ki o sizi görmek istemiyor," dedi. Bunu öyle kesin bir
şekilde söylemişti ki Pumblechook amca, fiyakası bozulmuş durumda olduğu halde,
sesini çıkaramadı. Bunun acısını benden almak için, sanki, ben bir suç
işlemişim gibi: "Oğul, terbiyeni takın, seni kendi elleriyle büyütmüş
olanların yüzünü kara çıkarma!" diye öğüt verdi.
Matematik
üzerine bir soru daha soracak diye korkup duruyordum. O genç ve güzel yolu
gösterenim, bahçe kapısını kilitledi, eve doğru yürüdük. Yerler tuğla
döşeliydi, tertemizdi, ama her yarıktan otlar bitmişti. Bira fabrikasına doğru
da bir yol ayrılıyordu; bu yolun üzerinde açık duran eski, tahta bir kapı
vardı. Her taraf bomboştu. Fabrikanın boş binalarının içinden esen rüzgâr
fırtınada gemi direklerinin gıcırtısı gibi sesler çıkarıyordu. Kız benim
fabrikaya doğru baktığımı görünce alaylı alaylı söyleniyordu. "Sen şimdi
burada yapılan biraların hepsini içsen başın bile dönmez!"
Ben,
sıkıla sıkıla: "Tabii, efendim," diye mırıldandım.
"Bu
evin biraya ihtiyacı yok. Bodrumlar fıçı fıçı bira dolu."
"Bu
evin adı çiftlik evi mi, efendim?"
"Yalnız
bir adı bu, çocuk."
"Demek
çok adı var, öyle mi, efendim?"
"İki
tane, diğer adı Satis. Eski Yunancaymış, ya da Lâtince, yoksa İbranice mi öyle
bir şey! Yeter anlamında."
"Yeter
çiftliği. Garip bir isim doğrusu, efendim."
Kız:
"Evet," dedi. "Ama, anlamı derinmiş. Bu eve sahip olan dünyada
başka şey istemez, anlamına gelirmiş. Eski zamanlarda insanlar çok az şeyle
yetiniyorlarmış. Her neyse, biraz çabuk yürü."
Bana
küçük bir çocuk gibi hitap ediyor ve öyle davranıyordu. Oysa kendisinin yaşı da
benim kadardı. Yalnız, kız olduğu için daha büyük gösteriyordu. Hem güzeldi,
hem de kendinden emin, soğuk bir duruşu vardı. Bana da öyle bir tepeden
bakıyordu ki yirmi yaşında bir kraliçe gibi davranıyordu. Eve bir yan kapıdan
girdik, kocaman sokak kapısının önüne iki sıra zincir gerilmişti çünkü. Gözüme
ilk çarpan bütün koridorların karanlık oluşuydu. Kız kapının arkasına yanan bir
şamdan bırakmıştı. Bunu eline aldı, birlikte birçok koridordan geçip bir de
merdiven tırmandık. Her geçtiğimiz yer kapkaranlıktı; yalnız, mumun ışığı
geçtiğimiz yerleri aydınlatıyordu. Sonunda bir kapının önüne geldik. Kız:
"Gir içeri," dedi.
Ben,
doğrusu, kibarlıktan çok, utangaçlıktan: "Önce siz buyurun, efendim,"
dedim.
Kız:
"Saçmalama çocuk!" diye bağırdı. "Ben gelmiyorum." Sonra,
başını şöyle bir havaya kaldırarak yürüdü, gitti. İşin kötüsü, şamdanı da
götürdü. Ortalık karanlığa boğulmuş, doğrusu içime bir korku girmişti. Ancak,
kapıya vurmaktan başka yapacak bir şey olmadığı için kapıya vurdum. İçeriden:
"Gir!" diye bir ses geldi. Ben de, girdim, kendimi mumlarla oldukça
iyi aydınlatılmış, geniş bir odada buldum. Odaya gün ışığının hiç girmediği
belliydi. Eşyaların birçoğunun biçimi, gördüğü iş bana yabancıydı, ama ortalık
bir yerde aynalı bir masa göze çarpıyordu. Ayna yaldız çerçeveliydi, masanın
çevresine de ipekli örtüler sarılmıştı. Bunun süslü bir tuvalet masası olduğu
anlaşıldığı için bu odanın da kibar bir hanımefendinin tuvalet odası olduğuna
karar verdim. Masanın yanındaki koltukta bir dirseği masaya, başı da eline
yaslanmış, ömrümde ne o güne kadar, ne de ondan sonra görmediğim kadar acayip
bir bayan oturuyordu. Sırtında ağır kumaşlardan bir giysi vardı: Atlas, dantel,
ipek... hepsi de beyazdı.
Kadının
ayakları da beyazdı. Başından aşağı uzun beyaz bir duvak sarkmaktaydı, saçında
gelin çiçekleri vardı ama saçları ağarmıştı. Boynunda, ellerinde, kollarında mücevherler
ışıldıyordu. Önündeki masanın üstünde de mücevher parıltıları göze çarpıyordu.
Sırtındaki kadar değilse bile yine gösterişli, birçok elbiseler, yarı açık
bavullar dört bir yana saçılmış duruyordu. Hanımefendi giyinmesini henüz
tamamlamamış gibiydi. Ayakkabısının birini giymiş, diğeri masanın üstünde
duruyordu. Duvağı saçına şöyle bir iliştirilivermişti. Mendili, eldivenleri,
bir demet çiçekle bir tutam tül, küçük bir dua kitabı, karmakarışık, aynanın
önünde duruyordu. Bütün bunları ilk bakışta fark edememiştim. Ama, her şeyin
beyaz olduğu, daha doğrusu bir zamanlar bembeyazken şimdi solup donuklaşarak
sarardığı göze çarpıyordu. Gelinliğin içindeki gelin de giysileriyle birlikte
solmuş sararmış, buruşmuştu, çukura kaçmış gözlerinden başka hiçbir canlılık
kalmamıştı üzerinde! Bir zamanlar genç bir kızın yuvarlacık endamını sarsın diye
yapılan gelinlik şimdi buruş buruş sarkıyordu, çünkü içindeki vücut erimiş, bir
deri, bir kemik kalmıştı. Bir keresinde panayırda mumdan yapılma, tanınmış bir
kişinin tüyler ürpertici bir mankenini görmüştüm. Birinde de bataklıktaki eski
kiliselerden birinin avlusunda bulunan bir iskeleti görmeye gitmiştik. Şimdi
işte o mumyayla iskelet sanki birleşmiş, bana bakan canlı, kapkara gözler
oluşmuştu. Sesim çıksa bağıracaktım. Ama bağıramadım. Masa başındaki bu şekil:
"Kimsin sen?" diye sordu. "Pip, efendim."
"Pip
mi?"
"Bay
Pumblechook'un akrabası, efendim. Oynamaya geldim."
"Yakın
gel şöyle, yüzüne bakayım. Daha yaklaş."
Gözlerinle
bakmamaya çalışarak karşısına geçtim. Masa üstündeki şeyleri, saatinin dokuza
yirmi kala durmuş olduğunu, duvardaki saatin de dokuza yirmi kala durmuş
olduğunu fark ettim. Bayan Havisham:" Yüzüme bak" dedi. "Belki
de sen daha dünyaya gelmediğin bir günden beri güneş yüzü görmemiş bir kadına
bakmaktan korkmazsın sanırım, öyle değil mi?"
Büyük
bir yalan kıvırarak, "Hayır, korkmam" dedim. Ellerini birbiri üstüne,
sol göğsüne kapayarak sordu. "Ellerimin altında ne var tahmin edebilir
misin?"
"Evet,
efendim."
"Ne
var?"
"Kalbiniz."
"Evet,
ama kırık bir kalp!" dedi.
Hanımefendi
bu sözleri üzerinde dura dura söylemişti, söylerken gözlerinde heyecanlı bir
bakış, dudaklarında bir garip gülüş belirmişti ki bir tür övünmeyi andırıyordu.
Ellerini bir süre göğsünde tuttu, sonra çok ağırmışlar gibi yavaş yavaş çekti. "Yorgunum,
hayatımdan bıkkınım," dedi. "Oyalanmak istiyorum. Büyüklerin arasında
zevk almıyorum. Haydi, oyna! Seni seyretmek istiyorum."
Bu,
benim için yerine getirilmesi çok zor bir emirdi.
Bayan
Havisham sözünü sürdürerek: "Bazen garip şeyler isterim ben" dedi.
"Bu günlerde de çocukların oyun oynamasını seyretmek istiyorum.
Hadi,
hadi!" Sağ eliyle, sabırsızlık gösteren bir hareket yaptı.
"Oyna
bakalım, oyna, oyna!"
Oynamazsam
ablamın bana yapabilecekleri aklıma geldi. Biran Pumblechook amcanın arabasıymışım
gibi, odanın içinde dört dönmeyi düşündüm ama yapamadım. Bayan Havisham'a
bakakaldım. Benim aksilik yaptığımı sanmış olacak ki biraz bakıştıktan sonra:
"Yoksa sen inatçı, söz dinlemez bir çocuk musun?" diye sordu.
"Hayır
efendim. Sizi eğlendirmek isterdim, ama şimdi oynayamam. Sonra benden şikâyet
ederseniz ablam kızar, başım derde girer. Onun için oynayabilsem, oynardım. Ama
burası bana öyle yabancı ki, her şey öyle değişik, öyle güzel...."
Çok
konuşmuş olmaktan korkarak sustum. Gene bakıştık. Sonra hanımefendi gözlerini
çevrede gezdirerek: "Onun için her şey öylesine yabancı, benim için
öylesine tanıdık," diye söylendi. "İkimiz için de öylesine hüzünlü.
Estella'yı çağır" dedi.
Aynada
kendi hayaline bakmakta olduğu için kendi kendine konuşuyor sanarak hiç
kıpırdamadım. Ama o parıl parıl gözleriyle bana dönerek:
"Estella'yı
çağırsana!" dedi. "Bunu yapabilirsin herhalde. Kapıya git. Estella'yı
çağır."
Bu
garip evin karanlık koridorunda durarak görünürlerde olmayan kibirli bir kızın
adını çağırmak, Bayan Havisham'ın yanında oyun oynamak kadar zor geldi bana.
Neyse ki biraz sonra Estella ses verdi, koridorun ucundaki karanlıkların
içinden elindeki şamdanın ışığı yıldız gibi parladı. Bayan Havisham onu yanına
çağırdı. Masanın üstünden bir takı alıp kızın göğsüne, saçına doğru, yakışıp
yakışmayacağına baktı.
"Bir
gün bunların hepsi senin olacak güzelim," dedi. "Sen de, layıksın
bunlara. Hadi, bu çocukla iskambil oynayın da ben de seyredeyim."
"Bununla
mı? Ama bayağı, kaba bir işçi çocuğu bu!"
Bayan
Havisham Estella'ya eğilerek bir şeyler söyledi. Yanlış duymuş olmalıyım, diye
düşündüm önce. Çünkü: "Ne önemi var bunun? Onunla biraz dalga geçersin?"
diyor gibi gelmişti. Estelle son derece küçümser bir tavırla bana doğru dönerek
sordu:
"Hangi
oyunları bilirsin sen, çocuk?"
"Papaz
kaçlıdan başka bir şey bilmem, efendim."
Bayan
Havisham Estella'ya: "Haydi başla!" dedi, oyuna oturduk. Bu odadaki
bütün hayatın, tıpkı saatler gibi, çok zaman önce durmuş olduğunu fark etmeye
başlıyordum. Bayan Havisham masanın üstünden almış olduğu takıları tekrar eski
yerlerine koymuştu. Estella iskambil kâğıtlarını dağıtırken gözüm tuvalet
masasının üstündeki ayakkabıya ilişti. Bir zamanlar beyazken şimdi sararmış olan
bu tek ayakkabının hiç giyilmemiş olduğunu fark ettim. Hanımefendinin çıplak
ayağındaki, bir zamanlar beyaz olan ve şimdi sararmış olan ipek çorap da parça
parçaydı. Zamanın, hayatın akışı böyle durmamış olsaydı odadaki o solgun, eski
eşya, o çökmüş vücut, o çürümüş gelinlik, ne kadar eski, ne kadar dökülmüş,
çözülmüş
olurlarsa
olsun yine de böyle bir mezarlık, ölüm havası vermezlerdi insana. O gelinlikle
duvak, kefeni andıramazlardı böyle. Biz iskambil oynadık, Bayan Havisham da
kefeni içinde bir ceset gibi oturmaya devam etti. Hani çok eski çağlardan kalma
ölüler vardır, kazılıp meydana çıkmalarıyla dağılıp toz haline gelmeleri bir
olur; Bayana Havisham da öyle gibiydi. Sanki üzerine bir damla gün ışığı vursa
dağılıp gidecek, ortadan kaybolacak gibiydi.
Estella:
"Ne kaba bu çocuğun elleri!" diye burun kıvırdı. "Ayakkabıları
da öyle!"
O
zamana kadar ellerimden, ayakkabılarımdan utanmak aklıma gelmemişti: ama
Estella'nın bana karşı duyduğu küçümseme öyle kuvvetliydi ki bulaşıcıydı sanki.
Ondan bana geçti hemen. İlk oyunu o kazandı. Bu kez kâğıtları ben dağıttım.
Estella ben bir yanlışlık yapayım diye dört gözle bekliyordu. Bunu bildiğimden
elim ayağıma dolaştı, o da kaba saba, görgüsüz bir işçi çocuğu olduğumu yüzüme
vurmaktan geri kalmadı tabii ki. Bizi seyretmekte olan Bayan Havisham bir ara
bana döndü:"Sen ona bir şey söylemiyorsun. O sana o kadar ağır şeyler
söylüyor, ama sen susuyorsun. Söyle bakalım, nasıl buluyorsun onu?"
"Söyleyemem," diye kekeledim. Bayan Havisham bana doğru eğilerek:
"Kulağıma söyle," dedi. Ben de: "Çok kibirli," diye
fısıldadım. "Başka?" "Çok güzel." "Başka?"
"Çok hakaret ediyor." "Başka?"
"Ben
evime gitmek istiyorum." "Hem o kadar güzel diyorsun, hem de bir daha
hiç görmemek mi istiyorsun onu?" "Orasını bilmem, ama artık evime
gitmek istiyorum."
Bayan
Havisham yüksek sesle: "Yakında gidersin," dedi. "Şimdi oyunu
bitir."
İlk
geldiğimde o garip gülümsemesini görmemiş olsam Bayan Havisham'ım yüzünün hiç
gülmediğine inanırdım. Bu yüzde odadaki her şey çok önce donup kalmış,
düşünceli, çatık bir kalıp halini almıştı sanki.
Bu
oyunu da Estella kazandı. Sonunda benim elime değmiş oldukları için iskambil
kâğıtlarından bile tiksiniyormuş gibi kartları şöyle bir elinden attı. Bayan
Havisham: "Buraya bir daha ne zaman geleceksin?" diye sordu. Ben o
günün çarşamba olduğunu söylemeye başlamıştım ki hanımefendi yine sabırsız bir
işaretle beni susturdu.
"Haftanın
günleri ilgilendirmez beni! Ayların bile adlarını unuttum.
Altı
gün sonra gel. Olur mu?"
"Olur
efendim."
"İndir
şunu aşağıya, Estella, yiyecek bir şeyler ver. Bırak biraz dolaşıp bakınsın.
Güle güle, Pip!"
Şamdan
ışığının peşi sıra yukarı çıkmış olduğum gibi yine aynı ışığın arkasından aşağı
indim. Estella şamdanı gene kapı arkasındaki yerine bıraktı.
"Hâlâ
gündüz olduğunu unutmuştum. Kapı açılıp içeriye güneş dolunca epey şaşırdım.
Estella:
"Burada bekle beni, çocuk," diyerek beni dışarı çıkardı. Sonra
kendisi yine içeri girip kapıyı kapadı. Bahçede yalnız kalınca yaptığım ilk iş
kaba saba ellerimle adi ayakkabılarıma bakmak oldu. "Keşke Joe daha kibar
bir adam olup da beni de daha kibar yetiştirseydi," diye düşündüm. Estella
biraz ekmekle et, bir de küçük bir tas birayla geldi. Bardağı yere koydu.
Ekmekle eti de elime, çok pis bir köpekmişim gibi yüzüme bakmadan verdi. Yerin
dibine geçmiştim, içim sızlıyordu, gücenmiştim, kızmıştım, üzülmüştüm,
kahrolmuştum. O anda duyduğum acıya isim veremiyorum. Bu acının adı var mıdır,
yok mudur, bilmem! Ama gözlerim yaş içindeydi. Bunu görünce kızın yüzü birden
sevinçle parladı. Bu sevinç parıltısı da benim onuruma dokunduğu için hemen
gözyaşlarımı tuttum. Meydan okurcasına kıza baktım. Bunun üzerine o başını
kibirli bir hareketle şöyle bir arkaya atarak yanımdan ayrıldı.
O
zaman ben yüzümü saklayacak yer aradım. Fabrikaya giden yolun üstündeki kapının
arkasına saklanıp, kolumu duvara, yüzümü koluma dayadım, ağlamaya başladım. Bir
yandan da duvarı tekmeliyor, kendi saçlarımı çekiyordum. Yüreğim öylesine
yanıyordu, içimdeki o isim veremediğim acı öylesine derindi ki bir şeyler
yapmak gereği duyuyordum.
Ablamın
yetiştirmesi beni çok çekingen ve duyarlı yapmıştı. Çocuklar kendi yaşadıktan
dünyanın içinde en çabuk olarak haksızlığı sezerler, en derin olarak haksızlığı
duyarlar. Çocuğun uğradığı haksızlık bize küçücük bir şeymiş gibi gelebilir,
ama çocuk da küçük olduğu için kendi dünyasının bütün ölçüleri kendi boyuna
göredir. Tahtadan at çocuğun gözünde safkan bir at büyüklüğünde görünür.
İşte
ben de çok küçüklüğümden beri kendi kendimi hep haksızlıklarla karşı karşıya
bulmuştum. Eskiden beri, o her rüzgârda değişen, öfkeli tutumlarıyla ablamın
bana daima haksızlık ettiğini çok iyi fark etmiştim. İşte çok çekingen, çok
sıkılgan, duyarlı oluşumun en büyük nedeni budur. O gün içimdeki acının bir
kısmını böylece tekmelerimle duvara yedirip ellerimle saçımdan kopardım. Sonra
kolumun kenarıyla yüzümü silerek geri döndüm. Ekmekle et bana iyi geldi, bira
da kanımı ısıttı. Çok geçmeden neşelenerek çevreme bakınmaya başladım. Gerçekten
de çok ıssız bir yerdi burası. Fabrikanın avlusunda direği eğrilmiş bir
güvercinlik bomboş duruyordu. Ahırlarda ne at, ne domuz, ne de depolarda hayvan
yiyeceği vardı. Havadaki bira kokusu eksikliğini insan adeta kokluyordu.
Yandaki bir aralıkta boş fıçılardan meydana gelmiş bir harman yeri vardı.
Birden Estella'nın en uçtaki fıçıların üstünde yürümekte olduğunu gördüm. Arkası
bana dönüktü. O güzel, uzun kestane rengi saçlarını iki tutam halinde iki eline
alıp kollarını açmış, hep önüne bakarak fıçıdan fıçıya, adım adım ilerliyordu. Fabrikanın
yüksek tavanlı ana binasına girdim. Bira yapmakta kullanılan araç gereç hâlâ
oradaydı. Arkada, tavana doğru yükselen ince, dar bir merdiven vardı. Estella
şimdi de buraya gelmiş, bu merdivenin basamaklarını çıkmaktaydı. Yüksek bir
balkon kapısından dışarı çıktığını gördüm. Uçup havaya karışır gibi oldu.
Tam
o sırada son derece garip bir şey oldu. Balkonun ışıklı kapısına bakarken
kamaşmış olan gözlerimi sağdaki tavan atkısına çevirmiştim ki, ansızın, bu
atkıya boğazından asılmış bir şey gördüm. Baştan aşağı sararmış beyazlar içinde
bir şeydi bu. Ayaklarının yalnız birinde ayakkabı vardı. Elbisesinin eskilikten
kâğıda dönmüş süsleriyle dantellerini gördüm.
Bu
sallanan şeyi görünce korkuya kapılmıştım. Şeklin az önce orada olmadığını
bildiğim için duyduğum korku daha da arttı. Ne yapacağımı bilemeyerek önce
kapıya doğru, sonra dönüp onun asılı durduğu yere doğru koştum. Korkuların en
korkuncuna işte o zaman kapıldım. Çünkü şimdi, görünürde hiçbir şey yoktu. Hemen
dışarı fırladım. Kış havasının soğuk ama parlak güneşiyle sokaktan geçen
insanların sesleri biraz aklımı başıma getirdi. Tam o sırada Estella yanıma
yaklaşmamış olsaydı yine de kendimi toplamakta zorluk çekerdim. Estella
korktuğumu anlarsa bana tepeden bakmasına yeni bir fırsat çıkmış olurdu, ben ona
hiçbir fırsat vermemeliydim. Estella kapıyı açtı, tutup benim çıkmamı bekledi.
Yüzüne bakmadan gidecektim. Ama o beni çıldırtmak ister gibi eliyle koluma
dokundu.
"Neden
ağlamıyorsun?"
"İstemiyorum
da ondan."
"İstiyorsun
işte! Ağlamaktan gözlerin kapanıyor ama. Şimdi de kendini tutmasan ağlayacaksın."
Alaylı bir kahkaha atıp beni dışarı doğru itti, sonra bahçe kapısını arkamdan
kilitledi. Doğru Pumblechook amcalara gittim. Evde olmadığını duyunca da
sevindim. Bayan Havisham'ı görmeye bir daha ne zaman gideceğimi dükkâna
bildirerek köyün yolunu tuttum.
Yolda
yürürken gördüklerimi düşünüyordum. Beni en çok düşündüren bir işçi çocuğu
oluşum, ellerimin kabalığı, ayakkabılarımın adiliğiydi.
Bir
gün önce kendimi ne kadar akıllı sanıyorsam, şimdi de o kadar aptal buluyordum.
Eve
gelir gelmez, ablam beri sorgulamaya başladı. Bayan Havisham'ı soruyordu. Fazla
bir şey söylemedim. Eğer Bayan Havisham'ı, gözlerimle gördüğüm şekilde
anlatırsam, sözlerimi yanlış anlayacağından emindim. Yalnız bu değil, Bayan
Havisham da yanlış anlaşılacaktı. Gerçi onu ben de hiç anlamamıştım. Ama yine
de onu, Estella'yı ablamın meraklı gözlerinin önüne serersem kabalık etmiş
olacaktım sanki. Onun için, sorulanlara elimden geldiği kadar kısa karşılıklar
verdim, ablam da ödül olarak kafamı tekrar tekrar duvara vurdu.
İşi
en kötüsü o Pumblechook olacak koca şarlatan da merakına dayanamayıp akşama
doğru arabasıyla eve geldi. Donuk gözleri, açık ağzı, soru işareti gibi
dikilmiş saçlarıyla, boğazındaki problemlerin gazından inip kalkan yeleğiyle bu
şeytanı karşımda görür görmez benim de konuşma istemeyişim tuttu. Pumblechook
amca ocak başındaki şeref koltuğuna kurulur kurulmaz sorguya başladı: "Evet
evlat, nasıl zaman geçirdin bakalım?
Ben:
"Fena değildi, efendim," deyince ablam karşıdan bana yumruğunu
salladı. Pumblechook amca: "Fena değil mi?" diye gürledi. "Cevap
değil bu. Ne demek fena değil?"
Biraz
durduktan sonra aklıma yeni bir şey gelmiş gibi: "Yani fena değil
demek," dedim.
Ablam
bir çığlık kopardı. Üstüme atılmak üzereydi, ama Amca bey: "Öfkelenme,"
diyerek onu durdurdu. "Bana bırak bu çocuğu." Sonra kollarını sımsıkı
göğsünde kavuşturup başını burgu gibi şöyle bir çevirerek gözümün içine baktı. "Doğru
dürüst cevap ver bakalım, çocuk! Bayan Havisham'ı anlat bize." "Uzun
boylu, esmer," diye anlatmaya başladım.
Ablam
hemen: "Öyle mi, Amca bey?" diye sordu. Pumblechook, onaylar gibi
başını sallayıp bir göz kırptı. Onun Bayan Havisham'ı ömründe görmemiş olduğunu
ben daha yeni anlamıştım, çünkü Bayan Havisham ne uzun boyluydu, ne de esmer! Pumblechook
amca: "Söyle bakalım, çocuk" diye sorgusuna devam etti. "Bugün
sen yanına gittiğinde Bayan Havisham ne yapıyordu?" Ben hemen: "Siyah
kadifeden bir paytonda oturuyordu" dedim.
Bay
Pumblechook'la ablam faltası gibi açılmış gözlerle birbirlerine baktılar. Sonra
ikisi bir ağızdan konuştular: "Siyah kadife araba mı?" Ben:
"Evet" dedi. "Bir de Estella diye bir kız vardı, yeğeni galiba. Estella
ona arabanın penceresinden şarapla pasta veriyordu, altın tabak üstünde.
Hepimiz altın taslardan şarap içip altın tabaklarda pasta yedik. Ben arabanın
arkasındaki uşak yerinde durup yedim, çünkü Bayan Havisham öyle
istemişti."
Amca
bey, "Başkaları var mıydı?" diye sordu.
"Dört
köpek vardı," dedi. "Kocaman köpekler onların önüne de gümüş bir
sepet içine dana pirzolaları koydular, onlar da bunları kapışmak için kavga
ettiler." Pumblechook'la ablam yine şaşkın şaşkın bakıştılar. Ben ise deliden
farksızdım. İşkenceye dayanamadığı için aklına ne gelirse söyleyen bir şahit
gibiydim.
Ablam:
"Nerede duruyordu bu araba?" diye sordu. "Bayan Havisham'ın
odasında" dedim. Sonra gözlerinin açıldığını görünce hemen: "Yalnız,
at falan yoktu" diye durumu kurtardım.
Ablam:
"Olamaz" diye Amca beye döndü. "Neler diyor bu çocuk?"
Amca
bey: "Bence bu tahtırevan gibi bir şeydir," dedi. "Bu hanım
esintilidir, biliyorsunuz, pek esintilidir... Koltuk yerine tahtırevana oturmak
isterse, bunu yapabilir."
"Sen
kendisini orada hiç gördün mü?"
Sonunda
her şeyi açıklamak zorunda kalan Pumblechook: "Nasıl görebilirim?
Kendisini ömrümce görmüş değilim ki! Bir kez bile görmedim!" diye açıkça
söyledi.
"Öyle
mi? Ama öyleyse nasıl konuştunuz?" Pumblechook canı biraz sıkılmış olarak
anlattı: "O eve girilince hanımefendinin kapısına gidilir. Kapı aralık
durur, öyle konuşulur. Herhalde bu kadarından olsun haberin vardır. Her neyse,
çocuk oraya oynamaya gitti. Ne oynadınız bakalım oğlum?" "Bayraklarla
oynadık," dedim.
O
gün uydurduğum yalanlan düşündükçe bugün bile kendime yaşıyorum, bunu açıkça
söyleyebilirim. Ablam birden: "Bayrak ha!" diye soludu.
Ben:
"Evet," dedim. "Estella'nın elinde mavi bir bayrak vardı. Bana
kırmızı bir bayrak verdiler. Bayan Havisham'da üstü boydan boya altın yıldız
serpili bir bayrak sallıyordu arabanın penceresinden. Hepimiz bayraklarımızı
salladık. Sonra kılıçlarımızı sallayıp Bravo! diye bağırdık."
Ablam:
"Kılıç mı?" diye bağırdı. "Kılıcı nereden buldunuz?"
"Dolaptan olduk. Dolapta tabancalar da vardı. Reçel kavanozları, hap
kutulan falan. Sonra, odaya hiç gün ışığı girmiyordu. Hep mumlar
yakmışlardı." Pumblechook amca bilmiş bilmiş başını sallayarak:
"Öyledir" dedi. "Sahiden öyledir. Ben de gördüm."
Şimdi
ikisi de bana bakıyorlardı. Ben de pek saf bir tavır takınarak onlara baktım.
Başka
şey sorsalar kendimi ele verirdim mutlaka, arka bahçede bir balon durduğunu
söylemeyi düşünüyordum çünkü, yoksa fabrikada bir ayı mı var desem diye
duraksamasam söyleyecektim neredeyse. Onlar şimdiye kadar dinlemiş olduklarının
tartışmasına dalarak sorgunun arkasını getirmediler. Az sonra Joe ikinci çayı
için içeri geldi. Ablam da ona benim bütün söylediklerimi anlattı. Joe'nun o
masmavi gözlerinin şaşkınlıktan devrilip durduğunu görünce içim burkuldu. Ama
tek düşüncem oydu, diğerleri değil. Joe'ya yalnız Joe'ya karşı bir suç işlemiş
olduğumu düşünüyordum. Joe yeniden örsünün başına döndü. Amca bey arabasına
binip gitti. Ablam çay bulaşıklarını yıkarken ben de Joe'nun yanına gittim,
dükkânı kapayıncaya kadar onun yanında kaldım. İşinin bitmek üzere olduğunu
görünce konuşmaya başladım:
"Ateşi
söndürmeden, sana bir söyleyeceğim var, Joe."
Joe
sandalyesini çekip oturarak: "Öyle mi?" dedi. "Söyle bakalım
Pip'çiğim, neymiş?"
Gömleğinin
kolunu alıp iki parmağımın arasında ovuşturarak: "Joe," dedim,
"Az önce o Bayan Havisham hakkında anlattıklarım var ya?" "Var,
hem de nasıl!"
"Çok
kötü, Joe, ama hepsi yalandı onların."
"Ne
diyorsun, Pip? Yani.."
"Evet,
yalandı hepsi."
"Hepsi
mi, Pip? O arabalar, pastalar? Ama köpekler doğruydu, değil mi? Hiç olmazsa
köpekler? Pip'çiğim hiz olmazsa bir tek, minicik, yavru köpek?"
Bunun
üzerine her şeyi anlattım Joe'ya. Estella'nın nasıl bana bayağı, kaba dediğini.
Bunun nasıl ağırıma gittiğini, amca beyle ablamın nasıl üstüme düştüklerini,
nasıl nedenini bilmeden o kocaman yalanları uydurduğumu... hepsini söyledim.
İkimiz
için de zor bir durumdu bu. Joe durumunu anladı ve bana yardımcı olmaya
çalıştı. Biraz dalgın, düşünceli durduktan sonra:
"Kesin
olan bir şey varsa, o da şudur Pip: "Kısacası, yalan yalandır.
Nedeni
ne olursa olsun, yalan söylememek gerekir. Bir daha sakın yalan söyleme, tamam
mı, Pip? Kaba maba olmaya gelince kabalıktan kurtulmanın çaresini de
yalancılıkta bulamazsın. Hem zaten bu işe pek aklım ermedi benim. Neden bayağı
olacakmışsın sen, bak okuyup yazan bir çocuksun." "Hiçbir şey
bildiğim yok, Joe. Sadece sen beni bir şey sanıyorsun, ama ben fazla bir şey
bilmiyorum."
"Pip'çiğim,
daha yaşın küçük. Elbet öğreneceksin. Başında tacıyla tahtında oturan Kral bile
meclisteki kararlarını yazabilmek için önce alfabeyi öğrenmek zorunda
kalmıştır. Joe'nun söyledikleri bana çok anlamlı, bilgece geldi ve bana bir
umut verdi.
Joe
dalgın dalgın: "Zanaat, kazanç bakımından biraz aşağı tabakadan olanların,
daha yüksek tabakadan gelenlerin evlerine gidip oyun oynamaları uygun mudur,
değil midir, düşünmek gerek" diye söylendi. "Oyun oynamak dedim de
aklıma geldi. İnşallah sahiden bayrakla oynamışsınızdır, Pip'çiğim?"
"Hayır, Joe."
"Üzüldüm
bu işe, Pip. Aşağı, yukarı tabakasına gelince düşünmek gerek ama, şu sırada
düşünmenin bir değeri yok, çünkü ablan hemen ayaklanır. Bunu da bile bile göze
alamayız, değil mi, Pip? Şimdi, iki gözüm, sana bir dost nasihati söyleyeceğim.
Kabalıktan kurtulup incelme işini doğru yoldan beceremezsen, eğri yoldan hiç
beceremezsin. İşte bunun için sakın bir daha o yalanlan uydurayım deme,
Pip'çiğim. Doğru yaşa, rahat olarak ölürsün." "Bana kızmadın ya,
Joe?" "Yok, canım. Hani o dana pirzolaları, kapışan köpekler falanlardan
söz etmek istiyorum. Senin iyiliğini isteyen bir dostun olarak dilerim ki
yukarı çıkıp yattığın zaman, bu kuyruklu yalanlarını dualarının arasında
hatırlayıp bunlardan vazgeçersin."
Tavan
arasındaki küçük odama çıkıp dua ederken, Joe'nun tavsiyelerini unutmadım.
Unutmadım, ama küçüktüm henüz. Aklım da öylesine karışmıştı ki böyle şeyleri
kavrayacak durumda değildim. Duamı okuyup bitirdikten sonra hâlâ uyanık
yatıyordum. Estella görse, kim bilir Joe'yu ne kadar kaba bulur, diye
düşünüyordum. Kim bilir Joe'nun ayakkabılarını ne kadar kaba, ellerini ne kadar
sert bulurdu! Ablamla Joe hâlâ mutfakta oturmaktaydılar. Ben de biraz önce
mutfaktan gelmiştim. Bayan Havisham'la Estella ise mutfakta oturmak nedir
bilmiyorlardı. Böyle şeylerden çok uzaktı onlar!
Uykulu
uykulu: "Miss Havisham'lardayken neler yapardım..." diye düşünmeye
başlamıştım. Orada yalnız birkaç saat değil de haftalar, aylarca kalmıştım
sanki... Haftalarca, aylarca kalmış, o günleri sık sık anmayı huy edinmiştim
sanki...
Unutulmaz
bir gün oldu bu benim için; hayatımda çok büyük değişmeler yaptı çünkü. Ama
zaten herkesin hayatında öyle değil midir?
Ömrünüzdeki
sayılı günlerden bir tekini yaşanmamış sayalım, kaderinizin akışı kim bilir ne
kadar başka olurdu. Bu satırları okurken bir an durun, hayatınızı saran o uzun
zinciri düşünün. İster demirden olsun, ister altından, ister dikenden olsun,
neden olursa olsun. O sayılı günlerden biri yaşanmayıp da ilk halkası meydana
gelmeseydi bu zincir belki de hiç örülmezdi. Birkaç gün sonra... Bir sabah pek
mutlu bir düşünceyle uyandım: Bu kabalıktan, bayağılıktan kurtulmak için
yapabileceğim en iyi şey Biddy'den ders almak, onun bütün bildiklerini
öğrenmekti. O akşam Bay Wopsle'nin Büyük teyzesinin okuluna gittiğimde, sabahki
düşüncelerimi gerçekleştirmek için Biddy'nin yanına sokuldum.
Birtakım
nedenlerle hayatta ilerlemek istediğimi, Biddy bütün bilgisini benimle
paylaşırsa çok memnun kalacağımı söyledim. Biddy herkesi memnun etmek isteyen,
pek uysal bir kızdı, istediğimi kabul ettiği gibi beş dakika içinde uygulamaya
başladı. Bay Wopsle'nin Büyük teyzesinin okulundaki eğitim yöntemi şöyleydi: "Öğrenciler
elma geveleyip birbirlerinin sırtından içeri çöp sokmakla zaman geçirirken
Büyük teyze uyuklardı. Derken kendini şöyle bir toparlar, elindeki sopayla
öğrencilerin üzerine, kimseyi ayırt etmeden saldırırdı. Öğrenciler onun bu
saldırısına karşılık alay ederlerdi. Sonra sıraya dizilir, paçavra olmuş bir
kitabı elden ele gezdirerek arı vızıltısı gibi bir sesle okurlardı. Bu kitabın
içinde bir alfabe,0 birkaç sayı, bir de çarpım tablosu vardı. Kitap elden ele
dolaşmaya başlar başlamaz Büyük teyze kendinden geçerdi, öğrenciler bunun
üzerine, bakalım kim kimin ayağına daha hızlı basabilecek diye bir yarışmaya
başlarlardı. Çok zihin açıcı olan bu faaliyete Biddy, sınıfa üç tane eski püskü
İncil dağıtarak son verirdi. İncil'e meydan okuyan öğrencilerle Biddy yumruk
yumruğa çarpışmak zorunda kalırdı. Ama sonunda hep o üstün gelirdi. Sonra bir
sayfa numarası verir, o sayfayı yüksek bir sesle okumaya başlardı. Bizler de
hep bir ağızdan o sayfayı okurduk. Bu şamata zamanla Büyük Teyzeyi ayıltırdı. Sendeleyerek
kalkar, rastgele bir çocuğu gidip kulaklarını çekerdi. Bu şartlar altında kaba
sabalıktan kurtulmak bana çok güç olacak gibi geliyorsa da bir kez denemeye
karar vermiştim. Zaten Biddy de hemen o akşam bilgilerini benimle paylaşmaya
başladı.
Bizim
köyde bir meyhane vardı. Joe da bazen orada pipo içmeye giderdi. O akşam okula
giderken ablam sıkı sıkıya tembih etmişti: Dönüşte oraya uğrayıp Joe'yu alarak
eve getirecek, yoksa kafamı uçmuş bilecektim. Onun için, okul dönüşü doğru meyhanenin
yolunu tuttum.
Meyhanenin
içinde bir içki tezgâhı vardı. Yandaki duvarın üzerinde de upuzun hesap
tabloları yazılı dururdu. Bu tablolar hiç kısalmaz, bu hesaplar hiç kapanmaz
gibi gelirdi bana. Kendimi bileli bu tablolar bu duvardaydı, yıllar boyunca
benden daha çok boy atmışlardı.
Cumartesi
akşamı olduğu için meyhanecinin bu hesaplara ters ters baktığını fark ettim.
Kendisine iyi akşamlar diledikten sonra geçidin öte yanındaki odaya gittim. Bu
odanın ocağında gürül gürül bir ateş yanıyor, Joe ocak başında piposunu
tüttürüyordu. Yanında Bay Wops ile bir de yabancı vardı. Joe beni her zamanki
gibi: "Hoş geldin, Pip'çiğim," diyerek selamladı. O böyle der demez
yanındaki yabancı döndü, bana baktı. Şimdiye kadar hiç görmemiş olduğum biraz
sinsi duruşlu bir adamdı. Boynu sakat olduğundan başı hep yana dönüktü,
gözlerinden biri de tüfekle nişan alırmış gibi yan kapalıydı. Ağzında da bir
pipo vardı. Piposunu çekti, havadaki dumanlan yavaş yavaş üfleyerek bana baktı,
selamlar gibi başını salladı. Ben de başımı sallayınca adam yine başını
salladı, yanı başında oturmamı ister gibi kanepede yer açtı. Ama ben meyhaneye
gittiğim zaman Joe'nun yanına oturmaya alışık olduğum için: "Teşekkür
ederim, efendim," diyerek Joe'nun karşı kanepede açmış olduğu yere geçtim.
Yabancı adam Joe'ya baktı, onun başka şeyle meşgul olduğunu görünce bana yine
baş salladı, öyle bir şekilde bacağını ovuşturmaya başladı ki doğrusu çok garip
geldi bana.
Yabancı
sonra Joe'ya dönerek: "Az önce demirci ustası olduğunu söylüyordun,
ahbap," dedi. Joe: "Evet, öyle," dedi. "Ne içersin... adını
söylememiştin sanırım." Joe bu kez adını söyledi.
Yabancı
da: "Ne içersin, Bay Joe Gargery?" diye sordu. "Bunlar benden!
Kalkmadan önce bir şeyler içelim." Joe: "Doğrusunu istersen kimseden
içki içmek benim adetim değildir," diye reddetti.
"Adetin
olmasın varsın... ayda yılda bir... hem de bir Cumartesi gecesi içiver işte!
Hadi, Bay Gargery, ne istiyorsan iç."
Joe:
"Oyun bozanlık etmek istemem," dedi. "Rom olsun." Yabancı: "Rom"
dedi. "Acaba diğer bey ne ister?" Bay Wopsle de: "Rom"
deyince yabancı meyhaneciye seslendi: "Üç rom bize!"
Joe
Bay Wopsle'yi yabancıya tanıtmak gereği duyarak: "Bu beyi bir dinleseniz
içiniz açılır," diye anlattı. "Bizim kilisede rahip yardımcısıdır
kendileri."
Yabancı
adam bana doğru boyun bükerek hemen, "Hah, tanıdım" dedi. "Şu
ıssız kilise, hani mezarlığı bataklığa bakan?" Joe: "Tamam,"
dedi.
Yabancı
derin bir oh çekerek şöyle yan döndü, yanında kimse olmadığı için bacaklarını
kanepeye uzattı. Ateşe bakan gözlerinde gene sinsi bir bakış, yüzünde bir yan
sırıtış görür gibi oldum.
"Buraları
pek tanımam, ama ırmak yakınları çok ıssız ve çok çorak" diye söylendi.
Joe:
"Çoğu bataklıklar ıssızdır," dedi. "Elbette, elbette... Hiç
çingeneler falan gelip konaklar mı oralarda, serserilerin saklandığı olur
mu?"
Joe:
"Yok," dedi. "Ara sıra hapishane gemisinden bir iki firari
çıkar, o kadar. Onlan da, kolay kolay ele geçiremeyiz., değil mi ha, Bay
Wopsle?"
Bay
Wopsle "evet" der gibi başını salladı.
Yabancı:
"Demek firari kovaladığınız oldu?" diye sordu.
Joe:
"Bir kez olduydu," dedi. "Zavallıları yakalamak istediğimizden
değil, seyretmek için gitmiştik. Değil mi, Pip?"
"Evet,
Joe."
Yabancı
o görünmeyen tüfeğiyle tam bana nişan alırcasına yine bana doğru boyun
kırmıştı.
"Aslan
gibi delikanlı bu, maşallah! Adı ne?"
Joe:
"Pip," dedi.
"Asıl
adı mı Pip?"
"Yok,
yok, asıl adı değil."
"Soyadı
mı Pip?"
Joe:
"Yok," dedi. "Bir çeşit takma isim. Küçükken kendi kendine
koymuştu bu adı."
"Oğlun
mu oluyor senin?"
Joe
düşünceli bir tavırla: "Yok," dedi. "Yok, oğlum değil."
Gerçi
bu konuda öyle derin düşünmesine gerek yoktu, ama o havada, insanı düşünceli,
filozof olmaya sevk eden bir şey var gibiydi.
Adam:
"Yeğen falan?" diye sordu.
Joe
gene derin derin düşünerek: "Hayır," dedi. "Yeğenim desem yalan
olur."
Bu
kez yabancı: "Peki öyleyse neyin oluyor?" diye bağırdı.
Bunun
üzerine Bay Wopsle atıldı. Akrabalık konularında her türlü bilgisi olan, bir
erkeğin hangi kadın akrabalarıyla evlenip evlenemeyeceği konusunda meslekten
uzmanlığı bulunan bir kişi olarak, Joe ile benim aramdaki bağlan inceden inceye
açıkladı.
Bütün
bu süre boyunca yabancı adam başka bir kimseye bakmıyor, hep bana bakıyordu.
Yalnız, artık hiç konuşmuyordu. Ancak romla su kadehleri geldikten sonra bir
harekette bulundu, hem de son derece garip, şaşırtıcı bir hareket!
Sadece
ben seyretmem için düzenlenmişti bunu. Adam romla suyunu bana göstere göstere,
uzun uzun karıştırdı. Ama meyhanecinin getirdiği kaşıkla değil de bir eğe ile
karıştırıyordu.
Bunu
öyle bir kullandı ki eğeyi benden başka gören olmadı. Sonra adam eğeyi silerek
göğüs cebine soktu. Ama bunun Joe'dan çalmış olduğum eğe olduğunu, bu adamın
benim mahkûmu tanıdığını ben aleti görür görmez anlamıştım. Oturduğum yerden
büyülenmişçesine onu seyretmekteydim. Ama o şimdi bana pek aldırmayarak
arkasına yaslanmış, daha çok pancar ürününden konuşuyordu. Yarım saat sonra rom
kadehleri boşalınca Joe ayağa kalkarak beni elimden tuttu. Bunun üzerine,
yabancı adam: "Bir dakika, Bay Gargery," dedi. "Cebimde
yanılmıyorsam bir şilinim var. Bulabilirsem şu delikanlının olsun!"
Cebinden çıkardığı bir avuç bozukluğun arasından şilini aldı, buruşuk bir kâğıt
parçasına sardı, bana uzattı.
"Al
bakalım, senin olsun," dedi. "Başkasına vermek yok ha! Senin
olacak!"
Ben
Joe'nun eline sımsıkı sarılmış, yabancının yüzüne, terbiye kurallarına
sığmayacak şekilde bakarak teşekkür edip parayı aldım. Yabancı adam Joe ile Bay
Wopsle'ye iyi geceler diledi, bana o kısık nişancı gözüyle şöyle bir baktı. Ama
hayır, bakış değildi bu; daha doğrusu, gözünü ağır ağır kapamıştı. Bazen bir gözü
yummak o gözle bakmaktan daha etkili olur.
Eve
girdiğimizde ablamın keyfi oldukça yerindeydi. Joe, bu az rastlanır durumdan
cesaret alarak şilin olayını ona anlattı. Ablam da zafer kazanmış gibi bir
tavırla hemen atıldı:
"Sahte
olsa gerek, yoksa neden durup dururken, çıkarsın çocuğa versin! Ver şunu
bakayım!"
Şilini
sargısından çıkarıp gösterdim. Sahte olduğu anlaşıldı, ama ablam parayı yere
fırlatıp sargı kâğıtlarını kaparak: "Bu da nesi?" diye bağırdı,
"iki tane beş liralık kâğıt bunlar!"
Gerçekten
de bizim şilin, benim çocuk gözlerime bayağı pek sıcak, pek şişman görünen iki
tane kâğıt paraya sarılmıştı. Joe hemen şapkasını kaptığı gibi kâğıt paralan
sahibine geri vermek üzere meyhaneye koştu. Ben ise köşedeki sandalyenin
üzerine oturmuş, boş gözlerle ablama bakakalmıştım. Meyhanedeki yabancının
çoktan çıkıp gitmiş olduğuna emindim.
Az
sonra, Joe döndü geldi. Yabancıyı bulamamış, ama meyhaneye banknotlara dair
haber bırakmış. Bunun üzerine ablam paraları bir başka kâğıda sarıp zamkla
yapıştırdı, misafir odasında süs diye duran bir çaydanlığın içindeki kurutulmuş
gül yapraklarının altına sakladı.
Banknotlar
bu çaydanlığını içinden geceler gecesi bana rüyalarıma girip uykularımı
dağıttılar, günlerce rahatımı kaçırdılar. O gece yattığım zaman da doğru dürüst
uyuyamadım. O görünmeyen tüfeğiyle bana nişan alan yabancı bir türlü aklımdan
çıkmıyordu.
Mahkûmlarla
gizliden gizliye ilgili bulunmanın ne kadar adi, ne kadar kaba bir şey olduğunu
düşünüyordum. Günlerdir çevremin bayağılığına üzülürken kendi geçmişimin bu
lekesi nedense aklıma gelmemişti. Hele o eğe gözümün önünden hiç gitmiyordu. En
ummadığım anlarda bu eğe karşıma çıkıverecekmiş gibi bir korku benliğimi
sarmıştı. Önümüzdeki Çarşambaya yine Bayan Havisham'lara gideceğimin avuntusuyla
kendi kendimi uyuttum. Ama rüyamda oda kapısının aralandığını, eğeyi, hiç
görmediğim birinin içeri doğru uzattığını gördüm, büyük bir çığlık atıp
uyandım.
Bayan
Havisham'lara gittim, çıngırağı çekine çekine çaldım. Kapıyı Estella açtı. Ben
içeri girince kilitledi, önüme geçerek şamdanın durduğu o karanlık koridora
girdik. Şamdanını eline alıncaya kadar hiçbir şey söylemedi. Bana omzunun
üstünden bakarak: "Bugün böyle geleceksin," dedi, beni evin başka bir
yanına götürdü. Bu çok uzun bir koridordu, Çiftlik Evi'nin zemin katını boydan
boya geçer gibiydi. Koridorun öbür ucuna vardığımızda Estella durup şamdanı
yere koydu, bir kapı açtı. Güneş ışığıyla karşılaştım, kendimi taş döşeli, ufak
bir bahçede buldum. Bahçenin karşısında ayrı bir ev vardı. Bir zamanlar bira
fabrikasını idare eden kâhyanın oturduğu yer olacaktı.
Evin
dış duvarında bir saat vardı, Bayan Havisham'm odasındaki saatler gibi o da
dokuza yirmi kala durmuştu. Açık duran kapıdan eve girdik, alt katın öbür
ucunda alçak tavanlı bir odaya geçtik. İçeride birkaç kişi vardı.
Estella:
"Sen gidip şurada duracaksın, çağrılıncaya kadar bekleyeceksin,
çocuk," dedi.
"Şurası"
dediği bir pencereydi. Gidip orada durdum, çok sıkılmış olarak dışarıya bakmaya
başladım. Yere kadar inen bir pencereden bakımsız bahçenin harap, çirkin bir
köşesi görünüyordu. Çürümüş bir sürü lahana sapı vardı. Gece hafif bir kar
yağmış, güneş doğar doğmaz erimişti, ama bu kuytu bahçenin gölgeli
köşelerindeki kar hâlâ duruyordu. Rüzgâr estikçe savrulup pencereye çarpan bu
karlar, orada durduğum için üzerime atılan birer taş gibiydiler. Benim
girişimle odadakilerin sözlerini yarım bırakmış, bana bakmakta olduklarının
farkındaydım. Odanın içine bakmadığım için yalnız ocaktaki ateşin cama vuran
parıltısını görüyordum, ama inceden inceye süzülmekte olduğumu bilmek bütün
sinirlerimi alt üst etmişti. Seslerden anlayabildiğime göre odada üç kadınla
bir erkek vardı. Pencere başına geçtikten beş dakika sonra konuşmalarından
hepsinin de ikiyüzlü kimseler olduğunu anlamıştım. Hepsi de karşısındakilerin
ikiyüzlü olduğunu bilmezlikten geliyorlardı, çünkü böyle bir şeyi kabul etmek
kendi ikiyüzlülüklerini kabul etmek olacaktı.
Hepsi
de bir başkasının keyfini bekler gibi sıkıntılı, sabırsızdılar. En gevezeleri,
geveze hanım bana kendi ablamın hatırlatıyordu. Ablamdan daha yaşlıydı, en
sonunda yüzüne baktığımda yüzünün de ablamınkinden daha sert çizgileri olduğunu
gördüm. Ama iyi ki Camilla'nın yüzünde çizgiler vardı. Çünkü ruhu da o derece
donuk ve o derece ölüydü. Konuşması da aynı ablamınki gibi sert ve acıydı. Camilla'dan
başka odada Bayan Sarah adında bir kadınla, Ray-mont dedikleri bir erkek vardı.
Üçüncü kadın hiç konuşmuyordu. Ama Camilla, Sarah, Raymond durmadan bir başka
akrabayı çekiştiriyorlardı ki orada bulunmadığı halde onları meşgul eden bu
kişinin adı Matthew idi.
Estella
odadan çıkmamış, ara sıra konuşulanlara katılarak beklemişti. Sonunda derinden
derine bir çıngırak çaldı, bir çağırış sesi geldi.
Estella
bana: "Hadi, çocuk!" dedi.
Dönünce
bütün odadakilerin son derece küçümseyen bakışlarıyla karşılaştım. Arkamdan
Sarah'nın: "Bu kadar da olmaz!" dediğini duydum. "Ne yapacağını
akıl almıyor!"
Camilla
da öfkeyle: "Aklına akıl ermiyor, ama bu kadarını doğrusu
beklemezdim!" diye söylendi. Şamdan ışığında, o karanlık koridor boyunca
giderken Estella ansızın durdu. Bana doğru döndü, yüzünü benim yüzüme iyice
yaklaştırarak o kışkırtıcı tavrıyla: "Ey?" diye sordu.
Öyle
ansızın durmuştu ki onun üzerine kapaklanmamak için kendimi zor tutmuştum.
"Evet,
efendim," diye mırıldandım.
Durmuş
bana bakıyordu. Ben de onu bakıyordum. Sonunda Estella: "Güzel miyim
ben?" diye sordu.
"Evet.
Çok güzelsiniz."
"Çok
hareket ediyorum demek?"
"Geçen
seferki kadar çok değil."
"O
kadar çok değil, demek?"
"Hayır."
Bunun
üzerine elini kaldırdı, var hızıyla yanağıma bir tokat vurdu.
"Ya
şimdi? Seni pis, kaba domuz, ya şimdi ne diyeceksin bana?"
"Hiçbir
şey demeyeceğim."
"Çıkıp
yukarıda ispiyon edeceksin, değil mi?"
"Hayır,"
dedim. "Hiç de değil."
"Neden,
ağlamıyorsun yine, mendebur?"
"Beni
bir daha ağlatamazsın!" diye bağırdım.
Çok
yanlış bir sözdü bu, bir bakıma. Çünkü bu sözleri söylerken bile için için
ağlıyordum. Sonradan yıllar yılı bana neler çektirdiklerini de şimdi biliyorum.
Bu
tokat faslından sonra yolumuza devam edip yukarı çıktık.
Biz
çıkarken merdivenden inmekte olan bir adamla karşılaştık. Bu adam durup bana
bakarak: "Bu da kim?" diye sordu.
Estella:
"Çocuğun biri," dedi.
Son
derece esmer, iri yarı bir adamdı bu. İyice büyük bir kafası, kocaman elleri
vardı. Çenemi tutup kaldırdı, mum ışığında yüzüme baktı. Tepesindeki saçlar
sanki zamanından önce dökülmüştü, gür kara kaşları çalı gibi dimdik duruyordu.
Gözleri iyice çukurdaydı, öyle keskin, öyle kuşkulu bir bakışı vardı ki hiç
hoşuma gitmedi. İyi tıraş olmuştu, ama sakal dipleri koyu siyah benekler
halinde kendilerini belli ediyordu. Yeleğinin göğsünde kalın bir saat zinciri
vardı. Ömrümde görmemiştim onu, benim için o anda bir hiçti. Gün gelip ne kadar
yakınım olacağını da o anda kestiremezdim. Ama o beni incelerken ben de ister
istemez onu böyle yakından görmek fırsatını bulmuş oldum.
"Yakındaki
köylerden geldin öyle mi?" diye sordu.
"Evet,
efendim," dedi.
"Nasıl
oldu da geldin buraya?"
"Bayan
Havisham çağırttı, efendim."
"Pekala
öyleyse, uslu dur bakalım! Oğlan çocuklarını iyi bilirim ben., yaramaz
olursunuz siz! Unutma da, uslu dur! Tamam mı?"
O
iri işaret parmağının yanını kemirerek bana dik dik baktı, sonra beni bıraktı.
Ondan kurtulduğuma sevindim, çünkü ellerindeki sabun kokusu hoşuma gitmemişti.
Adam aşağı indi, biz yukarı çıktık. Bir yandan da, acaba doktor muydu, diye
düşünüyordum. Ama yok, doktor olamazdı. Çünkü doktorların daha tatlı, daha
yatıştırıcı halleri olurdu çünkü. Bunun üzerine daha çok düşünmeye zaman
kalmadı, Bayan Havisham'm odasına varmıştık.
Her
şey aynen bıraktığım gibiydi bu odada. Estella beni kapının hemen içinde
bırakıp çekildi. Ben de, tuvalet masasının başında oturmakta olan Bayan
Havisham dönüp bana bakıncaya kadar bekledim.
Kadın
beni görünce: "Ey?" dedi. "Demek günler geldi, geçti öyle
mi?"
"Evet,
efendim. Bugün günlerden..."
"Yeter,
yeter..." diye parmaklarının sabırsız bir hareketiyle beni susturdu.
"Bilmek istemiyorum. Oyuna hazır mısın bugün?"
Sıkılarak:
"Hayır, efendim," dedim.
Gözlerini
kısıp yüzümü süzerek, "İskambil de oynamaz mısın?" diye sordu.
"Oynarım,
efendim, siz isterseniz."
Bayan
Havisham sabrı tükenmiş gibi: "Bu ev sana eski, karanlık geliyor, canın
oyun istemiyor," diye söylendi. "Peki çalışmak ister misin?"
Bu
evde çalışmak, bana, oynamaktan daha kolay göründüğü için "Evet" dedim.
Bayan Havisham o kupkuru eliyle arkamdaki kapıyı gösterdi.
"Öyleyse,
şu karşıki odaya gir, ben gelinceye kadar orada bekle," diye emir verdi.
Merdivenin
aralığından geçerek onun göstermiş olduğu odaya girdim. Bu oda da gün ışığı
almıyordu. İçeride insanın ruhunu sıkan havasız bir koku vardı. Eski tip ocakta
bir süre önce ateş yakılmıştı, ama ateş tutuşacağı yerde tütmüş olacak ki
dumanı hâlâ havadaydı, bu duman yüzünden odanın içi insana dışarısından bile
soğukmuş gibi geliyordu.
Bataklıkların
üstünden yükselen sisin insana açık havadan daha soğuk gelmesi gibi. O yüksek
ocağın üstüne konmuş, kış ağaçlarının çıplak dallarını andıran şamdanların bazı
kollarında mumlar yanıyor, odaya hafif bir ışık serpiyordu. Odanın karanlığını
hafifçe dalgalandırıyordu demek daha doğru olur.
Büyük,
geniş bir odaydı. Eskiden pek muhteşem olduğu anlaşılıyor. Ama şimdi göze
görünen her şey tozlanmış, küflenmiş, parça parça olup dökülmeye başlamıştı. En
göze çarpan şey odanın ortasındaki uzun yemek masasıydı. Üzerine ağır bir masa
örtüsü örtülmüştü. Evdeki saatlerle birlikte bütün hayat durduğu zaman bu
masada bir şölen hazırlığı yapılmakta olduğu belliydi. Örtünün orta yerinde
yüksek bir şey duruyordu: bir meyve tabağı, bir çiçek vazosu olabilirdi, ama
örümcek ağlarıyla öylesine sarılmıştı ki ne olduğu belirsizdi, rutubetli, kuz
köşelerde yetişmiş bir kocaman, kapkara mantarı andırıyordu. Bacakları benekli,
şiş karınlı örümceklerin acele acele bu nesnenin üzerinde, çevresinde
koşuştuklarını, içine girip çıktıklarını gördüm. Örümcekler sanki çok önemli
bir toplantıya hazırlanıyorlardı...
Duvardaki
tahta kaplamaların ardından fare tıkırtıları geliyordu.
Sanki
onlar da örümceklerin toplantısına katılmak için hazırlanmaktaydılar. Ama kara
böcekler bu telaşla ilgilenmiyorlardı.
Yaşlı
kimseler gibi hantal hantal yürüyerek ocak başında dolaşıyorlardı. Gözleri iyi
görmeyen, kulakları iyi duymayan, birbirleriyle pek geçinemeyen bir sürü huysuz
yaşlı gibi...
Bu
küçük yaratıklar beni sanki büyülemiş, bütün dikkatini çekmişlerdi. Ansızın
Bayan Havisham elini omzuma koydu. Öteki elinde koltuk değneği gibi başlı bir
baston tutuyordu. Bu bastona dayanmış duruşuyla bu eski, ıssız evin hortlağını
andırıyordu. Bastonuyla ortadaki şölen masasını gösterdi:
"İşte
ölünce beni buraya yatıracaklar. Hepsi gelip benim ölümü burada ziyaret
edecek."
Onun
hemen şimdi masaya uzanıp ölüvereceğinden ödüm kopmuştu. Bayan Havisham
bastonuyla bu kez masanın orta yerindeki şeyi gösterdi:
"Bu
nedir, bil bakalım," diye sordu. "Hani şu örümcek ağlarıyla sarılmış
olan şey?"
"Bilemedim,
efendim."
"Kocaman
bir pasta bu. Düğün pastası. Benim düğün pastam."
Odayı
dik bakışlarla süzdü. Bir eli hâlâ omzumda duruyor, parmakları sinirli sinirli
oynuyordu.
"Hadi,
hadi, hadi! Yürüt beni, yürüt!" diye söylendi.
Ben
de yapacağım işin Bayan Havisham'a destek olup odada gezdirmek olduğunu anladım,
hemen yürümeye başladım. O da benim omzuma yaslandı, Pumblechook amcanın
paytonunu andıran bir yürüyüşle odanın içinde dönmeye başladık.
Kadının
gücü çabuk kesildi.
"Daha
yavaş," dedi.
Biraz
daha sonra: "Estella'yı çağır," dedi.
Ben
de dışarı çıkıp: "Estella" diye bağırdım. Estella'nın ışığı görününce
Bayan Havasham'ın yanma gidip odanın içinde yeniden döne döne dolaşmaya
koyulduk.
Bizim
gezintimize seyirci gelen yalnız Estella olsaydı, canım sıkılacaktı ya, hele
aşağıdaki üç hanımla beyi de getirmiş olduğunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.
Bana kalsa nezaket olsun diye duracaktım, ama Bayan Havisham omzumu sıktı,
yolumuza devam ettik.
Sarah:
"Sevgili Bayan Havisham, ne kadar iyi görünüyorsunuz!" dedi.
Bayan
Havisham: " Hiç de iyi görünmüyorum," diye onu tersledi.
"Sapsarıyım...
bir deri, bir kemik kaldım" dedi.
Bayan
Pocket'in terslenişi Camilla'nın yüzünü parlatmıştı. Bayan Havisham'a doğru
bakarak: "Zavallıcık, bu acıklı haliyle başka türlü olmasına imkân var
mı?" diye mırıldandı.
Bayan
Havisham bu kez Camilla'ya dönerek: "Ya sen nasılsın?" diye sordu.
Bu
sırada Camilla'nın önünden geçtiğimize göre ben yine duracaktım, ama Bayan
Havisham durmadı.
Camilla:
"Teşekkür ederim," dedi. "İyi diyelim de iyi olalım," dedi.
Bayan
Havisham son derece aksi bir ses tonuyla: "Neyin var ki iyi
olmayacaksın?" diye sordu.
Camilla:
"Çok önemli bir şey değil," dedi. "Duygularımı ortaya vurmak
istemem, ama geceleri sizi düşünmekten gözüme uyku girmiyor."
Bayan
Havisham: "Öyleyse düşünme beni!" diye çıkıştı.
Camilla
hıçkırıklarını tutmaya çalışarak: "Söylemesi kolay!" diye söylendi.
Dudakları titredi, gözlerinden yaşlar boşaldı. "Geceleri ne kadar ilaçlar
içtiğimi Raymond görüyor."
Camilla
geceleri daha nasıl fenalıklar geçirdiğini uzun uzun anlatarak ağlıyordu.
Camilla'nın
kocası olduğunu tahmin ettiğim Raymond: "Camilla'cığım, senin duygularının
nasıl sağlığını sarstığını artık ailemizde herkes biliyor" diye söze
karıştı.
O
zamana kadar hiç konuşmamış, ciddi bir kadın olan üçüncü hanım: "Bir
insanı geceleri düşünmek, o insan üzerinde hak iddia etmek için bir neden
değildir, hayatım," dedi.
Sarah
da: "Doğru, doğru," diye söylendi.
Ciddi
hanım: "Düşünmek kolay!" dedi.
Bayan
Pocket: "Düşünmekten kolay ne var ki?" diye ona katıldı.
Şimdi
Sarah'nın ufak tefek, yüzü buruşuk bir yaşlı kadın olduğunu görebiliyordum.
Suratı ceviz kabuklarından yapılmıştı sanki, o geniş ağzının kedi ağzı olması
için bir bıyıkları eksikti.
Camilla
duygu dalgaları içinde çırpınarak: "Öyle öyle!" diye bağırdı.
"Yerden
göğe kadar hakkınız var. Başkalarını sevmek bir zayıflıktır. Ama ne yapayım,
elimde değil işte!" Sonra yine hıçkırmaya başladı. Bu sırada Bayan
Havisham'la ben hiç duraklamadan odanın içinde dönüp durmuştuk.
Camilla:
"Örneğin Matthew'i ele alalım," diye sızlanmasına yeniden başladı.
"Aile arasına hiç karışmıyor. Bir kez olsun şuraya gelip Bayan Havisham'ın
hatırını sorduğu yok. Onun yüzünden saatlerce fenalık geçirdiğim oldu. Ama
kimse bununla ilgilenmedi, bir teşekkür bile etmediler."
Ciddi
hanım: "Bir de teşekkür mü edilecekti yani!" diye söylendi.
Sarah:
"Şekerim, sen teşekkürü kimden bekledin?" diye sordu.
Matthew
adı geçince Bayan Havisham durmuş, beni de durdurmuştu. Sert ve acı bir sesle:
"Eninde sonunda Matthew beni görmeye gelecek," dedi. "Şu masaya
uzatıldığım zaman gelecek. İşte şurası onun yeri olacak..." Bostonuyla
masının öbür ucunu gösterdi: "Sen şurada duracaksın, Camilla... kocan
şurada! Sarah şurada, Georgina da burada duracak. Cesedimi kemirmeye
geldiğinizde nerelere geçeceğinizi işte öğrendiniz. Şimdi artık gidin!"
Sonra bana döndü: "Gezdir beni gezdir!" diye bağırdı, yeniden
gezinmemize başladık.
Estella
şamdanla misafirleri aşağı indirirken biz gezinmeye devam ediyorduk. Sonunda
Bayan Havisham ocağın önünde durdu. Birkaç saniye kendi kendine bir şeyler
mırıldanarak ateşe bakarak: "Bugün benim yaş günüm, Pip" dedi.
"Kutlamak istedim", ama bastonunu kaldırarak: "Adını bile ağzına
aldırmam ben bugünün," dedi. "Ne biraz önce burada olanlara, ne de
başka bir kimseye! Her yıl doğum günümde buraya gelirler, ama doğum günümden
söz etmeye korkarlar."
Bayan
Havisham bastonuyla ortadaki örümcek yuvası yığınını gösterdi: "Şu küf
yığını bundan yıllarca önce, daha sen dünyada yokken, bir yıl aynı günde
getirilip buraya konmuştu. O da, ben de çürüyüp küflendik. Onu fareler kemirdi.
Benim ruhumu kemiren dişler ise farelerinkinden keskin! Bir gün gelip bu çürüme
sona erince, beni sırtımda gelinliğimle bu düğün sofrasına yatırdıkları zaman
ne güzel olur o da aynı güne rastlasa!"
Masaya
bakarken kendi kendinin ölü olarak bu masa üzerinde yatışına bakıyordu. Ben hiç
sesimi çıkarmıyordum. Dönüp yanımıza gelmiş olan Estella da sesini
çıkarmıyordu. Uzun zaman böyle sessiz durduk gibi geldi bana. Odanın o ağır
havası içinde, uzak köşelere sinmiş olan o koyu gölgelerin arasında Estella'yla
ben de çok geçmeden çürüyüp küflenmeye başlayacağız diye içime bir korku doldu.
Bayan
Havisham o hüzünlü halinden bir anda sıyrılarak: "Hadi iskambil oynayın
bakalım siz!" dedi. "Ne bekliyorsunuz?"
Odasına
dönüp yine tuvalet masasının başına oturdu. Ben yine oyunda yenildim. Bayan
Havisham bizi seyrettikten sonra bana Estella'nın güzelliğinden söz etti.
Estella'nın saçına, göğsüne mücevherleri iliştirerek bu güzelliği büsbütün
zenginleştirdi. Estella'ya gelince, bana yine tepeden baktı. Yalnız, bu kez
benimle konuşmayı bile gururuna yediremiyordu.
Beş
altı el oyun oynadıktan sonra yeniden geleceğim gün kararlaştırıldı. Beni yine
geçen seferki gibi bahçeye götürüp köpeğe verir gibi biraz yemek verdiler.
Estella çekilip gitti, ben de biraz gezindim. Bahçede duvarlarının birinde
geçen sefer gözüme çarpmamış olan bir kapı açık duruyordu. Kapının açık
durmasından cesaret alarak arkadaki eski, harap sebze bahçesine girdim, kendimi
biraz önce pencereden görmüş olduğum o perişan köşede buldum. Gözlerim birden
karşıdaki evin bir başka penceresine takıldı. Bu evin şu anda boş olduğunu
sandım için pencereden bakmakta olan soluk yüzlü, san saçlı bir delikanlıyla göz
göze gelince epey şaşırdım. Delikanlı hemen pencereden çekildi. Biraz sonra
yanıma geldi. Anlaşılan içeride ders çalışıyormuş, üstü başı mürekkep
içindeydi.
"Merhaba!"
dedi.
Merhabasına
karşılık verdim.
"Seni
kim aldı içeri?" diye sordu.
"Estella"
dedi.
"Ortalıkta
dolaşmana kim izin verdi?"
"Estella."
"Benimle
dövüşür müsün?" dedi.
"Tamam,
olur," dedim ve onun arkasından yürüdüm. Ancak birkaç adım gittikten sonra
ansızın bana doğru döndü:
"Ama,
dur bir dakika," dedi. "Dövüşmek için sana bir bahane bulmalı.
İşte,
al sana!"
Sinirlendiren
bir tavırla ellerini birbirine sürttükten sonra atılıp saçlarımı çekti. Sonra,
yine ellerini birbirine sürttü başını şöyle bir eğdiği gibi karnımın tam orta
yerine vurdu. Bu ağırıma gitmişti. Hemen bir yumruk salladım. Bir daha
sallayacaktım ki: "Ya, demek canın dövüşmek istiyor?" diyerek
dizlerini kırdı, oyun oynar gibi ileri, geri sıçramaya başladı. Hayatımda ben
şimdiye kadar böyle bir şeye rastlamamıştım.
"Bunlar
oyunun kuralları!" diyerek sağ bacağının üstünden bol bacağının üstüne
hopladı. "Her işin bir kuralı var" derken de sol bacağının üstünden
sağ bacağının üstüne sıçradı. Derken, öne, arkaya zıplamaya başladı, daha bir
sürü şeyler yaptı. Ben şaşkın şaşkın bakıp duruyordum. Onun bu pire gibi çevik
halini görünce içimi gizli bir korku doldurmuştu doğrusu. Ama o sansın kafasını
karnımın orta yerine toslamış olmasına çok kızmıştım. Onun için, hiç ses
çıkarmadan, onun arkasından bahçenin kuytu bir köşesine yürüdüm. Dövüşmeye
hazır olup olmadığımı sordu. "Hazırım" deyince izin isteyerek birkaç
dakika için ortalıktan kayboldu. Sonra sirke ve bir süngerle, bir şişe de suyla
dönüp geldi. Bunları duvarın dibine koyarken: İkimiz de kullanabiliriz"
dedi.
Bu
iş de tamamlanınca soyunmaya başladı. Yalnız ceketiyle yeleğini değil gömleğini
de çıkardı. Aynı yaşlarda gibiydik, ama boyu benden uzundu, topuğunun üzerinde
de şöyle fini fini bir dönüşü vardı ki çok gösterişliydi. Başını yana eğip beni
süzüp hangi kemiklerimi kıracağını daha önceden seçer gibi beni gözden geçirişi
yüreğimi ağzıma getirmişti. Onun için, ilk yumruğumu savurur savurmaz onun sırt
üstü yatıp kaldığını, burnunun kanamakta olduğunu görünce öyle bir şaşırdım ki
ömrüm de böylesine şaşkınlığa düştüğümü bilmiyordum. Ama sırt üstü yatmasıyla
yeniden ayağa fırlaması bir oldu. Çok usta ve tecrübeli yumruklarını sıkıp,
ileri geri gidip gelerek hazır duruma geçti. Ömrümün ikinci en büyük şaşkınlığına,
onun yine sırt üstü yatıp kaldığını, bir gözünün şişip morardığını görünce
şaşkınlığa uğradım. Çocuğun gözü pekliği, bende büyük bir saygı uyandırdı. Hiç
gücü kuvveti yokmuş gibiydi; bana bir kez bile vuramayıp hep kendisi
devrilmişti, ama yine de gık demeden yerinden kalkıyor, süngerle silindikten
sonra öyle tecrübeli, öyle usta bir görünüşle üzerime atılıyordu ki ben
"Artık canıma okuyacak!" diye düşünmekten kendimi alamıyordum.
Çocuk
bir hayli yaralandı, berelendi. Benim vurdukça vuracağına geliyordu, o da hep
düştü, kalktı, düştü, kalktı ama sonunda öyle kötü düştü ki, kafasını duvara
çarptı. Bundan sonra bile yatıp kalmadı. Kalktı, benim nerede olduğumu
göremeyecek kadar sersemleşmişti, birkaç kez döndü, durdu. En sonunda diz üstü
çökerek uzandı, süngeri alıp havaya attı. Hırıltılı bir sesle, soluk soluğa:
"Sen kazandın!" dedi.
Öyle
yiğit, öyle suçsuz bir tavrı vardı ki dövüşü ben kendim istememişken, kazanmış
olmaya yine de sevinemedim. Hatta giyinirken kendi kuvvetimden nefret ederek:
"Yardım edebilir miyim?" diye sordum.
"Yok,
sağ ol," dedi.
Bunun
üzerine ben de: "İyi günler," dedim. O da: "Sana da," dedi,
ayrıldık.
Bahçeye
çıktığım zaman Estella, elinde anahtarlar, bekliyordu. Ama nerede olduğumu,
kendisini niçin beklettiğimi hiç sormadı. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu.
Hoşuna giden bir şey olmuştu sanki.
Bahçe
kapısına gideceği yerde eve girdi, bir işaretle beni de çağırdı: "Gel,
istersen öpebilirsin beni."
Bana
doğru uzattığı yanağını öptüm. Bu yanağı öpebilmek için başka zaman olsa kimbilir
ne fedakârlıklara katlanabilirdim. Ama o anda Estella'nın bana yanağını,
bayağı, kaba bir işçi çocuğuna sadaka verircesine verdiğini sezdiğim için bu
hareket gözümde hiçti. O günkü ziyaretim her zamankinden daha uzun sürmüştü. Yine
rahatsızdım. Bu kez de o çocuk rahatımı kaçırmıştı. Onun sırt üstü düşüşlerini,
yüzünün gitgide daha çok kızarıp morarıp şişmesini gözümün önüne getirdikçe, bu
yaptıklarımı yanına bırakmayacaklarını düşünüyordum. Elim onun kanına
bulanmıştı, kanun yakamı bırakmazdı herhalde. Benim gibi köy çocuklarının böyle
efendi çocuklarını dövmesine göz yumulamazdı. Nasıl bir cezaya çarpılacağımı
tam olarak bilmiyordum, ama birkaç gün evden dışarıya çıkamadım. Oraya yeniden
gideceğim gün gelip çatınca bende de bir korku başladı. O çocuğun benden
şikâyet etmiş olabileceği hiçbir zaman aklıma gelmedi. Onun yiğitliğine,
erkekliğine karşı içimde öyle bir saygı vardı ki ondan hiçbir zaman
kuşkulanmadım. Onun yara bere içindeki halini gören ana babasının öfkesinden
korkuyordum. Bayan Havisham'lara gitmek zorundaydım, gittim de. Ama, kimse
yakama yapışmadı. O çocuk da görünürlerde yoktu. Ziyaret sona erip de bahçeye
çıktığım zaman o tahta kapıyı açık bulup içeri geçtim. O ayrı eve doğru baktım,
ama pencereler içeriden kapanmıştı, görünürde hiçbir hayat izi yoktu. Yalnız,
dövüştüğümüz o kuytu köşede çocuğun kan izlerine rastladım, biraz toprakla
üzerlerini örttüm.
Bayan
Havisham'ın tuvalet odasıyla düğüm sofrasının kurulu olduğu oda arasındaki
geniş salona tekerlekli, hafif bir sandalye konulmuştu. O günden sonra kadını
bu sandalyede gezdirmeye başladım. Tuvalet odasında, salonda, diğer odada dört
dönüyorduk. Bazen bu dolaşmaların iki üç saat sürdüğü oluyordu. O günden sonra
Bayan Havisham'ı gezdirmek için gün aşırı konağa gitmeme karar verildi. Aradan
sekiz dokuz ay geçti. Bayan Havisham benimle daha çok konuşmaya başlamıştı.
Akşam okulunda neler okuduğumu, büyüyünce ne olacağımı soruyordu. Nasıl Joe'nin
çırağı olacağımı, ne kadar bilgisiz olduğumu ona anlattım. Nasıl her şeyi
öğrenmek, hayatta ilerlemek istediğimi de, belki bana yardım eder diye,
kendisine anlattım. Ama o tersine, benim cahil kalmamı daha uygun buluyor
gibiydi. Her gelişimde bir öğün yemekten başka, ne para, ne de başka hiçbir şey
vermiyordu. Çalışmamın karşılığı olarak para vermenin lafını bile etmiyordu.
Estella
her gelişimde, gidişimde kapıyı açtığı halde öpeyim diye yanağını bir daha bana
uzatmadı. Bazen çok soğuk bir tavırla bana zor tahammül ettiğini belli
ediyordu. Bazen tepeden bakıyor, bazen sırnaşıyordu. Bazen hırsla benden nefret
ettiğini söylüyordu.
Bayan
Havisham da sık sık: "Nasıl, Estella her gün biraz daha güzelleşiyor mu,
Pip?" diye sorup duruyordu. Bu sorulara: "Evet," diye karşılık
veriyordum, çünkü gerçekten de Estella her gün biraz daha güzelleşmekteydi.
Estella'yla ben iskambil oynarken, Estella'nın değişen yüz ifadelerine, zevk
alarak bakıyordu Bayan Havisham. Bazen kızın tavırları öyle sık, öyle çabuk
değişir, öyle çapraşık olurdu ki, ben karşısında adeta sersemler, ne diyeceğimi,
ne yapacağımı şaşırırdım. Bu durumlarda Bayan Havisham kıza derin bir sevgiyle
sarılır: "Yarala yüreklerini, benim gözümün nuru, gözlerinin yaşına
bakma!" diye söylenirdi.
Tekerlekli
sandalyeyle dolaşmaya başladığımızdan az sonra Badyan Havisham bir gün ansızın,
parmaklarının işaretiyle: "Hadi, hadi, şarkı söylesene, ne
duruyorsun!" diye bağırmıştı. Ben de ilk aklıma gelen, daha önce Joe'dan
duyduğum türküyü söylemeye başlamıştım. Hoşuna gitmiş olacak ki, o da uykusunda
şarkı söyler gibi, dalgın, yavaş bir sesle bana katılmıştı. Bundan sonra
gezinmelerimiz sırasında bu tekerlemeyi söyleyip durmamız bir alışkanlık oldu.
Çok zaman Estella da bize katılıyordu. Ama, o kadar yavaş, durgun seslerle
söylüyorduk ki üç kişi olduğumuz halde o koca konağın içinde bir rüzgâr
esintisi kadar bile gürültü etmiyorduk. Böyle bir çevrede ben nasıl olduğum
gibi kalabilirdim? Kişiliğimin değişmemesi imkânsızdı. O sararmış, loş
odalardan gün ışığına çıkınca gözlerim kadar zihnimin, duygularımın da kamaşmış
olmasına şaşmamalı. Daha önceden o kocaman yalanları kıvırmış olmasaydım
herhalde Joe'ya dövüştüğüm çocuğu anlatırdım. Ama, şimdi ağzımı açarsam,
Joe'nun bu çocuğu o köpeklerle, bayraklara birlikte siyah kadife paytona
bindireceğinden korkarak, hiçbir şey söylemiyordum. Yalnız, Biddy bütün
sırlarımı biliyordu. Bir Biddy'ye her şeyi olduğu gibi söylüyordum., bu da bana
çok olağan geliyordu. Biddy'nin benim işlerimle, dertlerimle niçin böyle
yakından ilgilendiğini merak etmek hiç aklımdan geçmiyordu ama, zavallı
Biddy'nin vefalı ilgisinin nedenini şimdi anlıyorum. Bu arada bizimkiler evin
mutfağında sık sık toplanıp tahminler yürütüyordu ki, zaten gergin olan
sinirlerim bu toplantılara dayanamıyordu. Pumblechook olacak o ayı hemen her
akşam bizim eve gelir olmuştu. Ablamla karşılıklı geçerek benim geleceğim
hakkındaki ümitlerini konuşuyorlardı. ,Onlara göre Bayan Havisham bana parlak
bağışlarda bulunup geleceğimi sağlayacaktı. Tahminleri, ümitleri öylesine
saçma, öylesine çılgındı ki, bağıra bağıra ağlamak, Amca beyi yumruklarımla
ezmek geliyordu içimden. Hele, "Bu çocuk inşallah, bir gün gelir, bizlere
teşekkür eder," diye saçlarını karıştırmıyor muydu, bütün cinlerim başıma
toplanıyordu. Kendi kendini daha şimdiden benini velinimetim olarak gördüğü
belliydi.
Bu
konuşmalara Joe hiç katılmıyordu. Artık Joe'ye resmen çırak olacak yaşa
gelmiştim, Joe da benim dükkânda çalışacak yerde Bayan Havisham'lara gitmemi
doğru bulmuyordu. Bunun farkında olan ablam da Joe'yi tersleyip azarlamak için
fırsat arıyordu.
İşte
böylece aradan aylar geçti. Bu gidiş hiç değişeceğe benzemiyordu. Bir gün Bayan
Havisham, eli omzumda, durdu, yüzünü buruşturarak:
"Adamakıllı
boylandın, Pip!" dedi. Yüzüme dalgın bir ifade vererek bunun elimde
olmayan bir durum olduğunu anlatmaya çalıştım. Bayan Havisham da başka bir şey
demedi. Ama, az sonra durup beni süzdü. Durup durup beni süzmeye, her süzüşte
de yüzünü ekşitmeye başladı.
Birkaç
gün sonra, gezintimiz bitip de kendisini tuvalet masasının başına getirip
bıraktığım zaman kadın, elini kaldırarak, beni yanına çağırdı.
"Bana
şu senin demircinin adını bir daha söyle bakalım."
"Joe
Gargery, efendim."
"Yani
şu çırak olacağın usta?"
"Evet."
"Olacaksan
bir an önce ol bari. Gargery buraya gelip kâğıtlarını da yanında getirir mi
dersin?"
Joe'nun
bunu bir şeref sayacağını birkaç kelime ile mırıldandım.
"Gelsin
öyleyse."
"Ne
gün gelsin?"
"Benim
için günlerin birbirinden farkı yoktur, bilmiyor musun? Bir an önce gelsin
işte, seninle gelsin.
O
akşam eve gelip de Joe'ya bu haberi verince, ablam o zamana kadar görülmedik
bir öfkeyle ayağa kalktı, Joe ile bana, kendisini kapı paspası mı sandığımızı
sordu. Buna benzer daha birçok şey sorup tükettikten sonra Joe'nun kafasına bir
şamdan fırlattı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sonra bizi arka bahçeye
çıkarıp bütün evi baştan aşağı sildi, süpürdü.
Gece
yansında Joe ile ben cesaretimizi toplayıp yavaşça içeri girebildik. O zaman da
ablam önünde önlüğüyle iş görerek ömür tükettiğini söyledi, Joe'ya, "Sana
karı olacağıma niye bir Zenci köle olmadım?" diye çatmaya başladı. Zavallı
Joe, hiç karşılık vermedi, ama
"Gerçekten
de öyle bir şey yapsaydın belki hakkında daha hayırlı olurdu," diyen bir
bakış var gibiydi. Bir süre sonra Joe benimle gelmek için en güzel elbiselerini
giyiniyordu. Joe'nun günlük iş kılığının ona daha yakıştığını söyleyemedim.
Hele kendi kendini böyle sıkıntıya sokusunun, saçlarını kabartmasının benim
hatırım için olduğunu bilmek büsbütün ağzımı, dilimi bağlıyordu.Kahvaltıda
ablam da bizimle birlikte kasabaya inmeye karar verdi.
Amca
beyler inecekmiş, biz "Kibar hanım dostlarımızın" yanından
ayrıldıktan sonra gidip kendisini oradan alacakmışız.
Joe
dükkânını o günlük kapadı. İşinin başından ayrıldığı nadir zamanlarda hep
yaptığı gibi kapısının üstüne tebeşirle "kapalı" yazdı ve gittiği
yöne doğru uçmakta olan bir ok resmi yaptı. Amca beylerin önüne geldiğimizde ablam
arabadan inip içeri girdi. Vakit öğleye yaklaşmakta olduğu için biz doğru
konağa gittik. Estella kapıyı açınca bizi hiç umursamayarak yukarı çıkardı. Ben
Estella'nın arkasından yürüyordum, Joe de benim arkamdan geliyordu. Şapkasını
elinde, dikkatle tartıyormuşçasına tutmuştu, nedense ayaklarının ucuna basa
basa, uzun adımlarla ilerliyordu. Estella Bayan Havisham'ın odasına ikimizin
birden girmemizi söyledi. Ben de Joe'yu yakasından tutup içeri götürdüm.
Bayan
Havisham tuvalet masasının başındaydı. Hemen döndü, bize baktı. Joe'nun, böyle
kendinden geçeceğini, bir tuhaf cins kuşa döneceğini söyleseler inanmazdım!
Ama, işte tepesindeki o bir tutam tüy dimdik havaya dikilmiş, ağzı da içine
solucan düşsün diye bekler gibi açılmıştı. Bayan Havisham: "Bu çocuğun
ablasının kocası oluyorsun, öyle mi?" diye bir daha sordu. Ama, Joe ona
doğru bakamıyordu. Bütün konuşma boyunca Bayan Havisham'a değil de bana doğru
konuşarak, beni çileden çıkardı. Şimdi de soruyu soran benmişim gibi: "Yani
demek istediğim, Pip'çiğim," diye anlatmaya başladı. Üzerinde hem zorlu
bir işi savar gibi, hem de sır paylaşır gibi bir hal vardı, pek de kibar
konuşuyordu. "Tutup ablanla evlendiğime göre, evlendiğim sırada da, bekâr
bir erkek olduğuma göre, artık ötesini sen çıkar" dedi.
Bayan
Havisham: "Pekâlâ," dedi. "Bu çocuğu büyüyünce kendine çırak
almak için yetiştirdin, öyle mi, Bay Gargery?"
Joe
buna karşılık: "Biliyorsun, Pip'çiğim, ölünceye kadar dostuz biz"
dedi. "Bana çırak olmana gelince, bu ikimizin de isteğiyle oldu. Baş başa
çok işler yapacaktık."
Bayan
Havisham: "Çocuk buna hiç olmaz dedi mi?" diye sordu. "Senin
mesleğini seviyor mu?"
Joe
fikir yürütüyor ve sır söylüyor gibi, çok kibar haliyle: "Senin de pekâlâ
bildiğin gibi, Pip'çiğim, bunu sen de istiyordun," dedi.
"Olmaz
demek şöyle dursun, bütün kalbinle dilediğin açıkça ortadaydı."
Bayan
Havisham'a doğru konuşması gerektiğini anlatmak için ne yaptımsa boşa gitti.
Ben kaşımı, gözümü oynatıp ellerimle işaret ettikçe Joe bana doğru iyice
dönüyor, ciddi, samimi, kibar bir tavırla bana laf anlatıyordu.
Bayan
Havisham: "Çocuğun kâğıtlarını getirdin mi?" diye sordu. Joe bu
kadarını biraz aşın bulmuş gibi bir tavırla: "Pip'çiğim, şapkamın içine
koyduğumu kendin görmedin mi?" diye söylenerek kâğıtları şapkasının
içinden çıkardı, Bayan Havisham'a değil de, bana uzattı.
İyi
kalpli Joe'nun halinden ne yazık ki utanmıştım. Hele Bayan Havisham'ın
arkasında duran Estella'nın alayla pırıldayan gözlerini görünce iyice yerin
dibine geçtim. Kâğıtları Joe'nin elinden alıp kadına uzattım. Bayan Havisham
kâğıtları gözden geçirerek: "Çırak almana karşılık çocuktan sermaye filan
umduğun yoktu, değil mi?" diye sordu.
Joe'dan
çıt çıkmıyordu. Ben: "Joe, neden cevap..." diye söze başladım ama, o
gücenmiş bir tavırla, sözümü kesti: "Yani şunu söylemek istiyorum ki Pip,
bizim ikimizin arasında böyle şeyin lafı olmaz. Vereceğim cevap
"hayır"dır, bunu pekâlâ biliyorsun Pip. Sen de bildiğine göre, benim
arz etmeme ne gerek var?" Bayan Havisham Joe'ya doğru şöyle bir baktı.
Joe'nun oradaki haline rağmen asıl huyunu suyunu anlamış gibiydi. Masanın
üstünde duran küçük bir keseyi eline aldı. "Pip benim hizmetimde bir hayli
para kazandı" dedi. "Bu kesede yirmi beş tane altın var. Hadi, al da
yeni ustana ver bunu, Pip!"
Bu
acayip konağın acayip odasındaki acayip kadın sanki Joe'nun aklını başından
bütün bütün almıştı; çünkü Joe hâlâ bana doğru bakmakta ısrar ediyordu.
"Bu
senin yaptığına cömertlik denir, Pip'çiğim. Doğrusu böyle bir şey
beklemiyordum. Ne senden, ne de başka birinden. Ama, kabul ediyorum.
Artık
bundan sonra hep beraberiz, elimizden geldiği kadar canla başla birbirimiz için
alın teri dökeceğiz." Bu son sözleri söylerken çıkan sesini o kadar
beğenmişti ki bir kez daha söyledi.
Sonra
Bayan Havisham: "Gülegüle, Pip," dedi. "Yol göster,
Estella!"
"Yine
gelecek miyim?" diye sordum.
"Hayır.
Bundan böyle Gargery'nin hizmetindesin. Gaygery, bir dakika! Sana bir çift
sözüm var!"
Böylece
Bayan Havisham ben dışan çıkarken Joe'yu yeniden çağırdı. İçeriden sesini
açıkça duyuyordum:
"Benim
yanımda çalıştığı zamanlar çocuktan memnun kaldım. Kesedeki paralar da onun
karşılığıdır. Dürüst bir insan olduğun için, bundan daha fazlasını beklemezsin
elbette. Bundan başka hiçbir şey de istemeyeceksin.
Joe
nasıl çıktı o odadan, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da şu ki, odadan
çıktığı zaman aşağı ineceği yerde dosdoğru merdivenden yukarı çıktı. Ne kadar
seslendiysem duyuramadım. Sonunda kendim gidip kolundan tutarak döndürmek
zorunda kaldım!
Bir
an sonra kendimizi dışarıda bulduk. Sokak kapısı arkamızdan kapanmış, kilitlenmiş,
Estella gözden kaybolmuştu. Gün ışığında baş başa kaldığımız zaman Joe gidip
sırtını bir duvara dayadı, yüzüme baktı. Hayretler içindeydi.
O
kadar uzun zaman orada durduk ki, bir daha hiç iyileşmemek üzere aklını kaçırmış
olduğundan korkmaya başladım.
Sonunda:
"Pip'çiğim, inan son derece şaşırtıcı bir şey bu!" diye bir cümle
kurabildi. Yavaş yavaş doğru dürüst konuşmaya başladı ve oradan uzaklaşabildik.
Böyle
beyninden vurulmuşa dönmek galiba Joe'nun zihnine sonradan geri bir gelişme
kazandırmıştı. Bayan Havisham'lardan dönerken pek incelikli, kurnazca bir düzen
kurmuş olduğunu sanıyorum. Amca beyin misafir odasına girip oturduğumuz zaman
beni hayretlere düşürdü. Ablam hem Joe ile bana dönerek: "Vay, efendim,
vay, nerelerde kaldınız, ayol?" diye söylendi. "Bizim gibi hakir
kullarınızın yanına dönmeye nasıl tenezzül ettiniz!"
Joe
bir şeyler hatırlamak ister gibi gözlerini bana dikerek: "Bayan Havisham
ısrar etti, "Hanıma selam" mı dedi, yoksa "saygılar" mı
dedi, Pip?" diye sordu.
"Saygılar
dedi," dedim.
Joe
hemen: "Evet ben de böyle hatırlıyorum. Bayan Gargery'ye saygılarımı
sunarım demişti," dedi. Joe bir şeyler hatırlamak ister gibi gözlerini
bana dikerek: "Bayan Havisham aynı zamanda üzüntülerini de bildirdi"
diye sözüne devam etti. "Sağlık durumu uygun olmadığı için ne yazık ki,
Bayan Gargery'nin ziyaretini, nasıl dedi orasını, Pip?"
"Ziyaretinden
yoksun kalmak zorunda olduğunu söyledi."
"Evet,
ziyaretinden yoksun kalmak zorundayım," dedi.
Joe
bu cümleyi bitirdikten sonra derin bir soluk aldı.
Ablam,
Amca beye doğru şöyle bir bakıp hafife gülümseyerek: "Demek öyle,"
diye söylendi. "Bunları daha önceden söylese daha nezaket göstermiş
olurdu, ama hiç olmamasından daha iyidir. Peki, size herhangi bir şey vermedi
mi?" dedi.
Joe:
"Hiçbir şey vermedi," dedi. Ablam ağzını açıp patlamak üzereydi, ama
Joe hemen sözlerini şöyle bağladı: "Hanımefendi ne verdiyse çocuğun
dostlarına verdi. Dosttan da kastı, kendi deyişiyle, "çocuğun öz ablası
Bayan Gargery'nin eline teslim edilmek üzere."
Ablam
Pumblechook Amca'ya dönüp baktı. O ise bu işi önceden biliyormuş gibi bir
tavırla başını sallıyordu.
Ablam:
"Ne kadar verdi?" diye gülerek sordu.
Joe:
"On altına ne dersiniz?"
Ablam
kısaca: "Eh, fena değil" dedi. "Çok değil, ama fena da
sayılmaz."
Joe:
"On taneden biraz fazla desem" dedi.
Pumblechook
denilen o şarlatan da hemen bilgiç bilgiç başını sallayarak: "Daha
fazla," diye sırıttı. "Sen devam et, Joe, devam et!"
Joe:
"Yirmi tane desem?"
Ablam:
"Doğrusu çok yerinde, efendice," dedi.
Joe:
"Yirmi taneden de fazla," dedi.
O
Pumblechook olacak ikiyüzlü utanmaz, küçümseyen bir gülüşle:
"Elbette
daha fazla," diye araya karıştı. "Devam et, Joe, devam et!"
Joe
sevinçle: "Öyleyse sözünü balla keseyim, tam yirmi beş tane altın!"
diyerek keseyi ablama uzattı. O dolandırıcı, düzenbaz Pumblechook da hemen:
"Evet, tam yirmi beş tanedir," diyerek kalktı, ablamla tokalaştı.
"Senin fedakârlığına göre çok değil bu para. Fikrim sorulduğu zaman da
zaten böyle dedim, çok değil dedim. Güle güle harca."
Bütün
bu bilgiçlik numaraları yetmezmiş gibi bu kez de beni kanadının altına almak
numarasına girişti. Kolumu dirseğimin hemen üstünden kavrayarak: "Şimdi
dinleyin beni! Ben bir şeye başladım mı sonunu getiririm. Bu çocuğu resmen
Joe'ya çırak yazdıracağım ben, ama resmen!"
Ablam
para kesesini avucunda sıkarak: "Tanrı biliyor, sana çok şey borçluyuz,
Amca bey," diye mırıldandı.
"Siz
beni bir kalem geçin. Benim istediğim şu çocuğu yerine yerleştirmek."
Böylece
beni ite kaka Belediye'ye götürdüler. Kâğıtlarım burada resmi olarak imzalanıp
mühürlendi, ben de "resmen" Joe'ya çırak verildim.
Oradan
Amca beylere döndük. Yirmi beş tane altın ablamı öyle bir heyecana getirmişti
ki, paranın birazını yemeden içi rahat etmeyeceği belliydi. Kutlamak için bir
yere yemeğe gittik Benim için son derece dertli bir gün oldu bu. Her nedense
herkes beni bir asalak sayıyordu; hatta şenliği bozuyor muşum gibi bir halleri
vardı. Ama, yine de sık sık bana "Neden gülmüyorsun? Neden
eğlenmiyorsun?" diye sormaktan geri kalmıyorlardı. Bende mecburen keyfimin
yerinde olduğunu söylüyordum.
O
geceki ziyafetle ilgili olarak en iyi hatırladığım, uykusuzluktur.
Bırakmıyorlardı
ki uyuyayım! Ne zaman başımın öne düştüğünü görseler hemen dürtüp uyandırarak:
"Eğlensene!" diyorlardı. Sonra gecenin geç bir saatinde B. Wopsle
bize bir şiir okudu. Ondan sonra eve dönmüş olacağız. Odama çıktığım zaman son derece
üzüntülü olduğumu hatırlıyorum. İçimde Joe'nun mesleğini hiçbir zaman sevip
benimsemeyecekmişim gibi bir duygu vardı. Bir zamanlar hoşlanıyordum demire"
olmaktan. Ama artık değil.
Ablamın
aksiliği yüzünden bizim ev gözümde hiçbir zaman rahat, sevimli bir yer
olamamıştı. Kendi evimden utanıyordum. Ama, Joe'nun varlığı bu evi gözümde
kutsal bir yuva yapmış, içime bu yuvaya karşı bir inanç vermişti. Misafir
odamızın son derece kibar bir salon olduğuna inanırdım. Öndeki sokak kapısının,
her açılışında hindiler, tavuklar kurban kesilen esrarengiz bir geçit olduğuna
inanırdım. Mutfağımız gösterişli olmasa da temiz bir köşe, dükkândaki örsün de
insanı erkekliğe, bağımsızlığa yükselten şerefli bir basamak olduğuna
inanırdım. Tek bir yıl içinde bütün inançlarım altüst oldu. Şimdi bana
evimizdeki her şey bayağı kaba geliyordu. Bayan Havisham'la Estella'nm bizim
evi görmelerine ölürdüm de razı olmazdım. Bu nankörce duygularımın ne
kadarından ben kendim suçluydum, ne kadarına Bayan Havisham'la ablam yol
açmışlardı, şimdi bunların hiç önemi yok. Ben değişmiştim, bir kere, olan olmuştu.
İyi, kötü, doğru, yanlış olmuştu işte.
Bir
zamanlar kollarımı sıvayıp örs başına geçmeyi dört gözle beklerdim. Sanırdım ki
Joe'nun çırağı olunca başım göğe erecek, mutluluğa kavuşacağım. Şimdi Joe'nun
çırağı olmuştum, ama mutluluktan çok uzaktım. Üzerimde yalnız ocakta yaktığımız
ufak kömürlerin tozunu duyuyordum. Yüreğimin üzerindeki hatıraların ezici
ağırlığı yanında çekicin örse vuruşu tüy gibi kalıyordu. Sonraları çok kereler
pazar akşamlan kilise bahçesinde durup karşımda uzanan rüzgârlı bataklıkların
manzarasıyla kendi hayatımı, geleceğimi kıyaslamıştım. Benim ömrüm de bu
bataklıklar gibi düz, boş, iç karartıcı görünürdü gözüme. Şimdi o günleri
anarken yalnız duygularımı Joe'ya belli etmemeye çalışıyordum. Evden kaçıp bir
gemici, bir asker olmadıysam bu benim vefalı oluşumdan değildir... Joe'nun
vefasıdır. Sıkıldığım halde örs başında canla başla çalıştıysam, alın terinin değerine
inandığım için değildir... Joe'nun alın terine verdiği değer, onun inancıydı
beni çalıştıran. İyi kalpli, dürüst ruhlu, çalışkan bir tek insanın etkisi
çevresine ne derece dağılır bilmem. Yalnız kendi üstümdeki etkiyi biliyorum.
Çıraklık devremde herhangi bir iyi davranışım olduysa bunun kökünü, dünyayla
barışık, sade bir kişi olan Joe'da aramak gerekir. Yoksa gözü en yükseklerde
olan, huzursuzluk içinde kıvranan bende değil! İstediğim neydi, kim bilir! Ne
diyebilirim, kendim de bilmiyordum.
Belirli
olan bir korkum varsa o da şuydu: Günlerden
bir gün en kirli, en bayağı kılığımla dükkânda çalışırken başımı kaldıracağım,
pencereden bakmakta olan Estella'mn beni böyle, elim yüzüm kapkara, bir işçi
parçası olarak kaba işler yaparken yakalayacağını, bayağılığım karşısında
sevinerek beni büsbütün hor göreceğini düşünmek hiç peşimi bırakmayan bir
korkuydu. Bazı akşamları Joe'yla çalışırken türkü söylüyorduk. O zaman hemen
aklıma bu türküyü Bayan Havisham'larda söyleyişim geliyordu. Gözümün önüne
Estella geliyordu.
O
zaman başımı kaldırıp karanlık pencerelere bakınca Estella dışardaymış ve ben
başımı kaldırdığım için yüzünü pencereden çekivermiş gibi bir duyguya
kapılırdım.
Yaşım
ilerlediği için okula gidemiyordum. Kendi edindiğim her türlü bilgiyi Joe'yla paylaşmak
istiyordum. Ama hayır, böyle demek doğru değil... Joe'yu bilgisizlikten, kabalıktan
biraz olsun kurtarmak istiyordum. Estella'nın fazla küçümseyemeyeceği bir insan
olmasını istiyordum. Bataklıkların ötesindeki harabe, bizim okulumuzdu; kırık,
küçük bir kara tahtayla ufacık bir tebeşir parçası da eğitim araçlarımız. Joe
bu araçların arasına tütün dolu bir çubuk katmayı hiç ihmal etmezdi. Onun bir
pazar öğrendiklerini öteki pazara hatırladığını hiç bilmiyorum. Yine de
harabeye gittiğimiz zaman pipo tüttürüşüne bile daha filozofça, adeta bilgince
bir hal gelirdi. Sakin, güzel bir köşeydi burası. Oradan ırmaktaki gemilerin
yelkenlerini görürdük. Sular çok alçalınca yelkenlerin ancak uçları görünürdü;
gemiler batmış, yalnız yelkenleri meydanda kalmış gibi olurdu. Pupa yelken
denize açılan gemileri, bulutların, suların, yeşil yamaçların üzerinde ne zaman
güzel bir ışık gölge oyunu olsa, nedense aklıma Bayan Havisham'la Estella
gelirdi. Güzel olan, zevkimi okşayan her şey sanki onlarla, onların o garip evleriyle,
garip yaşayışlarıyla ilgiliydi.
Bir
pazar günü Joe kafasının her zamankinden kalın olduğunu ilan ederek kendini
çubuk tüttürmenin keyfine vermişti. Ben de öğretmenlikten vazgeçerek yere
uzanmıştım. Çenemi elime dayamış, etrafı seyrediyor, yerde, gökte, her yerde
Bayan Havisham'la Estella'nın izlerini buluyordum. Çoktandır zihnimi kurcalayan
bir düşünceyi Joe'ya açmaya karar verdim.
"Joe,"
dedim, "Ne dersin, Bayan Havisham'ı gidip bir ziyaret etsem mi?"
Joe
düşünceli bir tavırla:
"Vallahi,
Pip'çiğim bilmem ki... niçin gideceksin?"
"Herkes
birbirini ne için ziyaret eder?"
"Öyle
ziyaretler vardır ki amaçları hiç de hayırlı değildir, Pip'çiğim. Gidersen
belki senin ondan bir şeyler istediğini, bir şeyler filan umduğunu sanır."
"Ben
de bir şey istemek için gelmediğimi kendisine söylesem olmaz mı, Joe?"
"Olur
elbette. Belki inanır. Ama, belki de inanmaz" Joe çubuğundan birkaç nefes
çekti, sonra: "Pip'çiğim" dedi. "Mesele şu ki, Bayan Havisham
sana karşı efendice davrandı. Sonra da beni geri çevirdi, başkaca bir şey
beklemeyin, dedi."
"Biliyorum
Joe. Duydum onun söylediklerini."
"Yani,
Pip'çiğim, şunu demek istiyorum ki, o gün kendisi o türlü konuşmakla belki şunu
dokundurmuştur. Keselim burada, demek istemiştir. Evli evine, köylü köyüne
demek istemiştir. Bu kadarla kapansın, bu işi burada keselim, demek istemiştir
belki de."
Bunu
ben de düşünmüştüm. Joe'nun ağzından duymak bana hiç de cesaret vermedi.
İkimizin de aklına geldiğine göre doğru olması daha kesinleşiyordu.
"Bak,
çıraklığımın ilk yılı dolmak üzere. Bunca zamandır Bayan Havisham'ı ne aradım,
ne sordum. Yani, bugünlerde işler az. Yarın öğleden sonra bana izin verirsen
gider Bayan Est... Havisham'ı bir ziyaret ederim.
Joe
hiç bozmadan: "Onun adı Estavisham değil, Havisham sanıyordum, yoksa
yeniden vaftiz olup ad değiştirdiyse bilmem," diye mırıldandı.
"Dilim
sürçtü! Sen ne diyorsun, onu söyle!"
Uzun
lafın kısası Joe: "Sen nasıl istiyorsan öyle olsun," diyordu. Yalnız,
bu ziyaret bir deneme sayılacaktı. Konaktan yüz bulmazsam, hatta herhangi bir
şekilde soğuk karşılanırsam bir daha gitmeyecektim. Bu şartları tutacağıma ben
de söz verdim. Joe'nun haftalıkla tuttuğu bir demirci kalfası vardı. Küstah bir
adamdı. Geniş omuzlu, iyice esmer, son derece güçlü kuvvetliydi. Hiçbir işte
hiçbir zaman acele etmez, hep vakit öldürüyormuş gibi davranırdı. İşe gelişi
bile, çalışmaya gelmiyormuş da, rastgele dolaşırken, şöyle uğrayıvermiş
gibiydi. Akşam üzeri işten çıkıp gidişini görünce, nereye gittiğini kendi de
bilmiyor sanır, bir daha da hiç gelmeyecekmiş gibi bir duyguya kapılırdınız.
Bataklıklardaki kanal köprülerinin birinde, köprü bekçisinin evinde kalırdı.
Sabahlan, yemeğini çıkın yapıp sırtına sallandırmış, elleri cebinde, yavaş yavaş
bir gelişi vardı. Tatil günlerini ise köprülerin üzerine uzanıp yatarak ya da duvar
diplerinde uzanarak geçirirdi. Gözleri hep yerde gezer, bir şey söyleyince yarı
sinirlenmiş, yarı şaşmış gibi, insanın yüzüne bakardı. Bu somurtuk, küstah
adamla yıldızımız hiç barışık değildi. Küçüklüğümde, dükkânın en karanlık
köşesinde Şeytan'ın oturduğunu, kendisinin de onunla yakından dost olduğunu
söyleyerek ödümü koparırdı. Sonra demirci dükkânlarındaki ateşe her yedi yılda
bir kere diri diri bir çocuk atmanın şart olduğunu benim bu iş için
kullanılacağımı söylerdi. Joe'ye çırak girdiğimde ileride onun işini elinden
alacağım diye mi korktu, nedir bilmiyorum. Yalnız, beni eskisinden daha az
sever oldu. Gerçi düşmanlığını belli edecek bir şey söylemiyor, öyle bir
davranışta bulunmuyordu, ama demir döverken kıvılcımları benden yana
sıçrattığının farkındaydım.
O
pazartesi günü Joe'ya öğleden sonraki izin meselesini hatırlattığım zaman bu
adam da oradaydı. Tam o sırada Joe ile birlikte kızgın bir demir parçasını
dövmekteydiler. Ben de körüğü çalıştırıyordum.
Orlick
denen bu kalfa önce sesini çıkarmadı, ama biraz sonra çekicinin sapına
dayanarak "Olmaz böyle" diye söylendi. "Bu çocuk yarım gün izin
yapacaksa ben de yapmalıyım" dedi.
Orlick
yirmi beş yaşlarındaydı ama hep çok ihtiyarmış gibi konuşurdu. Joe: "İzni
ne yapacaksın sen?" diye sordu. "Yapacağın bir iş mi var?"
"Ne
mi yapacağım? O ne yapacaksa ben de onu yaparım elbet."
"Pip
kasabaya gidiyor" dedi.
İkisi
de sinirlenmişlerdi. Bir süre sonra Joe "Öfken geçti mi bakalım?"
diye sordu.
Orlick:
"Geçti, geçti," dedi.
"Öyleyse
ben de sana yarım günlük izin veriyorum."
Meğer
ablam, bahçede durmuş, bizi dinliyormuş.
Şimdi
de başını pencereden uzatarak: "Aptallığına doyma, emi, koca sersem! diye
Joe'ya haykırdı. "İşin yok da böyle haylaz takımına izin veriyorsun! Böyle
boş yere haftalık dağıttığına göre sen zengin olmuşsun! Bu haylaz benim emrimde
olsaydı ben gösterirdim ona!"
Orlick
pis pis sırıtarak: "Elinde olsa sen bütün dünyayı emrine alırsın
zaten!" diye söylendi.
Joe:
"Sen karışma!" dedi.
Ama,
ablamın tepesi atmıştı. İyice öfkelenmeden yatışmayacağı belliydi.
"Şapşallarla
serserilerin hakkından gelmesini bilirim ben!" diye bağırmaya başladı.
"Şu senin ustan olacak avanak da aptalların kralı zaten! Sana gelince,
senin gibi serserinin benzeri yoktur!"
Orlick:
"Sen de şom ağızlı, eli maşalı çirkefin birisin!" diye homurdandı.
Ablam
çığlık çığlığa: "Ne dedi bana? Ne dedi? Bu Orlick serserisi ne dedi
bana?" diye bağırıyordu. "Kendi kocamın gözü önünde nasıl dil uzattı
bana? Oy! Oy! Oy!" Bu oyların herbiri bir çığlıktı, ablam gitgide
öfkelenerek kendinden geçmeye başlamıştı: "Nasıl hakaret etti bana, kocam
olacak vicdansızın gözü önünde!"
Demirci
dişlerini kısarak, "Ah, ah!" diye söylendi. "Sen benim karım
olsan ben sana gösterirdim." Joe, araya girmeye çalışıyordu, ama başarılı
olamıyordu.
Şimdi
ablam elleriyle göğsünü, dizlerini dövmeye başlamıştı. Sonra başındaki ev
başlığını atıp saçlarını çözdü. İyice öfkelenmişti. Kapıya doğru atıldı, ama bu
işlerde tecrübeli olduğum için ben kapıyı daha önceden kilitlemiştim. Bütün bu
olanlardan sonra Joe'nun elinden ne gelirdi? Orlick'i düelloya çağırmak zorunda
kaldı. Orlick, dövüşmekten başka çıkar yol olmadığını anlamıştı. Böylece,
kıvılcımlardan yer yer kararıp yanmış olan önlüklerini bile çıkarmadan iki dev
gibi hemen kapıştılar. Ama, oralarda Joe'nun karşısında uzun zaman
dayanabilecek bir dövüşçü varsa bile ben görmemiştim. Orlick çok geçmeden benim
dövüştüğüm çocuk gibi yerdeki kömür tozlarının arasına serilip kalmıştı.
Bunun
üzerine, Joe gidip kapıyı açtı. Ablam pencereden dövüşü seyrettikten sonra
düşüp bayılmıştı. Joe onu aldı, kucağında eve götürüp ay ıhtı. Ablam önce
çırpınıp kocasının saçlarını çekiyordu. Sonunda her fırtına gibi bu da geçti.
Günlerden pazarmış ya da bir ölen olmuş gibi bir sessizlik, bir durgunluk çöktü
ortalığa. Yukarı, odama çıkıp giyindim. Yeniden aşağı indiğimde Joe ile Orlick
hiçbir şey olmamışçasına ortalığı süpürüyorlardı. Ortalığın böyle süt liman oluşu
Joe'nun filozofluk damarlarını kabartmıştı. Beni uğurlamak için sokağa kadar
çıktı. "Bayan Havisham'ın konağına giderken ne kadar gülünç duygularla
dopdoluydum! (Büyük insanda ciddiye aldığımız duyguları çocukta gülünç
buluruz). Bahçe kapısının önünde bir aşağı bir yukarı kaç defa dolaştıktan
sonra zili çalacak cesaret bulabildim! Kapıyı Estella değil de Pocket açtı. Ziyaret
için geldiğimi söyleyince biraz düşündü. Beni kapıdan çevirip çevirmemek
konusunda kararsızdı. Ama sorumluluk yüklenmek istemediği için içeri aldı.
Biraz beklettikten sonra da: "Yukarıda bekliyorlar," diye haber
getirdi. Yukarıda her şey bıraktığım gibiydi, Bayan Havisham yalnızdı.
Gözlerini
üzerime dikerek hemen: "Hoş geldin!" dedi. "Bir şey istemeye
gelmemişsindir inşallah! Çünkü sana hiçbir şey verecek değilim." "Hayır
Bayan Havisham! Size teşekkür etmeye geldim. Çalışmaya başlayalı uzun zaman
oldu. İşimden de memnunum."
O
ihtiyar parmaklarının sabırsız bir sallanışıyla: "İyi, iyi!" dedi.
"Böyle
arasira gelebilirsin. Yaş gününde filan gel." Sonra ansızın sandalyesini
de bana doğru döndürerek: "Estella'yı arıyorsun, değil mi?"
Gerçekten
de gözlerim Estella'yı arıyordu. Kekeleyerek: "İyidir ya inşallah?"
diye mırıldandım. Bayan Havisham: "Avrupa'da," dedi. Özel bir okulda
eğitim görüyor.
Her
zamankinden daha güzel. Görenler hayran oluyor. Onu elinden kaçırdığın için
yanıyor musun, söyle?"
Bu
sözleri öyle bir zevkle söylemişti, o kadar kötü bir kahkaha atmıştı ki, ne
diyeceğimi bilemedim. Zaten o da bir karşılık vermeme fırsat bırakmadan beni
dışarı gönderdi.
Pocket
kapıyı arkamdan kapayıp da kendimi gene gün ışığında bulduğum zaman evime,
mesleğime, hayatıma karşı duyduğum hoşnutsuzluk iyice artmıştı.
Sokak
boyunca yavaş yavaş yürümeye başladım. Vitrinlere bakıyor, zengin, kibar bir
adam olsam ne alırdım diye hayal ederek oyalanıyordum. Tam o sırada kitapçı
dükkânından Bay Wopsle çıktı. Yeni bir kitabı almış, Bay Pumblechook'un
kafasını şişirmeye gidiyordu. Beni de götürdü. Eve gitmek canım istemediği için
onunla gitmek bile bana kendi başıma olmaktan daha iyi geldi. Sokaklarda
lambalar yanarken Pumblechook amcanın evine geldik. Kitaptan bir şeyler okudular.
Daha sonra kalkıp çıktık.
Bay
Wopsle ile birlikte köyümüzün yolunu tuttuğumuzda, hava kararmıştı. Kasabanın
dışındaki kırlar koyu bir sis içindeydi. Şosenin kıvrımındaki sokak lambasının
ışıkları sisin üzerinde elle tutulur sarı çubuklar gibi duruyordu. Tam biz bu
ışığa bakarken yolun üzerindeki bekçi kulübesinin yanında, elleri cebinde bir
adam gördük. Bu adam Orlick'ti.
"Geç
kalmışsın" dedim.
Orlick
haklı olarak: "E, sen geç kalmadın mı yani?" diye terslendi.
Hâlâ
biraz önceki okuyuşunun heyecanı içinde olan Bay Wopsle:
"Kendimize
bir şiir ve fikir ziyafeti çektik biz bu gece" dedi.
Orlick
biraz homurdandı, ama sonra üçümüz birlikte yolumuza koyulduk.
Biraz
sonra Orlick'e iznini kasabada mı geçirdiğini sordum.
"Evet,
hemen senin arkandan ben de kasabaya indim" dedi. "Ha sahi, haberiniz
var mı bilmem, yine toplar atılıyor. Yine firar var galiba."
Gerçekten
de çok gitmeden o gümbürtü kulağımıza geldi. Sislerin içinde daha boğuk
çıkıyordu, kaçakların ardından kovalar gibi ırmak boyunca gümbür gümbür bir
yuvarlanışı vardı. Orlick: "Tam tüyülecek gece," diye söylendi.
"Bu havada kimseyi yakalayamazlar."
Onun
bu sözleri aklıma birçok şeyler getirdiği için düşünceye dalmıştım Bay Wopsle
yüksek sesle akşam okuduklarının bazı kısımlarını tekrarlıyordu. Orlick de
kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu. Önce içkili olduğundan kuşkulanmıştım,
ama sarhoş değildi.
Böylece,
köyümüze vardık. Meyhanenin önünden geçerken burasının ses, ışık, hareket
içinde olduğunu görerek şaştık, çünkü saat gecenin on biriydi. Kaçak bir
mahkumun yakalanmış olacağını tahmin eden Bay Wopsle bilgi almak için içeri
girdi. Ama girmesiyle telaş içinde, koşa koşa çıkması bir oldu.
"Pip,
sizin evde bir kaza olmuş, çabuk koş!" dedi.
Koşmaya
başladım. Orlick de koşuyordu. Bay Wopsle hem koşuyor, hem konuşuyordu:
"Tam
anlayamadım. Enişten dışarıda olduğu bir sırada evinize galiba bir mahkum
girmiş... ya da mahkumlar. Sayısı belli değil. Galiba bir yaralanan filan da
varmış."
O
kadar hızlı koşuyorduk ki, daha fazla konuşamadık. Bizim eve girinceye kadar da
hızımızı kesmedik. Evin içi insan doluydu. Bütün köy oradaydı sanki. Bir doktor
vardı, bir sürü kadın vardı. Joe da oradaydı. Ben içeri girince seyirciler
kenara çekildiler. Ablamı gördüm. Taban tahtalarının üzerinde baygın bir halde
yatıyordu. Yüzü ocaktan yana dönük dururken başının arka yerine vurulmuş büyük
bir darbeyle yıkılmış kalmıştı. Hayatı kurtulsa da ayağa kalksa bile bir daha
asla düzelemeyecek gibi görünüyordu.
Joe,
o akşam meyhanedeymiş. Orada bulunduğu sırada ablamı gören tek kişi, tarladan
evine dönen bir çiftçiydi. Ablam mutfak kapısında duruyormuş, merhabalaşmışlar.
Adam bunun ne zaman olduğunu tam olarak bilemiyor, ancak saat dokuzdan önce
olduğunu söylüyordu.
Joe
saat ona doğru eve geldiğinde karısını yerde baygın bulmuş, hemen yardım
çağırmıştı. Şamdanın mumu söndürülmüştü, ama ocaktaki ateş hâlâ alevli olduğuna
göre olayın üzerinden pek uzun bir zaman geçmemiş olduğu anlaşılıyordu.
Evden
hiçbir şey çalınmamış, mumun söndürülüşü bir yana, hiçbir şeye ilişilmemişti.
Ama, son derece dikkat çekici bir ipucu hemen ablamın yanı başında duruyordu:
Mahkumların bacaklarına takılan bir demir halka vardı. Bir eğe ile törpülenip
koparılmıştı. Herhalde ablama saldıranlar onun kafasına ve sırtına bu demir
parçasıyla vurmuşlar.
Joe
bu demiri demirci gözüyle inceleyince, bir hayli zaman önce eyelenmiş olduğunu
söyledi. Subaylar da aynı fikirdeydiler. O gece iki mahkum kaçmıştı, ama demir
bunların hiçbirine ait değildi. Zaten bunlardan biri ayağındaki demir halkayla
yakalanmıştı.
Ablamın
yanında bulunan demirin de o gemiden çıkmış olduğuna şüphe yoktu, ama ne zaman
çıktığını bilemiyorlardı. Ben hemen kendimce bir karara varmıştım: Bu, benim
mahkumun ayak demiriydi. O sabah bataklıklarda, sisler içinde eyeleyip
kopardığı halka. Ancak böyle canavarca işi onun yapmış olabileceğini sanmıyordum.
Eyeyi başkasının alıp kullandığını düşünüyordum. Ben, bir Orlick'ten, bir de
meyhanede eyeyi bana göstermiş olan yabancı adamdan kuşkulanıyordum.
Orlick
sahiden de hemen benim arkamdan kasabaya inmişti, akşama kadar birçok kişi onu
surda, burda görmüştü. Sonra Orlick köye bizimle birlikte dönmüştü. Ondan kuşkulanışım
yalnız ablamla çatışmış olmasındandı. Ama, o güne kadar ablam hem Orlick'le,
hem de önüne çıkan herkesle bir kere kavga etmişti. O meyhanedeki yabancı adama
gelince, banknotlarını almaya geldi desek ablamı hırpalamasına gerek yoktu,
çünkü kadıncağız onun parasını geri vermeye çoktan razıydı.
Hem
zaten odada hiçbir çatışma filan olmadığı da belliydi. Suçlu kimse kapıdan
içeri öyle birdenbire, öyle sesiz girmişti ki, ablam arkasına dönüp bakmaya
fırsat bulamadan darbeyi yemiş, yere yığılmıştı.
Ne
kadar masumca olursa olsun, ablamı yaralayan aletten ben sorumluydum, bunu
düşünmek çok ağınma gidiyordu. Acaba çocukluğumdan beri dilimi bağlamış olan
büyüyü en sonunda çözsem de Joe'ya her şeyi söylesem mi diye kararsızlık
içinde, ne anlatılmaz işkenceler çektim! Bütün gün kendi kendimle çarpışıyor,
her gece hiçbir şey söylememenin en doğru yol olduğuna kendimi inandırıyor, ama
ertesi sabah yine kararsızlığa düşüyordum. Doğru ile yanlış arasında
çabaladığımız zamanlar daima vicdanımızın sesini kesecek bir yol buluruz. Ben
de şimdilik bu eski sun deşmemeye, ancak son durumu aydınlatmak için bir işe
yarayacağına inanırsam açıklamaya karar verdim.
Bir
iki hafta evin içi her türlü polis memurlarıyla, müfettişleriyle doldu taştı.
Bu kişiler her zamanki gibi bir sürü olmayacak adamın ifadesini alıp gereksiz
yere akıntılara karşı kürek çektiler. Durumdan bir sonuç çıkarmaya
çalışacakları yerde, kendi icat ettikleri hazır bazı sonuç taslaklarına uysun
diye durumu, olayları değiştirmeye kalkıştılar. En büyük marifetleri, sır küpü
duruşlarla, bilgiç bakışlarla meyhanenin kapısında oyalanmaktı. İçki
içişlerinde bile suçlu yakalar gibi bir tavırları vardı ki, köylüleri hayran
bırakıyorlardı. Ablama saldıranı ise bulamadılar. Polis kuvvetleri dağılıp
gittikten çok sonralara kadar ablam yatakta kendinden geçirmiş olarak yattı.
Hafızasını kaybeder gibi olmuş, kulağı çok ağırlaşmıştı, konuştuğu pek
anlaşılmıyordu. Sonra önündeki eşyaları birkaç tane olarak görüyor, bu yüzden
hiçbir şeyi uzanıp tutamıyordu. Sonunda bizim yardımımızla yataktan kalkıp
mutfağa indiği zaman bile küçük kara tahtamı hep yanında bulundurmak
gerekiyordu: Sözle söyleyemediğini yazıyla anlatsın diye. Ama, yazısı kötü
olduğu gibi imlası da yanlışlarla doluydu. Joe'nun ise okumaktaki ustalığı
belliydi! Onun için, aralarında sık sık öyle karışıklıklar çıkıyordu ki, çözmek
için bana başvurmak zorunda kalıyorlardı. Kadıncağıza ilaç yerine sütlaç, Joe
yerine çay çok verildi!
Tuhaftır
ki, bu felaketten sonra ablam çok değişti, kuzu gibi oldu.
El,
ayak hareketleri çok titrek, çok sarsak olarak kaldı. Sonra iki, üç ayda bir,
sanki dünyayla ilişiğini kesiyordu. Ona bakacak şöyle uygun birisini bulmaktan
ümidimizi kesmek üzereydik ki iyi bir rastlantı oldu. Bay Wopsle'nin teyzesi
öldü ve Biddy gelip bizim eve yerleşti.
Hayatımıza
bir kurtarıcı melek gibi girdi Biddy! Ablamın bu durumu Joe'yi çok sarsmıştı.
Adamcağız her akşam onun hizmetini görürken ara sıra bana dönüp, mavi
gözlerinde yaşlarla: "Ah, Pip, ne mükemmel bir kadındı bir zamanlar!"
diye içini çekerdi. Şimdi ise Biddy, sanki doğuştan hastabakıcıymış, ablamın da
bütün huyunu biliyormuş gibi her işi üzerine alıverince Joe rahatladı. Hep
karısının hastalığını düşüneceği yerde kafasının sakinliğini, evin sessizliğini
fark edip tadını çıkarmaya başladı. Artık meyhaneye canı istediği zaman çıkıp
gidiyor, bu değişiklikler ona iyi geliyordu.
Evimize
geldikten sonra Biddy'nin ilk başarısı o ana kadar benim çözemediğim bir düğümü
çözmek oldu: Kara tahtanın üzerine ablam durup durup T harfine benzer bir şey
çiziyor, her defasında heyecanlanarak bunun çok istediği bir şey olduğunu belli
ediyordu. Ben baş harfi T
olan
ne varsa söylemeye, getirip vermeye çalışmıştım, ama nafile!
Sonunda
bu işaretin T harfi değil de bir çekiş resmi olabileceği aklıma gelmişti.
Kulağına eğilip: "Çekiç mi istiyorsun?" diye bağırdığım zaman ablam
heyecanla "Evet" der gibi başını sallamış, elleriyle, çekişle
dövercesine, masaya vurmaya başlamıştı. Bunun üzerine, dükkânda kaç çekiç varsa
hepsini birer birer getirip önüne sermiştim, ama ablam bu sefer de
"Hayır" der gibi başını sallamaya başlamıştı.
Biddy
gelip de ablamın isteklerini çabucak kavramaya başlayınca bu anlaşılmaz işaret
yeniden ortaya çıktı. İşaretin tarihçesini kısaca anlattım. Biddy bir bana, bir
ablama baktı. Biraz düşündü, sonra kalktı, dükkâna gitti. Orlick örs başında
demir dövüyordu. Biddy'nin yüzü parlamıştı.
"O
elbette" dedi. "Onu istiyor!"
Orlick'miş
meğer ablamın kastettiği! Adını hatırlayamadığı için çekiç işaretiyle anlatmak
istemiş. Orlick'e durumu anlattık, ablamın yanına gelmesini söyledik. Elindeki
çekici bıraktı, alnının terini önce koluyla, sonra önlüğüyle sildi.
Hiç
sesini çıkarmadan, o kendine özgü ağır, aksak yürüyüşüyle mutfağa geldi.
Ablamın
onu yüzüne karşı suçlayacağını sanmıştım. Tersine, ablamın ona her türlü
dostluk gösterisinde bulunduğunu görünce bayağı hayal kırıklığına uğradım.
Ablam onun gelişine son derece sevinmişti. İçecek bir şey ikram etmemiz için
işaret etti. Ondan sonra hemen her gün tahtasına çekiç işareti çizerek Orlick'i
çağırtmaya başladı. O da hep geliyor, asık bir yüzle sessiz sedasız ablamın
karşısına geçip oturuyordu. Bu işe onun da bizim kadar şaşırmış olduğu
anlaşılıyordu. Monoton bir hayat sürüyordum. Ablamın yaralanmasından, Biddy'nin
gelişinden sonra olan tek önemli şey doğum günümde Bayan Havisham'ın konağına
yaptığım ziyaretti. Hâlâ Pocket nöbetteydi. Bayan Havisham'ı bıraktığım gibi
buldum. O da Estella'dan aynı şekilde, belki de aynı kelimelerle bahsetti. Giderken
elime büyükçe bir banknot verdi, bir dahaki yaş günümde yine gelmemi söyledi.
Parayı almamak istedimse de:
"Yoksa
az mı geldi?" diye sorunca hemen kabul ettim. Ondan sonra benim bu
ziyaretlerim, bu para hikayesi her yıl aynen tekrarlanır oldu. Bu içine gün
ışığı girmeyen, zamanın durmuş olduğu garip ev, aklımı, duygularımı şaşırtmakta
devam ediyordu, bu şaşalamanın etkisiyle mesleğimden tiksinip evimden barkımdan
gitgide daha soğuyordum.
Ben
böyle devam ederken, Biddy sürekli değişmekteydi; hatta, ben farkına varmadan
değişmişti bile. Pabuçları yenilenmiş, saçları düzelip parlamış, elleri
tertemiz olup çıkmıştı. Güzel değildi...
Estella
gibi olmasına imkân yoktu; ama, derli toplu, iyi huylu, gözü okşayan bir kız
oluvermişti.
Teyzesi
için tuttuğu yastan yeni çıktığı sıralarda bir akşamdı; yani, bizim yanımıza
gelmesinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmişti. O akşam onun
gözlerinde nasıl tuhaf bir şekilde dalgın, derin bir bakış olduğunu fark ettim:
Güzel gözlerdi bunlar; hem de iyi gözler.
Yazı
yazmaya dalmış bulunduğum bir sırada tesadüfen başımı kaldırmış, Biddy'nin
bakışlarıyla karşılaşarak, gözlerinin ne kadar anlamlı ve güzel olduğunu fark etmiştim.
Kalemi elimden bıraktım. Nakış işlemekte olan Biddy'nin de iğnesi bir an havada
kaldı.
"Anlat
bana, Biddiy," dedim. "Nasıl oluyor bu iş? Ya ben çok budalayım, ya
da sen çok akıllısın."
Biddy
güldü:
"Hangi
iş?"
"Her
bakımdan benim kadar bilgilisin, Biddy. Evimizi gül gibi çekip çevirmekle
kalmıyorsun, her türlü bilgide benimle başa baş gidiyorsun."
Son
aylarda haftalıklarımla kitap almaya başladığım için okumamla övünmeye
başlamıştım.
Biddy:
"Sen de bütün gün çalışıyorsun, ama yine de okuyup yazacak zaman
buluyorsun," dedi. "Ama ben dükkândan gelir gelmez kitap başına
oturuyorum. Seninse böyle bir şey yaptığın yok."
Biddy:
"Belki de bulaşıcı bir şeydir, nezle filan gibi, senden bana
geçmiştir," dedi ve nakış işlemeye devam etti.
Gerçekten
de şaşılacak kızdı Biddy! Bilgi bakımından denk gittiğimiz gerçekti.
Bu
son yıl içinde Biddy demircilik hakkında bile adamakıllı bilgi edinmişti.
"Biddy,
sen her fırsattan faydalanmasını bilen bir kızsın. Bizim eve gelmeden önce
ilerlemek için eline hiçbir fırsat geçmemişti. Ama bak, bir yıl içinde nasıl
parlayıverdin!" dedim.
Biddy
bir an başını kaldırıp yüzüme baktı. Sonra yine nakısının üstüne eğildi...
"Senin
ilk öğretmenin bendim, ama değil mi?" diye mırıldandı. Şaşırmıştım: "Biddy!
Yoksa ağlıyor musun?" diye sordum. Güldü: "Yok canım! Onu da nereden
çıkardın?"
Nakışının
üstüne damlayan bir tek gözyaşından çıkarmıştım! Ama, şimdi ağlamıyor,
gülümsüyordu. Sonra yine nakısına döndü. Ben ise hâlâ onu seyrediyordum.
Az
sonra; "Evet, Biddy, ilk öğretmenim sendin!" dedim. "Bir gün
gelip böyle bir aile gibi olacağımız o zamanlar hiç aklımıza gelir miydi?"
Pazar
günü öğleden sonra ablamın başında Joe bekledi, Biddy ile ben dolaşmaya çıktık.
Mevsim yazdı, hava çok güzeldi. Köyden çıktık, kilisenin önünden geçip kırlara
açıldık. Irmağın üzerindeki yelkenleri görünce aklıma Bayan Havisham'la Estella
gelmişti.
Biddy'ye
açılmak, içimi dökmek ihtiyacını duydum. Suyun kıyısında bir yer bulup
oturduğumuz zaman Biddy'ye sırrımı açıklamaması için yemin ettirdim, sonra,
açıkça söyledim: "Ben yükselmek, büyük adam olmak istiyorum, Biddy." Ben
senin yerinde olsam istemezdim" dedi hemen. Biraz sert: "Elbet bir
şeyden ötürü istiyorum" diye Söylendim.
"Sen
bilirsin yine, ama bu halinle daha mutlu değil misin?" Sabırsızlanarak:
"Hiç değilim hem de!" diye bağırdım. "Mesleğimden de,
yaşayışımdan da nefret ediyorum. Alışamadım bir türlü."
Biddy
hafifçe kaşlarını kaldırarak; "Saçmalıyorum herhalde," dedi.
"Kusura
bakma. Ben hep senin iyiliğini isterim, başka bir şey değil."
"Öyleyse
şunu kafana sok ki ben o dükkânda hiçbir zaman rahat etmedim, edemeyeceğim de!
Ne yalan söyleyeyim, Biddy, bambaşka bir hayat sürmek istiyorum ben! Bu türlüsü
beni çok rahatsız ediyor!"
Biddy
üzgün üzgün başını sallayarak: "Ne yazık!" dedi.
"Sahiden
yazık!" dedim. "Şu hayata alışabilseydim, çocukluğumdaki gibi şimdi
de sevseydim demirciliği, benim için ne kadar daha iyi olurdu!" Bir
zamanlar konağın bahçesinde kendi saçlarımı tutup çektiğim gibi şimdi de elimin
altındaki otlan yolup duruyordum. "O zaman Joe, sen, ben üçümüz gül gibi
geçinir giderdik. Belki seninle aramızda bambaşka bir arkadaşlık olurdu. Sen beni
beğenirdin Biddy, değil mi?"
Biddy:
"Benim gözüm pek öyle yükseklerde değildir." diye içini çekti.
Gerçi
bu sözler öyle gurur okşayıcı bir şey değildi, ama Biddy'nin safça konuşmuş
olduğunu bildiğim için sesimi çıkarmadım. Birkaç tutam daha ot koparıp birkaç
çimen sapı çiğneyerek devam ettim:
"Şimdi
ise bak, ne haldeyim! İçim rahat değil, mutlu değilim. Kaba olsam, bayağı olsam
ne çıkardı sanki? Yüzüme vurmamış olsalar haberim olmazdı; o zaman da, hiç fark
etmezdi!"
Biddy
başını birden bana doğru dönerek dikkatle yüzüme baktı:
"Kim
demişse hem sana haksızlık etmiş, hem de terbiyesizlik!" diye mırıldandı.
Sonra yine döndü, yelkenlere doğru baktı: "Kim bunu söyleyen?"
Biraz
önce sözler ağzımdan biraz da istemeyerek çıkmıştı, ama artık açıkça
söylemekten kaçınamazdım.
"Bayan
Havisham'm yanında oturan o güzel kız," dedim. "Dünyanın en güzel
kızı o. Çok beğeniyorum, o yüzden kibar bir adam olmak istiyorum."
Biddy
biraz düşündükten sonra: "Ona nispet yapmak için mi, yoksa onu elde etmek
için mi?" diye sordu. Somurtarak: "Bilmem!" dedim.
Biddy:
"Ona nispet yapmak istiyorsun herhalde, sen bilirsin, ama bence en iyisi
ona, onun sözlerine hiç önem vermemen daha doğru olur.
Eğer,
onu elde etmek istiyorsan, sen bilirsin, ama değmez sanırım."
Ben
de birçok kez böyle düşünmüştüm. Bu o kadar belli, o kadar gözle görülür bir
gerçekti ki! Ama, en bilgili, en olgun erkeklerin bile aşık olduklarında
düştükleri bir çıkmazdır bu! Benim gibi cahil köy delikanlısı, bu çıkmazdan
nasıl kurtulabilir?
"Belki
de söylediklerin doğrudur Biddy, ama onu çok seviyorum" dedim.
Çok
anlayışlı bir kız olan Biddy bana daha fazla akıl vermeye kalkmadı. Yalnız,
elini uzattı, yavaşça omzumu okşadı. Ben de yüzümü koluma gömerek ağladım
biraz.
Biddy:
"Bir şeye seviniyorum, Pip," dedi. "O da, bana güvenip böyle
açılmış olman. Biliyorsun elbette, sırrını kimseye vermem ben.
Çocukluğumuzdaki
gibi şimdi de senin öğretmenin alsaydım, sana iyi bir ders verirdim. Ama o
günler geçti artık!"
Biddy
hafifçe içini çekerek ayağa kalktı, düşünceli tavrını bırakarak, neşeyle:
"Biraz daha yürüyelim mi, yoksa artık evimize mi dönelim?" diye
sordu.
Ben
de kalktım, boynuna atılıp onu öptüm.
"Ah
Biddy, sana her şeyimi söyleyeceğim bundan sonra!"
"Ta
ki kibar bir adam olana kadar."
"Hiçbir
şey olacağım yok benim. Bunu sen de biliyorsun!"
Biraz
daha dolaştık. Yaz akşamı çok güzeldi. Hiçbir şeyimin eksik olmadığını
düşündüm. Mum ışığında Estella'yla papazkaçtı oynamak özenilecek bir şey miydi?
Bütün o anıları, hayalleri hevesleri kafamdan atıp kendimi mesleğime versem,
hayatın tadını çıkarmaya çalışsam daha akıllıca olmaz mıydı? Şu anda yanımdaki
kız Biddy değil de Estella olsa, bana işkence edecekti. Bu apaçıktı. "Pip,
ne sersemsin sen!" diyordum kendi kendime, ama yine de Estella'yı
istiyordum. O akşam dolaşırken Biddy ile, uzun uzun konuştuk. Her sözü, her
düşüncesi doğruydu. Değişmeyen, insana hakaret etmeyen bir kızdı Biddy.
Birisini incitecek olsa kendisi daha çok acı çekerdi. Öyleyse niçin ötekini
istiyordum?
Eve
dönerken: "Ah, Biddy, keşke sen beni akıllandırıp uslandırabilseydin!"
diye içimi çektim.
O
da: "Keşke!" dedi.
"Eski
dost olarak açık konuşsam kızmazsın, değil mi? Keşke ben sana aşık
olabilseydim!"
"Sen
bana asla aşık olamazsın!" dedi.
O
akşam, içimde Biddy'ye aşık olabilirmişim gibi bir duygu vardı.
Onun
bana cesaret vermeyişi bir hayli ağırıma gitti. Gerçi her şeyde olduğu gibi
bunda da haklı olduğunu biliyordum, ama kabul edemiyordum yine de.
Birazdan
karşımıza Orlick çıktı. "Vay, merhabalar! Nereye böyle çifte kumrular?"
dedi.
"Eve,"
dedik.
"Ben
de sizinle geleyim" dedi.
Biddy
bunu istemedi, bana: "Gelmesin" diye fısıldadı. "Hiç sevmiyorum
onu" dedi.
Orlick'i
ben de sevmediğim için yüzümü buruşturarak, "Sağ ol, biz eve kendimiz
gideriz," dedim.
O
bunu kahkahayla karşıladı, yanımızdan ayrıldı. Ama, biraz arkamızdan gelmeye
devam etti.
Ben
şimdi acaba Orlick'in ablamın başına gelenlerde parmağı olmasından Biddy de
kuşkulanıyor mu, diye meraklanmıştım. Bu demirciyi neden sevmediğini sordum
Biddy'ye.
Arkasına
doğru bakarak: "Ondan korkuyorum, bana iyi gözle bakmıyor" dedi.
Canım
sıkılmıştı.
"Sana
bundan hiç söz etti mi?" diye sordum. Biddy arkaya doğru bir göz atarak:
"Hayır," dedi. "Hiçbir şey söylemedi. Ama, ne zaman gözlerimiz
karşılaşsa yiyecek gibi bakıyor!"
Orlick'in
küstahlığına öyle öfkelenmiştim ki! Ancak bu kadar öfkelenebilirdim!
Biddy:
"Ama, bu seni ilgilendirmemen!" dedi.
"Biliyorum,
Biddy. Karışmak için değil ama, hoşuma gitmedi bu iş, hiç hoşuma gitmedi.
Biddy:
"Benim de hoşuma gitmiyor," dedi. "Ama, seni bu da
ilgilendirmez."
"Haklısın
canım, ama şu kadarını söyleyeyim ki, ona cesaret vermiş olduğunu bilsem,
gözümden düşerdin."
O
geceden sonra Orlick'i göz hapsine aldım. Biddy'çiği gözleriyle yemesine fırsat
vermemeye çalıştım. Dükkândan ayağını kaydırmak aklıma geldi, ama ablamın
ansızın üstüne düşmesi yüzünden herif adeta örs başına kök salmıştı. Hakkındaki
benim duygularımı, taşanlarımı anladığının farkındaydım. Öç almak için nasıl
fırsat kolladığını ise sonradan öğrenecektim!
Sanki
eski şaşkınlığım yetmezmiş gibi şimdi bir de Biddy'ye karşı beslediğim duygular
beni allak bullak etmeye başlamıştı. Durup durup Biddy'nin Estella'dan üstün
olduğunu düşünüyor, basit, temiz bir sanatkâr hayatının utanılacak bir şey
olmadığına, insana pekâlâ mutluluk, iç huzuru verebileceğine inanmaya
başlamıştım. O zamanlar çıraklığım dolunca Joe'nun ortağı, Biddy'nin nişanlısı
olacağıma iyice inanıyordum. Sonra yine konakta geçen günlerin anısı kurşun
gibi düşüyordu içime. Aklımı, fikrimi dağıtıp perişan ediyordu.
Dağılan
zihni yeniden derleyip toplamak kolay olmuyordu. Ben daha bu işi başarmadan bir
düşünce geliyor, kafamı alt üst ediyordu: "Belki de gerçekten Bayan
Havisham bir gün beni kanadının altına alır da geleceğimi sağlar," diye
bir ümide kapılıyordum. Böylece, çıraklık devrem sona ersin diye dört gözle
bekliyordum. Ama ne yazık ki, çıraklığımı tamamlayamadım.
Çıraklığımın
dördüncü yılıydı. Bir cumartesi gecesi ben de meyhanedeydim.
Son
günlerde halkı heyecanlandıran bir cinayetten söz ediliyordu. Bay Wopsle bu
cinayeti yaşar gibi anlatıyordu. Katile yüklenen her sıfatı ballandıra
ballandıra söylüyor, duruşmanın ayrıntılarını gazeteden okurken tanıklarla
birlikte sanki kendisi de ifade veriyordu. Ölenle birlikte ölüyor, öldürenle
beraber katil oluyordu. Hele doktorun ifadesini okurken bizim köy doktorunun
konuşmasını öyle bir taklit etti ki, bayıldık. Sonradan Bay Wopsle bizi jüri
seçti, biz de sanığı soğukkanlılıkla adam öldürmekten suçlu bulduk.
İşte
tam o sırada karşımdaki kanepenin arkasında ayakta durmuş bizi seyreden bir
adamın farkına vardım. Esmer yüzünde küçümseyen bir bakış vardı, parmağını
kemirerek karşısındaki yüzleri gözden geçiriyordu. Kendisine baktığımızı fark edince,
Wopsle'ye döndü.
Soğuk,
alaylı bir tavırla: "Görüyorum ki bu cinayet konusunda kendinizce bir
karar verdiniz" dedi. "Suçlu buldunuz, değil mi adamı?"
Bay
Wopsle: "Sizi tanıdığımızı sanmıyorum, ama madem sordunuz söyleyelim"
dedi. "Evet, suçlu bulduk."
Bizler
de bundan cesaret alarak "evet" gibilerden sesler çıkardık.
Yabancı:
"Biliyordum" diye alayla gülümsedi. "Ama, şimdi size şunu
söyleyeyim ki, İngiliz kanunları her sanığı suçu kesin olarak ortaya çıkıncaya
kadar suçsuz sayar" dedi.
Bay
Wopsle: "Bakın bayım, ben de bir İngiliz vatandaşı olarak..." diye
söze başladı.
Ama,
yabancı parmağının kenarını kemirerek: "Hadi, hadi!" diye onun sözünü
kesti. Bir sanığın suçu ispat edilene kadar kanunca suçsuz sayıldığını ya
biliyorsunuz, ya da bilmiyorsunuz. Hangisi?"
Başını,
hatta bütün vücudunu, canlı bir soru işareti gibi yana doğru eğmişti. İşaret
parmağını Jopsle'ye doğru uzatarak: "Söyleyin!" dedi.
"Biliyor
musunuz, bilmiyor musunuz?" Wopsle: "Elbette biliyorum," dedi.
"Madem biliyorsunuz, neden söylemiyorsunuz?" Bay Wopsle bir şeyler
geveledi ağzında. Ama, yabancı adam ona fırsat vermeden: "Şimdi size bir
şey daha söyleyeyim.
Bu
cinayetin duruşması daha yeni başlamıştır, tanıkların hiçbirini henüz sanığın
avukatı sorguya çekmemiştir?"
Bay
Wopsle: "Ben sadece..." diye söze başladı. Yabancı yine sözünü kesti.
Bay
Wopsle'nin bu adamın karşısında süklüm püklüm oluşu bizi şaşırtmış, adeta bunca
yıllık Bay Wopsle'yi gözümüzden düşürmüştü.
Yabancı
parmağını sallayarak: "Siz," dedi, "Henüz doğru dürüst savunmaya
fırsat bulamamış bir insanı, henüz suçu kanıtlanmamış bir adamı idama mahkum
ettiniz. Sonra da bir İngiliz vatandaşı, vicdanlı bir insan olduğunuzu nasıl söyleyebilirsiniz?"
Biz
Bay Wopsle'nin neredeyse yüreksiz bir canavar olduğuna inanmaya başlıyorduk. Bu
yabancı adamın öyle kendinden emin bir hali vardı ki, karşı koymanın, etkisi
altında kalmamanın imkanı yoktu. Bizleri yine gözden geçirdi. Sonra adam ilerledi,
iki kanepenin arasına, orta yere geldi, durdu. Bizler ise onun karşısında
sinmiş oturuyorduk. O yine bizleri süzerek konuşmaya başladı.
"Edindiğim
bilgiye göre demirci Joseph, ya da Joe Gargery'nin aranızda olduğunu sanıyorum,
Joe Gargery hanginiz?"
Joe:
"Ben!" dedi.
"Senin
bir de çırağın varmış. O da burada mı?"
Ben
hemen: "Buradayım," diye atıldım.
O
beni tanımamıştı, ama ben onu tanımıştım. Bu, Bayan Havisham'ın konağına ikinci
gidişimde, merdivende karşılaştığım esmer adamdı. Daha görür görmez tanımıştım.
Adam
beni uzun uzun gözden geçirdikten sonra: "Sizin ikinizi yalnız görmek
istiyorum," dedi. "Konuşmamız uzun sürecek. İsterseniz sizin eve
gidelim. Burada hiçbir şey söylemek istemiyorum, çünkü sonradan konuyu
çevrenize açıklayıp açıklamamak konusunda karar vermek size düşecek."
Ortaya
çöken merak dolu sessizlik içinde eve gittik. Joe bizden önce eve giderek hemen
ön kapıyı açtı, konuşmamızı, bir tek mumun sönük ışığıyla aydınlanan misafir
odasında yaptık.
Yabancı
"Adım Gaggers," dedi. "Londralı bir avukatım. Sizinle görülecek
işim biraz garip. Birisi gelip bu iş için bana danıştı. Ben de kendisinin
vekili olmayı kabul ettim." Oturduğu yerden bizi iyi göremediği için
kalktı, bir ayağını koltuklardan birinin arkasından aşırıp oturulacak yerine
dayadı. Dirseklerini de koltuğun kenarına yasladı, sonra konuşmasına devam
etti: "Joseph Gargery, senin çırağına bir teklifim var. Bu teklifi kabul
ederse çıraklık devresini daha doldurmadan onu serbest bırakabilir misin? Ve
buna karşılık bir şey ister misin?"
Joe
adama dik dik bakarak: "Pip için iyi olacak bir şeye engel olur muyum ben
hiç!" diye söylendi.
"Yani
çırağını, karşılığında hiçbir şey beklemeden serbest bırakıyorsun, öyle
mi?"
Joe
sert sert: "Evet dedik ya," diye haykırdı.
Jaggers,
Joe'ya "Bu dünya çıkar dünyası" der gibilerden şöyle bir baktı. Benim
ise meraktan, şaşkınlıktan dilim tutulmuş, soluğum kesilmişti.
Jaggers:
"Pekâlâ öyleyse, Joseph Gargery," dedi. "Bu söylediklerini
unutma ve vazgeçme."
Joe
ve ben, ağzımız açık kalmış, birbirimize bakıyorduk. Jaggers parmağını bize
doğru sallayarak, anlattı:
"Pip,
sana büyük bir miras bırakıldı. Bu servetin şimdilik sahibi olan kimse onun
hemen buradan, bu yaşayıştan ayrılıp tam bir centilmen olarak yetiştirilmesini
istiyor."
Hayallerim
gerçek olmuştu. Hem de bu gerçek benim en çılgın hayallerimi de aşıyordu.
Avukat:
"Beni iyi dinle, Pip" diye parmağını salladı. "Geleceğini
sağlamış olan bu kimse senin Pip diye tanınmanı istiyor.
Kalbim
öylesine atıyor, kulaklarım öylesine uğulduyordu ki, söyleyecek hiçbir şey
bulamıyordum.
Bana
Bay demeye, biraz daha saygı göstermeye başlamıştı, ama yine de üzerinde biraz
tepeden bakan, biraz güvensiz bir hava vardı.
"Şimdi
sıra anlaşmamızın ayrıntılarına geldi. Şurasını belirtmek isterim ki,
teklifimiz yalnız geleceği ilgilendiren konularla kalmıyor. Senin şimdiki
geçimine, eğitimine, bol bol yetip artacak bir para da verilmiş bulunuyor. Ben
senin vasin olacağım." Benim teşekkür edeceğimi anlayan Bay Jaggers hemen,
"Yok, bu işi ben iş olarak yapıyorum, iyi de bir ücret alıyorum, yoksa
kimsenin hatırı için böyle zorluklara katlanacağımı sanma" diyerek
teşekkürlerimi boğazıma tıktı. "Eğitimine derhal başlaman gerekiyor."
Ben bunun zaten eskiden beri istediğim şey olduğunu söyledim.
Jaggers:
"Tanıdığım bir öğretmen var, sana uygun gelebilir" dedi. "Bu
adamı sana tavsiye ediyor değilim; çünkü kimseyi tavsiye etmek adetim değildir
benim. Sadece bilgi olarak söylüyorum. Öğretmenin adı Matthew Pocket'tir."
Bu
adı derhal tanıdım. Bayan Havisham'ın akrabası... Camilla ile ötekilerin bol
bol çekiştirdikleri adam. Bayan Havisham ölünce, gelinliğiyle düğün masasının
üstünde yatarken, başucunda duracak olan insan.
Jaggers
keskin keskin bir bakarak: "Tanıyorsun, öyle mi?" dedi.
"İster
misin onu?"
Ben:
"Tavsiyenize teşekkür...".diye söze başlamıştım ki, o başını
sallayarak, hem gülümser, hem kaş çatar bir bakışla: "Yok, dostum!" diye
benim sözümü kesti, "Az önce konuştuklarımızı hatırlamanı rica ederim.
Sana kimseyi tavsiye etmiş değilim. Ona göre konuş."
Ben
de bu öğretmenden bana söz etmiş olduğu için kendisine teşekkür ettim, bu
öğretmeni bir kere denemeyi seve seve kabul ettiğimi söyledim.
"En
iyisi senin ona gitmen. Bunun için de Londra'ya gelmen gerekiyor."
Hiç
kımıldamadan bizi seyretmekte olan Joe'ya baktım, herhalde hemen yola çıkabileceğimi
söyledim.
Jaggers:
"Önce yeni elbiseler gerekiyor" dedi. ,"Bir hafta sonra
geleceksin diyelim. Sana para da gerekir, yirmi altın bıraksam yeter mi?"
dedi.
Son
derece serinkanlı bir şekilde cebinden uzun bir kese çıkardı, yirmi altın alıp
masanın üzerine bıraktı. Sonra Joe'ya baktı.
"Çırağını
serbest bırakmana karşılık hiçbir şey istemeyeceğini söylemiştin, ama aldığım
talimat gereği sana bir tür teselli ödülü vereceğim."
Joe:
"Neyin tesellisi?" diye sordu.
"Çırağını
kaybetmenin, elbette."
Joe
elini bir kadın okşayışı kadar hafif bir dokunuşla omzuma koydu.
"Pip'in
üzerinde ufacık bir hakkım varsa helâl olsun," dedi.
"Geleceğinin
böylece sağlandığına nasıl sevindiğimi sözle anlatamam ki! Ama, sen sanıyorsan
ki para beni teselli eder Pip'ten ayrılınca... elime küçücük geldi o benim...
Sonra çırak oldu, ölünceye kadar dostuz biz onunla...
Ah,
sevgili, tertemiz yürekli asil Joe!
"Size
bir şey soracağım, Bay Jaggers" dedim. "Çevredeki dostlarıma
Allahaısmarladığa gitmemde bir sakınca var mı?"
"Hiçbir
sakınca yok."
"Sadece
köy değil, kasabadakiler de var."
"İstediğinle
git vedalaş!"
Onu
sokağa kadar uğurladım. Döndüğümde Joe mutfaktaki ocağın karşısında oturmuş,
ellerini dizlerine dayamış, dalgın dalgın ateşe bakıyordu. Ben de yanına oturdum.
Hiç sesimizi çıkarmıyorduk.
Ablam
köşedeki koltuğuna gömülmüştü. Biddy onun yanında dikiş dikiyordu. Joe
Biddy'nin yanına oturmuştu, ben de Joe'nin yanı başındaydım. Ateşe bakıyordum,
dilim tutulur gibi oluyordu. Sessizlik uzadıkça konuşmak iyice güç geliyordu.
Sonunda; "Joe," diyebildim.
"Biddy'ye
söyledin mi?"
Hayır,
Pip'çiğim. Sana bıraktım."
"Sen
söyle, Joe, sen söyle daha iyi."
"Söylerim
öyleyse. Bizim Pip büyük bir mirasa konup kibar bir bey olacak, derim."
Joe,
Biddy'ye söylemişti.
Şimdi
Biddy olup biteni ablama anlatmaya çalışıyordu. Ablamın hiçbir şey
anlayabildiğini sanmıyorum. "Pip", "servet",
"miras", "gelecek" kelimelerini kaç kere tekrar ettiysek
boşunaydı. Akşam yemeğimizi yerken: "Cumartesiye kadar vaktim var,"
dedim. "Bir hafta dediğin göz açıp kapayıncaya kadar geçer."
Joe:
"Öyle!" diye hak verdi.
Biddy,
"Hafta dediğin nedir ki!" dedi.
"Joe,
düşünüyorum da, pazartesi günü gidip yeni takım ısmarladığım zaman terziye
söyleyeceğim... yani, açıkçası, köyde o kılıkla görünmek istemiyorum, Joe.
İnsanı alaya alırlar, ben de buna dayanamam."
Biddy:
"Ama, yeni kıyafetini hiç olmazsa ablanla Joe'ya, bana göstereceksin, Pip
değil mi?" diye sordu.
Başımı
sallayıp, iyi geceler diledikten sonra odama çıktım.
Bu
küçücük, fakir odadan kurtuluyordum artık! Ama, küçük, fakir olmakla birlikte,
tatlı anılan da vardı bu odanın. Birbirine zıt iki duygunun arasında bocalamaya
başlamıştım. Pencereden dışarı baktım.
Az
sonra Joe dışarı çıktı, bahçede yavaş yavaş dolaşmaya başladı.
Biddy
de onun arkasından gelerek piposunu eline verdi. Sonra baş başa, alçak sesle
konuşmaya başladılar. Beni konuştuklarını, hem de sevgiyle konuştuklarını
biliyordum. İçeri çekildim, yatağın kenarına oturdum. Başıma devlet kuşu
konduğunu öğrendiğim şu akşam, ne tuhaftır, ömrümün en yalnız akşamıydı!
Ertesi
gün kahvaltıdan sonra Joe misafir odasındaki dolapta duran çıraklık kâğıtlarımı
getirdi. Bunları ocakta yaktık. Böyle kuş gibi özgür olmaya alışamamış bir
halde, Joe ile birlikte kiliseye gittim.
Kilisede
de, daha sonra köy mezarlığında tek başıma dolaşırken de, ömürlerini bu
yerlerde geçirmek zorunda olan kimselere karşı derin bir acıma duyuyordum.
İleride bir gün onlara büyük bir iyilik yapmaya karar verdim: Herkese büyük bir
şölen çekecektim.
Bu
mezarlar arasında karşıma çıkan o mahkumla olan gizli ilgimi aklımdan
çıkaramıyordum. Hele o sabah iyice utandım ömrümün bu döneminden. Avunmak için,
aradan çok yıllar geçmiş olduğunu düşündüm Benim mahkum herhalde uzar yerlere sürülmüştü.
Belki ölmüştü bile.
Oh,
artık bu alçak, çorak, ıssız yerlerden, bu bataklıklardan, setlerden,
hendeklerden, bu sıkıcı insanlardan kurtuluyordum! Şimdi amacım bambaşkaydı.
Demirci ustası olmak değildi alnımın yazısı, yükselecektim. Hatta belki Bayan
Havisham benim Estella'nın kocası olmamı tasarlıyordu! Bu güzel düşüncelere dalmış
olarak, eski silah deposuna kadar yürüdüm, orada uzanıp uyuyakaldım.
Uyandığımda Joe'yu yanımda oturur görünce şaşırdım. Joe piposunu
tüttürmekteydi. Gözlerimi açtığımı görünce gülümsedi. Bu son pazarımız,
Pip'çiğim" dedi. "Onun için, peşinden geldim."
"Çok
sevindim, Joe!"
"Sağol,
Pip."
"Sevgili
Joe, seni hiçbir zaman unutmayacağım."
"Elbette
Pip'çiğim, elbette. Ben eminim buna. Yalnız, adamın biraz alışması gerek.
Damdan düşercesine oldu da bizi şaşırttı bu iş ama artık alıştık, değil
mi?"
Joe'nun
benden bu derece emin oluşu nedense pek hoşuma gitmemişti.
Joe'dan
"Çok alçak gönüllüsün, Pip" filan gibilerden bir söz bekliyordum.
Joe'ya nasıl eskiden beri bir büyük adam olmak istediğimi, kendimi bir bakıma
buna hazırladığımı anlattım.
"Öyle
mi? Hayret yahu!" dedi.
Daha
sonra kalkıp yürüdük. Eve dönüp çaylarımızı içtikten sonra Biddy'yi bahçeye
çağırdım. İlk önce, kızcağızı sevindirmek için onu asla unutmayacağımı
söyledim. Sonra kendisinden bir ricam olduğunu söyleyerek lafı açtım:
Biddy'ciğim, Joe'ya elinden geldiği kadar yardım etmelisin."
Biddy
ciddi bakışlarla gözlerimin içine bakarak: "Nasıl?" diye sordu.
Joe
çok sevimli, çok temiz bir insandır. Dünyanın en iyi adamıdır diyebilirim. Ama
ne yazık ki, bazı bakımlardan biraz geri. Bu sefer Biddy gözlerini iri iri
açtı, ama yüzüme bakmadı.
Ertesi
sabah neşem yerine geldi. Biddy'ye onu bağışladığımı, artık bu konuyu
kapamamızı söyledim. Sonra erkenden kasabaya inip terzi Trabb'a gittim.
"Merhaba"
dedi. "Nasılsın bakalım? Bir istediğin mi var?"
Londra'ya
gidiyorum" diye cebimden, güya tesadüfen birkaç altın çıkarıp elimde
şıkırdattım. Bu duruma uygun, şık bir kostüme ihtiyacım var. Bedelini peşin
ödemek istiyorum.
Trabb
hemen belini kırarak önümde eğildi. Ellerini hafifçe kollanma dokundurarak:
"Aman, beyefendiciğim, ne önemi var!" diye söylendi.
"Lütfen
zahmet edip dükkâna kadar buyurmaz mısınız?"
Bu
terzi Trabb'ın bir çırağı vardı ki, o çevrenin en arsız çocuğuydu.
Ben
geldiğimde dükkânı süpürmekteydi, tozlan bana doğru süpürerek keyfini çıkarıyordu.
Şimdi de demirci çıraklarıyla eşit olduğunu göstermek ister gibi süpürgenin
sapıyla oraya buraya vurmaya başladı. Ama, ustası son derece sert bir sesle:
"Kes şu gürültüyü, yoksa kafanı kırarım!" diye bağırdı.
"Beyefendiciğim, lütfen şöyle oturun.
Oturun
da şu kumaşa bakın. Mal, ama ne mal! Size tavsiye ederim, çünkü ekstra
kalitedendir. Ama, başka toplar da göstereyim isterseniz..."
Seçim
işi bittikten sonra beni arka odaya çağırarak ölçümü aldı. Onda eskiden ölçüm
vardı, ama "Bu şartlar altında işimize yaramaz," diyordu. Böylece,
yeni baştan.ölçülerim alındı.
Trabb
takımı Perşembe akşamı Pumblechook'lara göndermeye söz verdi. Son olarak da:
"Beyefendiciğim, gerçi sizin gibi Londralı beyler böyle taşra esnafıyla iş
görmezler, ama" dedi. "Hemşeri olmamız dolayısıyla sizi yine de
müşterilerimin arasında görmekle şeref duyarım. Ara sıra bir şeyler ısmarlarsanız,
beni mutlu edersiniz."
Bütün
işlerimi tamamladıktan sonra Yukarı Sokağa çıktım. Zahire dükkânına yaklaşırken
adamın kapıda durmakta olduğunu gördüm. Adam haberi duymuş, dört gözle beni
bekliyordu.
İki
elime birden sarılarak: "Aziz dostum!" diye beni selamladı.
"Seni candan tebrik ederim. Uğurlu olsun! Ama, zaten sana da böylesi
layıktı, doğrusu, böylesi yaraşırdı sana!"
Ben:
"Elbette," der demez Amca bey yine ellerime sarıldı:
"Çok
sevgili genç dostum, senin karnın acıkmıştır, yorulmuşsundur.
Buyur,
otur. İnşallah iğrenmezsin de tatlarına bakarsın. Ne mutlu bana! Elimde doğdu,
çocukluğunda birlikte gülüp oynadık, şimdi de bu günleri görmek kısmet oldu. İzin
ver, efendim, izin ver..."
Bir
kere daha ellerime sarıldıktan sonra kadehleri doldurdu. Kendi şarabını bir
yudumda yuvarladı. Tepesi üstü gelmişim gibi başım döndü. Pumblechook amca
şimdi yemeklerin en iyi yerlerini bana yediriyor, birkaç lokmada bir "İzin
ver, efendim, izin ver," diye yerinden kalkarak ellerime sarılıyordu. Bir
süre sonra onun yüzünün kızarmış olduğunu fark ettim.
Amca
beye yeni elbiselerimin onun evine gönderileceğini çevrede güvenebileceğim tek
insanın kendisi olduğunu söyledi, yine ellerime sarıldı.
Hatırlıyorum,
bir ara hakkında eskiden beri meğer çok yanılmış olduğumu, onun aklı başında,
becerikli, iyi kalpli bir adam olduğunu düşünmeye başladım.
O
da şimdi bana o derece güvenmeye başlamıştı ki, ticaret işleri hakkında fikrimi
bile sormaya başladı. Tahıl işlerinde bir tekel kurmak için görülmedik bir
fırsat varmış elinde. Bu tekel sayesinde çok para kazanmak işten bile değilmiş,
yalnız, biraz sermayeye ihtiyaç varmış. Diyormuş ki, bir ortak olsa, sermayeyi
yatırsa, o da ortaklığın iş yanını idare etse... ama, ben ne diyormuşum? Benim
fikrime çok saygısı varmış, benim fikrim neymiş bu konuda? Ben de fikrimi
söyledim:
"Biraz
beklemek gerek!" dedim.
Bu
fikrin sadeliği, derinliği Amca beyi kendinden geçirdi. Buna o kadar hayran
kaldı ki, bu kez izin filan istemeden ellerimi sıktı.
Ne
kadar şarap varsa hepsini içip bitirdik. Pumblechook'a sorarsanız, o daha ben
küçükken benim için: "Bu çocuk öyle sıradan çocuk değil!
Bu
sözümü unutmayın, bir gün kendini belli edecek," dermiş. Bunca yıl bu
fikirlerini benden nasıl gizleyebildiğine doğrusu şaştım!
Belki
yüzüncü defa tokalaştıktan sonra ondan ayrıldım. Ben yolun köşesini dönünceye
kadar arkamdan el salladı.
Eve
gider gitmez çantamı hazırladım. Hatta sabırsızlığımdan, o akşam kullanacağım
şeyleri bile çantaya koydum!
Salı,
Çarşamba, Perşembe günleri de geçti. Cuma sabahı yeni elbiselerimi giyip Bayan
Havisham'la vedalaşmak üzere kasabaya indim.
Soyunup
giyinmem için Pumblechook amca bana kendi odasını vermişti. Yıkanmam için de
temiz havlular çıkarmıştı.
Yeni
giysilerimi giyince hayal kırıklığına uğradım biraz. Böyle pek fazla özenilen,
pek heyecanla beklenen her giysi, giyeni herhalde bir parça hayal kırıklığına
uğratır. Ama, Pumblechook amcanın küçücük aynasında bütün boyumu iyice görmek
için eğilip bükülerek yarım saat kadar kendimi seyrettikten sonra sırtımdakilere
alışmaya başladım.
Yakın
kasabalardan birinde pazar kurulmuş olduğu için Pumblechook amca oraya
gitmişti. Ben de gıcır gıcır yeni giysilerimle sokağa çıktım. Dükkânların
önünden geçerken utanıyordum. Acaba gülünç mü oldum diye bir kuşku vardı
içimde. Joe'nun bayramlık giymiş haline mi benzemiştim yoksa. Hep arka
sokakları seçerek, dolaşık yoldan Bayan Havisham'ıri konağına gittim. Elimdeki
eldivenin dimdik parmaklan yüzünden kapının zilini güçlükle çaldım. Kapıyı
Sarah Pocket açtı, beni böyle değişmiş görünce adeta sendeledi. O ceviz suratı
sırasıyla karardı, yeşilleşti, sarardı.
"Sen
ha!" dedi. "Sen ha! Ne istiyorsun bakalım?"
"Londra'ya
gidiyorum da Bayan Havisham'a Allahaısmarladık demeye geldim, Bayan
Pocket."
Bayan
Havisham sofralı odada koltuk değneğine dayanarak dolaşmaktaydı. Ben içeri
girince durdu, bana döndü. Tam gelin pastasının önündeydi.
"Gitme.
Sarah" dedi.
Ben
sözlerimi büyük bir dikkatle seçerek: "Yarın Londra'ya gidiyorum Bayan
Havisham," dedim. "Sizinle vedalaşmama izin vermek lütfunda
bulunursunuz diye geldim."
Bayan
Havisham sanki periymiş de büyüsüyle beni dilencilikten kurtarıp prens kılığına
sokuyormuş gibi, değneğini sallayarak konuştu: "Çok havalı olmuşsun
Pip!"
"Son
görüşmemizden sonra şansım açıldı, Bayan Havisham. Büyük bir servete varis
oldum."
Pocket
kıskançlığından çatlayacak gibi olmuştu. Bayan Havisham, "Oh, ne iyi, ne
iyi!" dedi. "Haberim var zaten, Pip. Bay Jaggers'le görüştüm. Yarın
gidiyorsun, demek?" "Öyle, Bayan Havisham."
"Demek
çok zengin birisi seni bir tür manevi evlat edindi, öyle mi?"
"Evet,
Bayan Havisham." "Ama galiba kendini tanıtmamış?" "Hayır
Bayan Havisham." "Bay Jaggers vekilin olmuş." "Evet."
Zengin
kadın Sarah Pocket'in gizleyemediği kıskançlığından öyle bir zevk alıyordu ki,
bu son oyununun iyice tadını çıkardığı belliydi.
"Pekâlâ
öyleyse" dedi. "Geleceğin parlak demektir. Çok çalış, iyi yaşa, buna
layık olmaya çalış. Bay Jaggers'in de sakın sözünden dışarı çıkma."
Bir
bana, bir de Sarah Pocket'e baktı. Zavallı Sarah gülümsemek zorunda kaldı.
Bayan
Havisham: "Gülegüle Pip," dedi. "Demek adın bundan sonra hep Pip
olarak kalacakmış, öyle mi?" "Öyle, Bayan Havisham." "Güle
güle, Pip."
Elini
uzattı. Ben de önünde diz çöküp elini öptüm. Onunla nasıl vedalaşacağımı hiç
düşünmemiştim O anda böyle diz çöküp elini öpmek kendiliğinden oluverdi. Kadın
o garip gözlerinde bir zafer parıltısıyla Sarah'a baktı. İşte peri anamı böyle,
o eski, loş odada o örümcek yuvası haline gelmiş gelin pastasının önünde bırakarak
dışarı çıktım.
Pocket
beni aşağı indirdi. Ama hâlâ hayalet görmüş gibi bir hali vardı. Kapıda,
"Hoşça kalın, Bayan Pocket," dediğim halde bön bön yüzüme bakmaktan
başka bir şey yapamadı. Ben de yine arka yollan seçerek Pumblechook'lara
döndüm. Yeni giysilerimi çıkarıp paket yaptım. Eskilerini giyerek doğrusu daha
da rahat ederek eve döndüm.
Hiç
geçmeyecekmiş gibi gelen gün işte gelip çatmıştı. Zaman yaklaştıkça Joe ile
Biddiy'den ayrılmaz olmuştum. Son akşam sırf onlar görsün diye giysilerimi
giydim, geç saatlere kadar oturdum. Son akşam şerefine piliç kızartılmıştı ama,
hiçbirimizin neşesi yerinde değildi. Neşeli görüneceğiz diye kendimizi zorladıkça
içimiz büsbütün kararıyordu.
Sabah,
köyden saat beşte ayrılacaktım. Joe'ya tek başıma gitmek istediğimi
söylemiştim. Bu isteğimin pek utanç verici bir nedeni vardı: Kasabaya Joe ile
birlikte inersem benim kıyafetimin yanında onun kılığının yakışık almayacağını
düşünerek yalnız gitmeye karar vermiştim. Önce bu kararımın haklı olduğuna
kendi kendimi inandırmıştım, ama bu son gece odama çıktığım zaman içim sızladı.
Bir an aşağı inip Joe'ya sabahleyin benimle gelsin diye yalvarmayı düşündüm,
ama sonra vazgeçtim, inmedim.
Rüyalarımda
hep tekerlekleri kırılarak devrilen, Londra'ya değil de bambaşka yerlere giden,
koşumlarına at yerine kedi, köpek, domuz gibi hayvanlar bağlanmış olan
arabalarla uğraştım durdum. Gün doğup kuşlar ötmeye başlayınca yataktan kalktım.
Köye son bir kez bakmak üzere pencere başına oturdum. Orada uyuyakalmışım.
Mutfak
bacasından tüten dumanın kokusuyla uyandım, geç kaldım, arabayı kaçırdım diye
yüreğim ağzıma gelerek yerimden fırladım. Vakit daha erkenmiş. Biddy çağırıncaya
kadar odamda oyalandım.
Kahvaltıdan
hiçbir tat alamadım. Masadan kalkınca, sanki o anda aklıma gelmiş gibi:
"Eh, artık yola çıkmalıyım," diye söylendim.
Hiçbir
şeyin farkında olmayan ablamı, sonra Biddy'yi öptüm, Joe'nun boynuna sarıldım.
Sonra o ufacık bavulumu elime alıp dışarı çıktım.
Biraz
sonra arkama baktım: Joe, yolum açık olsun diye, arkamdan eski bir pabuç atıyordu.
Biddy'nin de bir eski pabuç fırlattığını gördüm.
Durup
şapkamı salladım. Joe da kolunu kaldırdı, boğuk bir sesle,
"Güle
güle!" diye bağırdı. Biddy ise önündeki önlükle yüzünü kapadı.
Evden
ayrılmak umduğumdan daha kolay olmuştu. Joe'yu yanıma almamakla iyi yapmış
olduğumu da düşünüyordum. Yoksa bütün sokağın gözü önünde arabanın ardından eski
pabuç fırlatmaya kalkışsaydı, beni rezil ederdi.
Böyle
düşünüp ıslık çalarak, hiçbir şey umurumda değilmiş gibi yürüyordum. Ama,
sabahın bu erken saatinde köyümüz öyle sakin, öyle güzeldi ki! Çocukluk,
masumluk günlerim burada geçmişti. Önümde uzanan dünya ise öyle büyük, öyle
bilinmez bir şeydi ki! Birden göğsümden bir derin hıçkırık koptu, gözlerimden
yaşlar boşandı. Köyün ucundaki parmağıyla işaret eden el biçimindeki levhanın
yanından geçerken elimi levhanın tahtasına bastırdım, "Allahaısmarladık"
diye fısıldadım.
Bu
dünyada hiçbirimiz gözyaşlarımızdan utanmamalıyız; çünkü, katı kalplerimizi
çölleştiren kumların üzerine dökülen yağmur gibidir gözlerimizin yaşı. Bu
kadarcık ağlamak bile beni daha iyi bir insan yapmıştı. Kendi nankörlüğümün daha
çok farkındaydım, daha pişman, daha yumuşaktım şimdi. Bir gece önce ağlamış
olsaydım Joe şu anda herhalde yanımda olurdu!
Arabaya
bindikten sonra yüreğim sızlayarak düşündüm: Acaba dönüp gitsem, evimde bir
gece daha geçirsem de Joe ile daha doğru dürüst vedalaşsam daha iyi olmaz
mıydı? Ama, ben düşünüp kararsız kalırken, araba hızla ilerliyordu. Birkaç kere
araba değiştirdik. Her durakta birçok kimseleri uzaktan Joe'ya benzetiyordum,
yüreğim ağzıma geliyordu.
Artık
kasabadan öylesine uzaklaşmıştık ki, geri dönmem mümkün değildi. Sabah sisleri
dağılmıştı, bütün dünya önümde uzanıyordu sanki.
Beş
saat sonra Londra'daydık.
Jaggers
bana adresini göndermiş ve kartın üzerine "Araba durağına çok
yakındır" diye yazmıştı. Bürosunun bulunduğu semtin adı Küçük Britanya
idi. Bir paytona binip adresi verdim. Yaşlı arabacı kapıyı sanki uzun yolculuğa
çıkıyormuşuz gibi titiz bir özenle sımsıkı kapadı. Epey yüksekte olan kendi
yerine çıkışı da uzun sürdü. Her yanı parça parça dökülmekle birlikte, yine de
büyük bir arabaydı.
Ben
daha çevreme bakınmaya zaman bulamadan araba durdu. Karanlık, dar bir
sokaktaydık. Karşımızdaki kapının üzerinde "Jaggers" yazısı vardı.
"Borcum
ne kadar?" diye sordum. Arabacı: "Bir şilin" dedi. "Bahşiş
vermek istersen o zaman değişir."
Ben
bahşişe gerek olmadığını söyledim. O azman arabacı: "Öyleyse ver bir
şilin," dedi. Kapının üstündeki "Jaggers" adına doğru göz atıp
"Ben
bu adamı iyi tanırım" dedi. Parasını aldıktan sonra da hiç oyalanmadan
uzaklaştı.
Ben
de çantamı alıp içeri girerek Bay Jaggers'i sordum. Sekreter, "Yok
mahkemede" dedi. "Siz Bay Pip olmalısınız."
"Bay
Jaggers, kendi odasında beklemenizi söyledi. Ne zaman geleceği belli değil,
çünkü mahkemeye gitti. Yalnız kendisinin zamanı son derece az olduğu için ilk
fırsatta geleceğini tahmin edebiliriz."
Sekreter
böyle diyerek bir kapı açtı, beni arkadaki bir odaya aldı. Burada dizine kadar
inen kadife pantolonlu, tek gözlü biri gazete okumaktaydı.
Sekreter:
"Çık dışarıda bekle, Mike," dedi, tek gözlü Mike'yi adeta yaka paça
dışarı itti. Adamın kalpak gibi bir başlığı kalmıştı.
Sekreter
onu da arkasından fırlattı. Sonra kapıyı çekip beni odada bıraktı.
Jaggers'in
odası yalnız tavandaki bir delikten giren ışıkla aydınlanıyordu. Büyük bir
avukatın bürosunda daha çok kâğıt, kitap bulunacağını sanırdım. Ama, görünürlerde
çok az kâğıt, kitap vardı.
Buna
karşılık ne işe yaradıktan anlaşılmayan birtakım şeyler gözüme çarptı: Eski,
paslı bir tabanca, kın içinde bir kılıç, zarif biçimli bir sürü kutu, bir rafa
dayanmış duran iki tane korkunç maske.
Ölülerin
yüz kalıplarından dökülmüş oldukları anlaşılan bu maskelerin suratları tuhaf
bir şekilde şişkin, burunları bir acayip eğrilmiş gibi duruyordu. Büronun
arkasında, Jaggers'in kendi sandalyesi olduğu belli olan sandalye, yüksek
arkalıklı, kapkara bir eşya parçasıydı.
Sıra
sıra çakılı pirinç başlı çivilerle bir tabutu andırıyordu. Bu sandalyeye şöyle
bir yaslanıp sağ elinin işaret parmağını kemirerek karşısındakilere bakışını
görür gibi oldum. Adamlar herhalde bu bakışın karşısında sinerek geri geri
büzülmek zorunda kalıyorlardı.
Masanın
köşesine, ziyaretçiler için konmuş olan sandalyeye oturdum.
Odanın
sıkıntılı havası beni sarmış, adeta büyülemişti. Maskeleri alınmış olan o iki
şiş suratın sahipleri Jaggers'in akrabaları mıydı acaba? Ama, insanın bu derece
çirkin akrabaları varsa bile onların resimlerini böyle orta yere koyması
gerekmezdi.
Londra'nın
yaz havasına henüz alışamamıştım. Belki de şehrin üzerindeki ağır, pis hava
beni ezerek içime bir karamsarlık vermişti.
İçerde
sıkılmıştım. Sekretere biraz oralarda dolaşacağımı söyleyerek kendimi sokağa
attım.
Şehrin
bu bölgesinde manzara, hiç de Jaggers'in odasından daha iç açıcı değildi.
Smithfield diye anılan mezbaha semti oraya çok yakındaydı. O kan, yağ, köpük,
pislik içindeki sokaklardan nasıl geçtiğimi anlatamam. Bu yerden bir an önce
uzaklaşmak için hızlı hızlı yürüyordum. Bir ara uzaktan ünlü Saint Paul
Kilisesi'nin o kocaman, kapkara kubbesini görüp seçerek o yöne yürüdüm. Az
sonra insana korku veren, kocaman taş bir bina çıktı karşıma. Yoldan geçen
birine sordum: Burası Londra'nın meşhur Newgate Cezaevi'ymiş.
Duvarlarına
bakınarak yürürken üstü iyice kir pas içinde, yan sarhoş bir adam yanıma
yaklaştı, içeri girip öndeki mahkeme salonlarında görülen davaları dinlemek
isteyip istemediğimi sordu. Biraz para verirsem bana ön sırada bir yer
bulacakmış. Buradan Adalet Bakanı'nı başında perukası, sırtında cübbesiyle
görebilirmişim. Adam beni pek istekli görmeyince fiyatı biraz daha indirdi.
Sonunda hiç parasız beni darağacının kurulmuş olduğu bahçeye sokmak dostluğunu
gösterdi.
Böylece,
kamçılanmaya mahkum olan suçluların, herkesin gözü önünde kırbaç yediği yeri,
idam edilecek olanların çıkarıldıkları kapıyı da görmüş oldum. Korkunç bir
gezinti oldu bu! İster istemez Londra hakkında sevimsiz, hatta iğrenç bir
izlenim edindim.
Büroya
dönerek avukatı sordum, daha dönmemiş olduğunu öğrenince yine sokağa çıktım. Bu
kez fazla uzaklaşmayarak dolaştım, böylece Jaggers'i benden başka kimselerin de
beklemekte olduğunu fark ettim.
Büroya
yakın küçük bir meydanlıkta sinsi duruşlu iki adam bir aşağı bir yukarı
dolaşıyorlardı. Yanımdan geçerken birinin diğerine:
"Jaggers
halledemezse başka kimse halledemez" dediğini duydum. Bir başka köşede üç
erkek iki kadın duruyordu. Kadınlardan biri, başındaki kirli örtünün ucunu
yüzüne örtmüş, ağlıyordu.
Jaggers'in
ne denli saygın bir adam olduğunu gösteren bu sahneler benim üzerimde derin bir
etki yarattı, dava vekiline karşı ürküntüyle hayranlık karışık bir merak
duymaya başladım.
Sonunda
karşı köşeden Jaggers göründü. Bekleyenlerin hepsi de onu görmüş, ona doğru
koşmuşlardı. Jaggers bana hiçbir şey söylemedi, ama elini omzuma koydu, böylece
biz yan yana yürürken, o diğerleriyle konuşmaya başladı.
İlk
önce o sinsi duruşlu iki adama döndü.
Parmağını
onlara doğru sallayarak: "Sizinle konuşacak hiçbir şeyim yok!" diye
çıkıştı. "Kazanmanız ancak yüzde elli diye size daha ilk baştan
söylemiştim Mahkeme bitmeden hiçbir şey belli olmaz. Wemmick'i gördünüz mü?"
"Evet,
efendim, parayı bu sabah tamamlayıp biraz önce Bay Wemmick'e teslim
ettim."
"Parayı
nasıl tamamladığınız beni ilgilendirmez. Wemmick'e yatırdığınızı söylemeniz
yeterli. Bundan başka da bir işiniz kalmadı burada. Bir daha gelirseniz
davanızı yan yolda bırakırım!"
Adamlardan
biri: "Bay Jaggers, bizim düşüncemiz..." diye başladı, ama avukat
hemen onun sözünü kesti:
"Sizin
düşünceniz beş para etmez bu işte! Tersine köstekler bizi.
Sizin
yerinize ben düşünüyorum, ben düşüneceğim. İşte bu kadar!
Görüşmek
istersem yerinizi biliyorum, haber gönderirim. Gidin artık, sizi bir daha
burada görmek istemiyorum."
İki
adam şöyle birbirlerinin yüzüne baktıktan sonra, sessizce çekilip gittiler.
Jaggers
ansızın diğer yanda duran kadınlara dönerek: "Şimdi gelelim sizlere!"
dedi. "Sen misin, Amelia? Seni serbest bıraktırmak için elimden geleni
yapmadım mı? Hâlâ ne arıyorsun burada?"
Ağlayan
kadın: "Evet, ama Bill'den haber yok!" diye yalvarırcasına sordu.
"Sana
baştan da söyledim, Amelia, Bill güvenlikte diye. Bana güvenin, ama isterseniz
gidip bir başkasını bulabilirsiniz. Ağzını açar da bir kelime, bir tek kelime
söylersen Wemmick'e paranı geri verdiririm!"
Bu
korkunç tehdit üzerine iki kadınla o üç adam hemen oradan uzaklaştılar.
Bu
arada diğer adam avukatın ceketinin eteklerini öpüp durmaktaydı.
Jaggers
ona doğru dönerek insanın kanım dondurucu bir sesle: "Ben bu adamı
tanımıyorum," diye haykırdı. "Ne ister bu adam benden?"
"Gözünü
sevdiğim Bay Jaggers, ben onun kardeşiyim." "O dediğin kim?
Bırak
şu ceketimi!"
Adam
ceketin ucunu elinden bırakmadan önce son bir kez öperek:
"Lazarus,"
dedi. "Kalpazanlıktan sanık."
Jaggers:
"Boşuna uğraşma!" dedi. "Senin kardeşin suçlu." Adam
sapsarı kesilerek: "Sakın onun aleyhinde olduğunuzu söylemeyin."
"Kardeşin
suçlu dedim ya, başka ne söyleyebilirim?" "Bay Jaggers, bir dakika,
Bay Jaggers, ne olur biraz dinleyin beni... Ne isterseniz veririm, Bay Jaggers,
ayaklarınızı..."
O
hiç oralı olmayarak adamı şöyle bir kenara itti ve yürüdü. Başka yolumuzu kesen
olmadığı için içeri girdik, o tek gözlü, kürk şapkalı, kadife pantolonlu adamla
sekreter odadaydı. Sekreter: "Mike birini bulmuş, efendim," dedi.
Jaggers: "İyi" dedi. "Bugün akşam üzeri tanığa ihtiyacımız
olacak."
Mike
nezleli bir sesle: "Epey zor oldu ama sonunda birini bulabildim,"
diyordu.
Jaggers:
"Bu adam hangi konularda tanıklık edecek?" diye sordu.
Mike
burnunu silerek: "Her konuda, efendim," dedi.
Jaggers
ansızın sesini yükselterek:
"Her
konuda ne demek? Kaç kere söyledim sana! Utanmadan bir de gelmiş, her konuda,
diyorsun!"
Mike
hem ürkmüş, hem de sersemlemişti. Suçunun ne olduğunu pek kavrayamadığı
anlaşılıyordu.
Sekreter
onu dirseğinden tutarak, alçak sesle: "Hey dangalak!" diye söylendi.
Adam
kendini toparlar gibi oldu:
"Efendim,
bu tanık zaman ve yer konusunda yemin edecek; yani suçun işlendiği gece
bizimkiyle birlikte olduğunu söyleyecek. Bir an bile yanından ayrılmadım,
diyecek."
"Pekâlâ.
Kim bu adam? Dikkatli cevap ver soruma."
Mike
yere baktı, tavana baktı, yüzümüze baktı. Sonra dili çözülerek ürkek ürkek:
"Fırıncı kılığına soktuk," dedi, ama demesiyle Jaggers'in kükremesi
bir oldu:
"Ne
dedin? Ne dedin?"
Mike
şaşkın şaşkın bakındıktan sonra yine aklını başına toplayıp:
"Yani
kendisi fırıncı kılığındadır" diye sözünü düzeltti.
"Nerede
şimdi?" diye sordu.
Mike:
"Birkaç ev ötede, bir kapı önünde oturuyordu." dedi.
"Git
adamına şöyle, şu pencerenin önünden geçsin, görmek istiyorum."
Mike
dışarı çıkınca biz üçümüz pencereye gittik, az sonra Mike'nin gezintiye çıkmış
gibi karşı kaldırımdan geçtiğini gördük. Yanında da iriyarı haydut suratlı
birisi vardı. Fırıncı gibi beyaz bir gömlekle beyaz bir şapka giymiş olan bu
adam biraz da sarhoştu. Üstelik, bir gözü de şişmiş, morarmıştı, Jaggers son
derece sinirlenerek sekreterine döndü:
"Söyle
Mike'ye, tanığını alıp ortadan kaybetsin. Böyle bir herifi tanık diye tutup
getirmekten utanmıyor musun, diye de sor."
Bundan
sonra beni arkadaki kendi odasına aldı, bir kutudan çıkardığı bir sandviçle
karnını doyurup şarap içerken bir yandan da benim işlerimi konuştu: Hazırlıklar
tamammış Bernad'ın pansiyonu denilen yere gidecekmişim. Öğretmenim olan Matthew
Pocket'in oğlu burada kalıyormuş. Benim için de bir yatak hazırlanmış.
Pazartesi günü genç Bay Pocket beni babasının evine götürecekmiş. Öğretmenimden
hoşlanırsam derslere başlayacakmışım. Alacağım harçlığın miktarını da söyledi.
Bir hayli iyi bir harçlıktı. Sonra Jaggers bana alışveriş yapacağım dükkânların
kartlarını verdi.
Alışverişimi
buralardan yaparsam faturalarını gözden geçirip harcadığın parayı kontrol
edebilirim" dedi. "Fazla açılırsan kulağını bükebilirim,
böylece."
Sekreterin
adı Wammick'mis. Beni, kalacağım yere o götürüyordu. Kısa boylu, ince bir
adamdı. Kemikli, ifadesiz bir yüzü vardı. Gömleğinin kol uçlarının yıpranmış
olmasından kendisinin bekâr olduğunu tahmin ettim. Küçük, pırıl pırıl, keskin
siyah gözleri, ince dudakları, geniş bir ağzı vardı. Kırk, elli yaşlarında
gösteriyordu.
"Demek
Londra'ya bu ilk gelişiniz?" diye sordu.
"Evet."
"Bir
zamanlar ben de yabancıydım burada. İnanılacak gibi değil."
"Demek
artık iyice öğrendiniz?"
"Her
şeyini bilirim Londra'nın."
Ben,
daha çok laf olsun diye: "Çok mu kötü bir yer burası?" diye sordum.
"Londra'da
adamı soyarlar, döverler, boğazlarlar. Ama, başka yerlerde de olan şeyler
bunlar."
Şapkasını
kafasının arkasına doğru itmiş ileriye bakıyordu. O geniş ağzının açılıp
kapanmasını nedense bir posta kutusunun açılıp kapanmasına benzettim.
Az
sonra Bernard'ın pansiyonuna geldik. Büyük şehre geldik geleli içime çökmüş
olan sıkıntı kalacağım yerin manzarası karşısında daha da artmış gibi oldu.
Tahta
parmaklığın kapısından içeri girdik. Ömrümde böyle tozlu, çirkin ağaçlar,
tozlu, isli kuşlar, sıska kediler, sefil binalar görmemiştim. Pencerelerde
gözüme çarpan "Kiralık" levhalarına bakılırsa Bernard ağına düşürecek
birilerini bulmakta güçlük çekiyordu. Burnuma da bir küf, çürüme, rutubet,
pislik kokusu geliyordu. Umutlarım öylesine kırılmıştı ki, üzüntü, ürküntü içinde
Wemmick'e bakakaldım. Ama o benim duygularımı tamamen yanlış anlamıştı.
Buralar
size galiba köyünüzü hatırlattı!" diye mırıldandı. Wemmick: "Sizin
böyle erkenden geleceğinizi herhalde beklemiyordu" dedi. "Bana
ihtiyacınız yoksa izninizi isteyeceğim. Para işlerine ben baktığım için
birbirimizi sık sık göreceğiz. İyi günler."
Ben
de: "İyi günler" diyerek elimi uzattım. "Tanıştığımıza memnun oldum,
Bay Pip" diyerek ayrıldı. O gittikten sonra pencereyi açtım. Az kalsın
kellemi uçuruyordum. Çünkü pencerenin ipleri kopuktu. Cam, giyotin gibi düştü
birden. Neyse ki, daha başımı pencereden uzatmamıştım. Kendi kendime,
"Londra,
hiç de öyle dedikleri gibi bir yer değilmiş" diye düşündüm.
Tam
yarım saat pansiyon bahçesini seyretmekten çıldıracak gibi oldum.
Parmağımla
bütün pencere camlarının üstüne adımı yazmış, yapacak başka şey arıyordum ki,
merdivende ayak sesleri duydum. Gözümün önünde önce bir şapka, sonra bir kafa,
bir gömlek yakasıyla boyun bağı, bir yemek, daha sonra bir pantolonla bir çift
kundura belirdi. Bu benim yaşlarımda bir delikanlıydı. Her iki koltuğunun
altına birer kesekâğıdı sıkıştırmış, bir elinde bir sepet çilek tutuyordu,
soluk soluğaydı.
"Bay
Pip, siz misiniz?" diye sordu.
Ben
de: "Bay Pocket siz misiniz?" diye karşılıkta bulundum.
Sizi
beklettim!" diye söylendi. "Çok afedersiniz. Arabanız daha geç gelir
sanıyordum. Ben de sizin için alışverişe çıktım. Köyden geldiğinize göre taze
meyve seversiniz diye düşündüm. İyi bir şeyler alabilmek için Covent Garden
Pazanna gittim."
Ben,
gözlerim fal taşı gibi açılmış, ona bakıyordum; neredeyse rüya görüyorum
sanacaktım.
Pocket:
"Hay Allah cezasını!" diye söyleniyordu. "Bu kapı da hep takılır
nedense!"
Bir
yandan kapıyla uğraşırken, almış olduğu meyvelerin hoşaf haline gelmekte
olduğunu fark ettiğim için sepetle kesekâğıtlarını bana vermesini rica ettim.
Tatlı bir gülüşle meyveleri bana teslim etti, kapıyla, vahşi bir hayvanla
boğuşuyormuş gibi uğraşmaya başladı, sonunda kapı öylesine ansızın açılıverdi
ki, dengesini kaybederek benim üstüme yıkıldı, ben de az daha düşüyordum.
Böylece karşılıklı gülüştük. Ama, benim gözlerim hâlâ fal taşı gibi açılmış
duruyordu, hâlâ kendimi rüyada sanıyordum.
Pocket:
"Buyurun" dedi. "Burada biraz eksiklerimiz var ama pazartesiye
kadar halledeceğiz. Kusurumuza bakmazsınız umarım. Babam, Londra'daki ilk
günlerimizi kendi yaşıtlarımızdan biriyle geçirmenin daha hoşumuza gideceğini
düşündü. İsterseniz şöyle bir çıkar şehri gezeriz. Soframıza gelince,
beğeneceğinizi umarım. Kendi geçimimi kendim sağlamak zorundayım. Olsaydı da
ben almazdım. Burası salonumuz. Şurası da benim yatak odam. Biraz havasız ama,
ne yaparsın, bütün pansiyon havasız, zaten. Sizin yatak odanız da işte burası.
Eşyaları kiraladık. Bir iki gün içinde herhalde idare eder. Başkaca bir
istediğiniz varsa hemen gidip alayım. Gördüğünüz gibi burası bir hayli sapa bir
yer olduğu için ikimiz baş başa kalacağız. Ama, kavga edeceğimizi sanmıyorum.
Ah, afedersiniz, paketler sizin elinizde kaldı! Ne kadar ayıp ettim! Verin
onları bana. Hiç kusura bakmayın."
Paketleri
benden alırken belki de ilk kez doğru dürüst yüzüme bakıyordu. Onun gözlerinin
de benimkiler gibi şaşkınlıkla açıldığını gördüm. Bir adım geriledi: "Aman
Allahım!" diye söylendi. "O bahçedeki çocuksunuz siz!" dedi. Ben
de onu tanımıştım. Kavga ettiğim çocuktu.
Birbirimize
şaşkın şaşkın bakıyorduk. Az sonra ikimiz de kahkahayla gülmeye başladık.
O:
"Sensin ha, ne garip rastlantı!" diyordu. Ben:
"Şu
Allanın işine bak!" diyordum. Yine bir süre birbirimizin yüzüne bakıyor,
sonra kahkahalarla gülüyorduk. Sonunda kibar dostum:
"Kavgamız
sona ermiştir umarım!" diyerek bana elini uzattı.
Ben
de kavgada kazananlara yakışır bir alçakgönüllülükle bir iki şey söyledim,
hararetle tokalaştık. Herbert Pocket: "O karşılaşmamızda henüz bu parayı
almamıştın, değil mi?" diye sordu. "Son zamanlarda olmuş diye okudum.
Doğrusunu istersen o sıralarda ben de birtakım şeyler umuyordum."
"Öyle
mi?"
"Evet.
Bayan Havisham beni görmek istemişti. Bana kanı kaynarsa bu fırsatı bana sağlayacağını
umuyordum. Ama olmadı."
Nezaketi
elden bırakmayarak, bu işe şaştığımı söyledim. Herbert güldü:
"Benden
hoşlanmaması düpedüz zevksizlik, ama bu da bir gerçek. Benden hoşlansaydı
geleceğimi sağlayacaktı. Belki Estella bile benim olabilirdi." Ben ansızın
ciddileşerek: "Çok hayal kırıklığına uğradın mı?" diye sordum.
"Hayır,
zaten pek aldırdığım yoktu," dedi. "Zalimin biri o."
"Bayan
Havisham mı?"
"Bayan
Havisham da öyle ama, ben Estella'yı diyorum. O kız dünyanın en katı yürekli,
en kibirli, en kaprisli kızı! Bayan Havisham, onu özellikle, erkeklere cefa
çektirsin diye yetiştirdi."
"Nesi
oluyor Bayan Havisham'ın?"
"Hiçbir
şeyi. Bir tür evlatlık."
"Ama,
erkeklere niçin bunu yaptırsın?"
"Allah,
Allah, Pip, sahi bilmiyor musun?"
"Hayır,
hiçbir şey bilmiyorum."
"Garip
şey! Çok meraklı bir hikaye bu. Bekle, yemekte anlatırım.
Şimdi
kusura bakmazsan sana bir şey soracağım. Sen o gün konakta ne atıyordun?"
Bayan
Havisham'la olan ilgimi baştan sona kadar anlattım.
Herbert:
"Demek Jaggers senin vekilin?" diye sordu. "Bilmem farkında
mısın, ama Jaggers aynı zamanda Bayan Havisham'ın da avukatıdır.
Bayan
Havisham dünyada kimseye güvenmez, yalnız Jaggers'e güvenir."
Bu
konuyu tehlikeli bularak Jaggers'in beni eskiden tanımadığını söyledim.
"Jaggers,
sağ olsun, senin öğretmen aradığını duyunca babamdan söz etmiş" dedi.
"Babamla da bu konuda konuştu. Babamı Bayan Havisham'dan dolayı tanır.
Bilmem haberin var mı, babamla Bayan Havisham kardeş çocukları olur. Ama aralan
hiç iyi değildir. Çünkü babam etek öpüp dalkavukluk yapmaz. Bayan Havisham'ın
kaprislerine boyun eğmez."
Bu
delikanlının üzerinde öyle açık kalpli, rahat, samimi bir hava vardı ki,
insanın son derece hoşuna gidiyordu. Onu görüp dinledikçe hiçbir zaman gizli
kapaklı, kötü bir şey yapamayacağına inanıyordunuz. Son derece iyimser ve
ümitliydi. Ama, yine de onunla konuştuktan az sonra bu delikanlının hiçbir
zaman zengin, şöhretli, güçlü bir kimse olamayacağı nedense içime doğdu.
Hâlâ
soluk yüzlü, kibar duruşluydu. Bütün neşesine gevezeliğine rağmen üzerinde yine
de gizli ve gevşeklik seziliyordu. Yüzü güzel sayılmazdı, ama güzelden üstündü:
sevimliydi, güleçti çünkü.
Görünüşünün
ise sonsuza dek genç, hafif kalacağı belliydi. Bir hayli eski olan giysisi bile
üzerinde benim yeni takımlarımdan çok daha zarif duruyordu.
Onun
açık sözlülüğü yanında benim çekingen durmamın yakışık almayacağını sezerek,
başıma gelenleri anlattım. Velinimetimin kimliğini ortaya vurmak istemediğimi
de belirttim. Bir köy demircisi olarak yetiştirildiğim için pek yol yöntem
bilmediğimi, bu konudaki yanlışlarım ve eksiklerimi düzeltirse kendisine minnettar
olacağımı da söyledim.
"Hay
hay," dedi. "Ama, senin pek düzeltmeye ihtiyacın olmayacağını
sanıyorum."
Sonra
bana asıl adımın ne olduğunu sordu. Söyleyince: "Phillip adını hiç
sevmem," diye gülümsedi. "Okuma kitaplığındaki o can sıkıcı çocukları
getirir aklıma. Anladım! Ben sana Handel diyeceğim, sence bir sakıncası var
mı?"
"Yok,
bir sakıncası yok, ama niçin Handel?"
"Handel'in,
Demirci diye çok tatlı bir bestesi vardır."
"Öyleyse,
benim de hoşuma gitti."
"Pekâlâ,
dostum Handel. Yanılmıyorsam yemeğimizi getiriyorlar.
Parasını
sen vereceğine göre, lütfen masanın başucuna otur."
Ben,
buna asla razı olmayarak masanın başucuna onu oturttum. Yemekler fena değildi;
hele bana, o akşam prenslere layık bir ziyafet gibi geldi. Böyle Herbert'le baş
başa olmamız, yanımızda başkaca bir büyük filan bulunmayışı, tek başıma
Londra'da oluşum yemeğin zevkini iyice artırıyordu. Biraz sonra, Herbert'e Bayan
Havisham'ın hikayesini anlatmak üzere verdiği sözü hatırlattım.
"Öyle
ya" dedi. "Yalnız hikayeme girerken, şunu belirtmek isterim ki,
Handel'ciğim, Londra'da insanın bıçağını ağzına götürmesi uygun değildir.
Yemeği ağıza götürmek görevi çatala bırakılmışsa da çatalı ağzın ta gerilerine
kadar sokmak gerekmez. Böyle ufak tefek şeylerin üzerinde durulmaz, ama herkes
gibi hareket etmek daha iyidir. Sonra, kaşığın sapını avuçlamak da Londra'da
hoş karşılanmaz. Burada kaşığı tutarken insanın eli sapın aşağısında kalır.
Bunun iki faydası vardır: Bir, böyle tutulursa kaşık ağıza daha kolay girer;
ikincisi, böyle midye kabuğu açmak daha rahattır."
Bunları
öyle dostça, öyle şen bir tavırla söylüyordu ki, kızarıp bozarmak aklıma bile
gelmediği gibi, ikimiz de gülmekten katılıyorduk.
"Şimdi
gelelim Bayan Havisham'a" diye anlatmaya başladı. "Bayan Havisham
çocukluğundan beri çok şımartılmış bir kızmış. Annesini küçükken kaybetmiş,
babası da onun bir dediğini iki etmemiş. Babası bira yaparmış. Birada ne hikmet
var bilmem, ama örneğin bir adam fırıncı olup ekmek yaparsa kibarlar sırasına
giremiyor da, bira yaparsa, şarap yaparsa çok kibar sayılıyor. Her neyse, Bay
Havisham çok zengin, çok gururlu bir adammış. Kızı da öyle."
"Ondan
başka çocuğu yok muymuş?"
"Sonradan
bir de oğlu olmuş. İkinci bir evliliği olmuş. Konaktaki aşçı kadınla
evlenmiş?"
"Hani
çok gururluydu?"
"Gururluymuş,
dostum Handel, onun için ikinci karısıyla gizlice evlenmiş. Bir süre sonra
kadıncağız sizlere ömür. O zaman Havisham ikinci evliliğini kızına haber
vermiş, oğlan çocuğu böylece ailenin bir üyesi olmuş. Bu oğlan büyüdükçe asi,
israfçı, değer bilmez bir genç olup çıkmış. Çok kötü bir insanmış. Sonunda
babası onu evlatlıktan reddetmiş, ama, ölürken içi dayanmayıp mirasının bir
kısmını da ona bırakmış. Kızma daha çok para bırakmış, elbette... Handel'ciğim,
doldur bir kadeh şarap daha. Sırası gelmişken belirteyim, insanın kadehini bir
dikişte bitirmesi her zaman beklenmez. Hele kadehi, kenarı insanın burnuna
yapışacak şekilde kaldırması hiç olmaz."
Herbert'in
bu öğütlerine teşekkür ettim.
"Bir
şey değil" dedikten sonra hikayesine devam etti:
"Bayan
Havisham mirasa konduktan sonra ne kadar talibi çıktığını tahmin edebilirsin.
Üvey kardeşine gelince, varlıklı bir adam olacakken, konduğu mirası har vurup
harman savurduğu gibi, bir de borçlanmış. Babasıyla geçinemediği gibi ablasıyla
da geçinemezmiş.
Babasıyla
arasının açık olmasından ablasını suçlu tutar, ona büyük bir kin beslermiş.
Şimdi, hikayenin en acı yerine geliyoruz. Bir dakika ara vererek şuna dikkatini
çekeyim sevgili Handel, insanın peçetesinin su bardağına sığması mümkün
değildir."
Peçetemi
su bardağına niçin sokmak istediğimi şimdi hatırlamıyorum. Ama, kendisine yine
teşekkür ettim. O da tekrar neşeli neşeli: "Bir şey değil" dedi,
sonra hikayesine devam etti:
"Efendim,
gel zaman, git zaman Bayan Havisham'ın hayatına bir genç adam giriyor.
Yarışlarda mı, bir baloda mı, nerede tanıştıklarını bilmiyorum, ama bu genç
Bayan Havisham'a kur yapmaya başlıyor. Bu adamı ben hiç görmedim. Bütün bunlar
bundan yirmi beş yıl önce, yani daha sen, ben doğmadan olup bitmiş şeyler.
Babamın dediğine göre pek gösterişli bir adammış. Ama, efendi bir adam olmadığı
hemen belli oluyormuş. İşte bu adam Bayan Havisham'ın iyice üstüne düşmüş.
Delice aşık olduğunu söylüyormuş. Bayan Havisham da o güne kadar kimseye yüz
vermediği halde, bu adama iyice tutulmuş. Adam onu avucunun içine almış. Kızdan
büyük miktarda paralar koparmış. Hatta onun ısrarıyla Bayan Havisham bira
fabrikasının üvey kardeşine kalan hissesini de kendisi almış. Üvey kardeş bunu
ablasına çok pahalı bir fiyatla satmış. Jaggers o zaman Bayan Havisham'ın
avukatı değilmiş. Zaten aşk, kızın gözlerini öylesine kör etmiş ki, kimseye söz
söyletmiyormuş. Ayrıca, akrabaları da fakir, kendi çıkarlarına bakan, korkunç,
dalavereci kimselermiş. Yalnız babam onlara benzemezmiş. Babam da fakirdir ama
hiç kıskanç değildir.
Akrabaların
arasında Bayan Havisham'ın kulağını büken tek babam çıkmış. Bayan Havisham'a,
bu adama pek fazla güvendiğini, sözünü çok fazla dinlediğini açıkça söylemiş. O
da, ilk fırsatta, aşığının gözü önünde babamı evinden kovmuş. İşte babamla
Bayan Havisham o gün bugündür birbirlerini görmemişler."
Bayan
Havisham'ın Matthew Pocket hakkında söylediklerini hatırlayarak, "Peki,
baban kadına karşı bu kadar çok mu kin beslemiş ki hiç gitmiyor?" diye
sordum.
Herbert
Pocket: "Sorun o değil" dedi. "Bayan Havisham babamı, nişanlısı
olan o adamın da yanında çıkarcı olmakla suçlamış. 'Kendi çıkarın için bu adamı
benim gözümden düşürmek istiyorsun' demiş.
Babamda
düşünüyor ki, şimdi kalkıp gitse Bayan Havisham onun yine kendi çıkarına
geldiğini sanacak. Onun için, gitmiyor. Biz gelelim aşıklara. Bayan Havisham'ın
düğünü kararlaştırılmış, düğün hazırlıkları, gelinlik yapılmış, balayı planları
tamamlanmış, davetiyeler gönderilmiş. Düğün günü gelmiş çatmış, ama damat bey
gelmemiş. Damat bey yerine mektubu gelmiş..." Sözünü keserek:
"Kız
bunu tam gelinliğini giymiş, hazırlanırken, tuvalet masasının başında, tam saat
dokuza yirmi kala almış, değil mi?"
"Tamamen
doğru! Sonradan bütün saatleri o saate getirip durdurmuş.
Mektupta
adamın neler yazdığını bilmiyorum, ama Bayan Havisham'ı tamamen yüzüstü
bırakmış, o da yataklara düşmüş. Çok ağır olan hastalığından kurtulunca evi o
gördüğün hale getirmiş, o günden sonra da bir daha gün ışığı görmemiş."
"Bu
kadar mı?"
"Benim
bildiğim bu kadar. Yalnız bir şeyi unuttum. Bu acımasız aşığın Bayan
Havisham'ın üvey kardeşiyle birlikte olduğunu herkes söylüyormuş. Birlikte kızı
Soymak için düzen kurduklarına, sızdırdıkları parayı paylaştıklarına herkes
inanmış."
"Acaba
adam evlenip de servetin hepsine konmayı neden istememiş?"
"Kim
bilir! Belki evliydi. Belki de üvey kardeşi zaten diş bilediği ablasını böyle
mahvetmek, herkesin gözü önünde küçük düşürmek istemiştir. Burasını kimse
bilmiyor."
"Ya
onlara ne olmuş, yani aşıkla üvey kardeşe?"
"Çok
geçmeden yine parasız kalmışlar."
"İkisi
de sağ mı şimdi?"
"Bilmiyorum."
"Biraz
önce Estella'yı Bayan Havisham'ın evlat edindiğini söylemiştin. Ne zaman gelmiş
Estella onun yanına?"
Herbert
omuz silkti:
"Ben
kendimi bildim bileli Estella oradadır. Onun hakkında başkaca bir bilgim yok.
Benim hikayem de burada sona eriyor. İşte, azizim Handel, Bayan Havisham
hakkında ben ne biliyorsam şimdi sen de biliyorsun."
"Ben
de onun hakkında bütün bildiklerimi sana söyledim."
"Biliyorum.
Aramızda hiçbir sır olamaz artık. Sana koşulan o gizlilik şartına gelince, bana
güvenebilirsin. Kendisinin kim olduğu hakkında ne bir soru, ne bir kuşku...
Sana o konuda hiçbir zaman, hiçbir şey söylemeyeceğim. Ne ben, ne de benim yakınım
olan herhangi bir kimse."
Bunu
o kadar tatlılıkla söylemişti ki, esrarengiz velinimetimin Bayan Havisham
olduğuna onun da inandığını derhal anladım. Yeni arkadaşım bana, büyük bir
incelikle, bunu sezdirmek istemişti. Bundan sonra o bilmediğim velinimetimin,
ya da ayrıca Bayan Havisham'ın sözü geçtiğinde benim herhangi bir kaygı
duymama, aramıza herhangi bir gerginlik olması mümkün değildi. İşte Herbert
Pocket böyle ince, duygulu, nazik bir insandı.
Ona
ne iş yaptığını sordum.
"Gemi
sigortacılığı," dedi. "Ama bütün ömrümü gemileri yalnız
sigortalamakla geçirecek değilim. Ticarete atılmayı düşünüyorum. Birkaç bin
tonluk bir gemiyle Hint adalarından mal getirtmeyi düşünüyorum. İpek ticareti
yapmak istiyorum, baharat, boyalar, kabuklu ağaçlar filan."
"Kârları
da çok mudur?"
"Ne
diyorsun? Korkunç kâr getirir bu iş."
Şimdi
de Seylan'a gemiler gönderiyor, şeker, rom, tütün, fildişi alıp satıyordu.
Başım dönmüştü. Acaba demin içime gelen o duygu beni yanıltmış olabilir miydi?
Belki de çok parlaktı bu çocuğun geleceği, ilerleyecek, büyük adam olacaktı.
Sigortaladığı gemilerin nerelere gidip geldiklerini sordum.
"Daha
sigortaya tam olarak başlamadım" dedi. "Şimdi araştırma
yapıyorum."
"Bir
muhasebecinin yanında çalışıyorum" diye anlatmaya başladı.
"Gerçi
elime bir şey geçmiyor, ama deneyim kazanıyorum, etrafı gözden geçiriyorum.
Önemli
olan da bu zaten. Araştırırsın. Zamanı gelince, eline fırsat geçti mi hemen
atılırsın, ondan sonra artık işin iş!"
Onun
bu sözlerini dinlerken Bayan Havisham'ın bahçesindeki o eski dövüşümüz aklıma
geldi. Anlaşılan dostumun çalışma tarzı da o günkü dövüşmesi gibiydi. Hep
iyimser, hep ümitli ve ta baştan da yenilgiye uğramış. O günkü yenilgisini nasıl
neşeyle, efendilikle karşılamışsa, fakirliğini, hayattaki gösterişsiz yerini de
öyle şikayetsiz, öyle güler yüzlü kabul etmişti.
Hayalinde
kazanmış olduğu servet de, şan da hiç burnunu büyütmemişti!
Benimle
hâlâ samimi olduğu için ona karşı neredeyse minnetlik duyacaktım. Kısacası, her
haliyle tatlı biriydi. O akşam birlikte sokağa çıkıp dolaştık. Tiyatroya
gittik. Ertesi gün meşhur Westmister Abbey'deki sabah ayinine katıldık. Sonra
da Londra'nın meşhur parklarını dolaştık. Yollar payton doluydu. "Bütün bu
atlan acaba kimler nallıyor?" diye merak ettim. "Joe burada
olsaydı!" diye düşündüm.
Sanki
Joe ile Biddy'yi arkamda bırakalı aylar olmuştu. Köyümüzle Londra arasında da
dünyalar vardı sanki. Daha bir pazar önce köy kılığımla köydeki kiliseye gitmiş
olmam şimdi her bakımdan imkânsız gibi görünüyordu.
Pazartesi
sabahı dokuza doğru Herbert işe gitmek üzere yola çıktı, beni de yanma aldı.
Öğle üzeri işten çıktığı zaman buluşacak, onun babasının evine gidecektik.
Herbert'in
çalıştığı muhasebeci bürosu tozlu, dar bir sokakta, sefil bir binanın arka
tarafındaydı. Geleceğin fildişi tacirlerinin, gemi sahiplerinin yetişmesine
uygun bir yere benzetemedim. Hele, araştırma yapmaya hiç de elverişli gibi
görünmedi bana. Ama sesimi çıkarmadım. Öğle tatilinde Herbert işten çıkınca
Londra'nın en ünlü lokantalarından birine gittik. Pahalı diye duymuştum, ama
peçetelerdeki, masa örtülerindeki, çatal bıçaklardaki yağlara para
almadıklarını hesaba katarsanız yediğimiz yemek bize bir hayli ucuza çıktı
diyebilirsiniz. Öğleden sonra evlerine gittik. Pocket'lerin evi araba durağına
yakındı, bir ırmak kıyısındaydı.
Evin
küçük bahçesinde, bir ağaç altında Bayan Pocket, oturmuş, kitap okuyordu.
Ayaklarını karşısındaki bir sandalyeye dayamıştı. Etrafta çocuklar oynaşıyor,
dadı oldukları anlaşılan iki kadın onları seyrediyorlardı.
Herbert:
"Anneciğim, bak sana Pip'i getirdim" dedi.
Bayan
Pocket de beni nazik ama dalgın bir tavırla karşıladı. Tam o sırada dadılardan
biri: "Alicle Bey, Jane Hanım!" diye çocuklara seslendi.
"Oralarda oynamayın suya düşer, boğlursanız. Sonra ben babanıza ne cevap
veririm?"
Diğer
dadı Bayan Pocket'in mendilini yerden alarak: Mendilinizi yine düşürdünüz"
dedi.
Bayan
Pocket gülerek: "Sağol Flopson!" dedi ve kitabına daldı.
Yüzünde
son derece dikkatli, meraklı bir anlam belirdi. Dünyayı unutmuş gibiydi. Ama,
birkaç dakika sonra başını kaldırarak bana baktı:
"Annenizin
sağlığı yerindedir umarım," dedi.
Bu
hiç beklemediğim soru beni öyle zor duruma düşürdü ki, ne diyeceğimi şaşırarak,
"Sağ olsaydı iyi olurdu, size de saygılarını gönderirdi" gibilerden
gülünç bir şeyler kekelemeye başladım. Tam o sırada, dadı yine yerden düşen
mendili alarak:
"Bakın,
yine düştü" dedi. "Kendinize gelin" diye söylendi.
Bayan
Pocket kendine uzatılan mendile ömründe hiç görmediği bir şeymiş gibi şöyle bir
baktı Sonra tanıyarak güldü. Fırsattan yararlanarak, yerde oynayan Pocket'leri
saydım: Değişik boylarda altı tane vardı. Tam ben saymayı bitirmiştim ki,
içeriden kopan haykırışlar bir yedincisinin varlığını da haber verdi.
Flopson:
"Eyvah, bebek!" dedi. "Millers, çabuk!"
Adı
Millers olan dadı eve girdi, çocuğun haykırışları da azalarak dindi. Bayan
Pocket ise durmadan okuyordu. Okuduğu kitabı merak etmiştim.
Herbert'le
ben Bay Pocket'in gelmesini bekleye duralım, biraz sonra Millers, kucağında
bebekle dışarı çıktı. Bebeği Flopson'a uzatu, Flopson da: "Bayan, lütfen
kitabınızı bana verin de bebeği alın biraz" dedi. Bayan Pocket bebeği
beceriksiz bir tavırla dizinde biraz salladı.
Diğer
çocuklar da en küçük kardeşlerinin etrafını almış oynaşıyorlardı. Bu çok kısa
sürdü, çünkü birkaç dakika sonra Bayan Pocket bütün çocukların, odalarına girip
öğle uykusuna yatmalarını emretti. Flopson'la Millers çocukları, koyun sürüsü
güdercesine içeri götürdükten az sonra Bay Pocket bahçeye çıktı, onun sevimli
ama biraz şaşkın ifadeli bir adam olması bana çok doğal geldi. Hiçbir şeyi
düzene sokamayacağına çoktan karar vermiş gibi, saçları bile darmadağındı.
Bayan
Pocket, benimle tanıştığına memnun olduğunu söyledi. Tıpkı oğlunun gülüşüne
benzeyen tatlı bir gülümseme vardı yüzünde. Şaşkın, tasalı bir tavrı vardı,
saçları da iyice beyazlamıştı, ama yine de genç duruşlu bir adamdı. Benimle
biraz konuştuktan sonra, çok güzel olan o gür, kara kaşlarını biraz tasayla
çatarak karısına döndü:
"Bay
Pip'le tanıştın,değil mi, Belinda?"
Bayan
Belinda Pocket başını kitaptan kaldırıp: "Evet," diyerek bana baktı,
dalgın dalgın gülümsedi, portakal şerbetinden hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu.
Bayan
Pocket tesadüfen soyluluk unvanına sahip olmuş bir adamın kızıymış. Babası onu
büyüyünce en aşağı bir lorda vermeyi düşünüyormuş. Böylece ev yönetim gibi
bayağı işlerden habersiz, el bebek, gül bebek yetiştirmiş. Bayan Belinda hiçbir
işe yaramayan, hiçbir işten anlamayan bir süs gibi olup çıkmış. Genç kızlığa
eriştiğinde fakir bir genç olan Matthew Pocket'e aşık olmuş. Kendisi de son
derece genç olan Matthew Pocket de Belinda'ya vurulmuş, iki genç gizlice
evlenmişler. Belinda'nın babası bunu öğrenince biraz direnmişse de sonunda genç
evlilerle barışmış.
Bay
Pocket beni salona götürdü. Burası sevimli bir yerdi; hem yatak odası, hem
oturma odası olarak kullanılabilecek biçimde döşenmişti.
Sonra
Bayan Pocket beni evinde kalan iki öğrenciyle tanıştırdı.
Bunlar,
biri Drummle, biri Startop adında iki gençti. İri yapılı, ihtiyar duruşlu olan
Drummle, biz kapısına vurduğumuzda içerden ıslık sesi geliyordu. Startop ise
başını elleri arasına almış, kitap okuyordu.
Bay
Pocket de. Bayan Pocket de öyle beceriksiz, gündelik işlerden öyle
habersizdiler, kendilerini öyle bir başkasının ellerine bırakmış durumları
vardı ki, insan onları da, evlerini de gerçekte kimin yönettiğini merak etmekten
kendini alamıyordu. Çok geçmeden bütün yönetimin hizmetçilerin elinde olduğunu
anladım. Belki de işin en kolay yolu buydu, ama bunun oldukça pahalıya mâl
olduğu bir gerçekti.
Zamanla,
daha çok Herbert'in anlattıklarından, Bay Pocket'in Harrow ve Cambridge
üniversitelerinde okumuş olduğunu öğrendim. Okuldayken sayılı öğrencilerdenmiş,
kendinden çok şey bekleniyormuş, ama çok genç yaşında evlendiği için
çalışmalarına devam edememiş, ailesini geçindirmek için özel dersler vermek
zorunda kalmış.
Birkaç
gün sonra yeni odama iyice yerleştim. Şehre inerek alışverişler yaparak diğer
eksiklerimi tamamladım. Bayan Pocket beni karşısına aldı, uzun uzun konuştuk.
Jaggers ona, benim belirli bir meslek sahibi olmayacağımı, ancak herhangi bir
varlıklı kibar çocuğundan geri kalmayacak kadar eğitime ihtiyacım olduğunu
anlatmış. Bay Pocket de benim nasıl eğitim göreceğimi tasarlamıştı. Bunlara bir
itirazım olup olmadığını sordu, hiçbir diyeceğim olmadığını söyledim. Bay
Pocket bana her konuda yol gösterip akıl öğreterek çok geçmeden bütün güvenini
kazanmasını bildi. Birlikte çalıştığımız sürece öğretmenim olarak o kadar
titiz, candan, dürüst davrandı ki, ben de iyi bir öğrenci olmak için elimden
geleni yaptım. Sıradan bir öğretmene düşseydim ben de ona göre davranırdım. Bay
Pocket ise bana gevşek durmak, kaytarmak için hiç fırsat vermedi, ben de onun
bilgisinden, deneyimlerinden elimden geldiği kadar yararlanmaya çalıştım. Biraz
dağınık, beceriksiz, biraz da gülünçtü, ama öğretmen olarak kendini
saydırmasını, ciddiye aldırmasını bilirdi. Dürüst ve iyi bir insandı.
Onun
kılavuzluğu altında ciddi olarak çalışmaya başladıktan bir süre sonra zamanımın
bir kısmını da Herbert'le birlikte geçirmek herhalde daha iyi olacaktı. Bay
Pocket bu fikrime karşı gelmemekle birlikte, önce vekilime danışmam gerektiğini
söyledi. Böylece Küçük Britanya'ya gittim ve dileğimi bildirdim.
"Handaki
odamı elde tutabilir, kiraladığımız eşyayı da satın alırsam bana yeter"
dedim.
Jaggers
güldü:
"Genç
Bay Pocket'le uyuşacağınızı anlamıştım zaten. Olabilir. Ne kadar para
istiyorsun?"
Ne
kadar para gerekeceğini bilemediğimi söyledim.
Jaggers:
"Aşağı yukarı, ne kadar? Elli paund yeter mi?"
"Yok,
o çok!"
"Öyleyse
beş paund?"
"Hayır,
biraz daha fazla olmalı."
Jaggers
ellerini cebine sokup başını bir yana eğmiş, gözlerini arkamdaki duvara dikerek
beni pusuya düşürmek için fırsat kolluyordu.
"Beşin
ne kadar üstünde?" diye sordu.
Çekine
çekine: "Tam olarak bilemiyorum ki!" diye mırıldandım.
"Biliyor
musun, söylemek gerek. Beşin ne kadar üstünde olsun? İki beşlik yeter mi? Ne
kadar istiyorsun?"
Yirminin
herhalde yeteceğini söyledim. Jaggers kaşlarını çattı:
"Herhalde
yeter, öyle mi?"
Jaggers
yazıhanesinin kapısını açarak: "Wemmick!" diye seslendi. "Bay
Pip'in imzasını al, sonra kendisine yirmi paund ver."
Jaggers
hiç gülmüyordu, ama bazen insanla konuşurken ayaklarının ucunda yaylanmaya
başlar, ayna gibi cilalanmış ayakkabılarını öyle bir gıcırdatırdı ki, onun
yerine ayakkabıları gülüyormuş, sizinle alay ediyormuş gibi gelirdi. Parayı
alırken Wemmick'e, şaşkına döndüğümü, avukat beyin tavır ve sözlerine ne anlam
vereceğimi kestiremediğimi söyledim.
"Duysa
bunu iltifat sayar" dedi. "Onun amacı da zaten karşısındakilerin
kendisini anlayamamaları, karşısındakini şaşırtmak. Üstünüze alınmayın. Meslek
gereğince takındığı tavırdır bu."
Jaggers
dışarı çıkmıştı. Sekreter masasında öğle yemeğini yiyordu.
Bisküvileri
o ince dudaklı, geniş ağzına, mektup kutusuna mektup atar gibi bir atışı vardı.
"Patron
sanki hep tuzak kurmuş, başında bekliyor gibidir" diye yeniden anlatmaya
koyuldu. "Ansızın çat! Tuzak kapanır. Bir de bakarsın yakalanmışsın!"
"Çok
kurnaz bir adam!"
"Derya
gibi derindir,."
"İşi
iyidir öyleyse."
"Mükemmel."
"Çok
kimse çalıştırır mı yanında?"
"Hayır,
çünkü Londra'da bir tek Jaggers vardır, Jaggers'i avukat olarak tutan
Jaggers'in kendisiyle iş görmek ister, yoksa suyunun suyuyla değil. Benden
başka iki sekreter daha var, o kadar!"
Wemmick'in
konuşkanlığından cesaret alarak patronunun odasındaki o iki maskeyi sordum,
bunların Jaggers'in idama gönderdiği iki azılı katil olduklarını öğrendim.
Yüzlerindeki şişkinliğin, burunlarındaki o kıvrıklığın da neden ileri geldiğini
anlamış oldum: Bunlar sahipleri asıldıktan sonra çıkarılmış maskelerdi. Bu
konuşma samimiyetimizi bir hayli ilerletmişti.
"Bir
gün fırsat bulup evimizi ziyaret ederseniz memnun kalırım Bay Pip" dedi.
"Walworth'da oturuyorum. Gece yatısına buyurursanız şeref
verirsiniz."
Davetini
seve seve kabul ettim.
"Ne
zaman vaktiniz olursa bir akşam beklerim" dedi. "Bay Jaggers sizi
yemeğe davet etti mi?"
"Daha
etmedi."
"Yakında
eder. İyi de ağırlar insanı. Yalnız aklımdayken, evine gittiğinizde kahya
kadına dikkat edin."
"Neden?"
"Evcilleşmiş
bir canavardır! Zamanında öyle bir canavardı ki anlatamam. Şimdi ise tamamen
kuzu kesildi. Yine de dikkat etmenizi öneririm."
Onun
bu sözleri merakımı uyandırmıştı.
İsterseniz
size, patronu çalışırken göstereyim" dedi. Kabul ettim. Sokağa çıkıp
kalabalık bir mahkemeye gittik. Tanık yerinde bir kadın oturmaktaydı, Jaggers
de onu sorguya çekiyordu. Kadından yana mıydı, yoksa değil miydi, bilmiyorum,
ama hem ona, hem de bütün etrafına dehşet saldığı kesindi. Kapıda durup
dinledik. Herhangi bir kimse hoşuna gitmeyen bir şey söyledi mi hemen:
"Kayıtlardan şilinsin!" diye diretiyordu. Herhangi birisi onun istediği
şeyi itiraf etmezse Jaggers: "Ben sana söyletmesini bilirim," diye
diş gıcırdatıyordu. Birisinin ağzından laf alınca da: "İşte şimdi kısıldın
kapana!" diye bağırıyordu.
Drummle
ve Startop'la da görüşüyor, konuşuyordum, ama en samimi arkadaşım Herbert'ti. O
Hammersmith'e geldiği zamanlar sandalımı ortak kullanıyorduk. Ben de sık sık
Londra'ya, onun yanına gidiyordum. Günün, gecenin her saatinde Hammersmith'le
Londra arasında yürür dururduk. Şimdi bu yolların eski güzelliği kalmadı ama,
oralara karşı gençliğin hayal ve umut dolu günlerinde doğmuş olan sevgi hâlâ
içimdeydi.
Pocket'lerin
evine yerleştikten bir iki ay sonra Bay ve Bayan Camilla geldiler. Camilla Bay
Pocket'in kızkardeşiymiş. Kasabadaki konakta onlarla birlikte görmüş olduğum
Georgiana dedikleri kadın da geldi.
Bu
yine akrabadan, evlenmemiş bir kadındı. Fakirliğini tanrı sevgisi, çirkinliğini
namus sayardı. Bunların hepsi de çıkarlarına dokunulan açgözlü insanların bütün
hıncıyla bana diş biledikleri için yüzüme gülüyor, bana en adi şekilde
dalkavukluk ediyorlardı. Bay Pocket'i kendi çıkarını bile bilmeyen bir koca
bebek saydıkları belliydi.
Bayan
Pocket'i ise sevmedikleri halde asaletini övmekten geri kalmıyorlardı, çünkü
böylelikle kendilerine de bir şeref payı çıkıyordu.
İşte
böyle bir çevre içine yerleşip eğitimime başladım. Çok geçmeden pahalı zevkler
edindim, öylesine para harcamaya başladım ki, birkaç ay önce söyleseler
inanamazdım. Neyse ki, ne yaparsam yapayım çalışmayı elden bırakmadım. Bunu da
övünmek için söylemiyorum. Kendi kusurlarımın farkında olduğum için çalışıyordum.
Bir yandan Bay Pocket'in, öte yandan Herbert'in yardımıyla çabucak gelişip
ilerledim. Yolumdaki engelleri gidermek, bana hız vermek için ikisi de çok çaba
harcıyorlardı.
Bay
Wemmick'i de çoktandır görmemiştim. Gidip kendisini ziyarete karar verdim,
kararlaştırdığım bir günün uygun olup olmadığını sormak için mektup yazdım.
Beni evinde görmekten büyük zevk alacağını, o akşam saat altıda büroda
beklediğini bildirdi. Saat tam altıda bürosuna gittiğimde Wemmick işini henüz
bitirmişti.
"Walworth'a
kadar yürüsek mi, ne dersiniz?" diye sordu:
"Çok
sevinirim,"dedim.
"Hem
de çok iyi olur. Bütün gün masa başında oturduktan sonra yürümek iyi geliyor.
Şimdi size yemeğe ne hazırladığımı anlatayım Bay Pip.
Önce
haşlanmış sığır, kızarmış soğuk tavuk var.
Yola
çıktığımızda: "Bay Jaggers bugün sizin bana misafir geleceğinizi duyunca
söyledi. Yakında o da sizi davet edecekmiş. Hem de arkadaşlarınızla birlikte
çağıracakmış. Dediğim gibi, değişik şeyler beklemeyin onun sofrasında. Ama, her
şeyin en iyisini bekleyebilirsiniz. Sonra patronun evinde bir ikinci garip şey
daha vardır."
Wemmick'in
bahsettiği birinci garip şeyin geçen gün anlattığı o kâhya kadın olduğunu
anlamıştım.
"Nedir
bu ikinci garip şey?" diye sordum.
"Geceleri
hiçbir kapıyı kilitlemez."
"Evine
hırsız girmez mi?"
"Girmez
ya! Kendisi herkese ilan etmiştir: "Benim evimi soyacak adam varsa çıksın
meydana" der durur. Ama, bu işe kalkışacak adam şimdiye kadar ne çıktı, ne
de çıkacağı var."
"Demek
o kadar korku salmış herkese?"
"Öyledir.
Sahiden korku salmıştır. Bir adam çıksın, onun bir tek çöpünü alsın, bizim
patron adamı astırtmaya kadar götürür. Bunu da herkes bilir."
Böylece,
bir süre Jaggers'in ne yaman bir adam olduğunu konuştuk.
Sonra
daha genel konulara daldık, böylece Walworth semtine geldik.
Burası
küçük bahçeli, sakin bir yerdi. Wemmick'in evi de bahçe ortasında küçücük bir
ahşap tahta evdi. Wemmick: "Kendi eserim" dedi. "Güzel, değil
mi?"
Övüp
göklere çıkardım. Gerçekti bu, ömrümde gördüğüm evlerin belki de en küçüğüydü.
Pencereleri ise kilise pencerelerine benzetilmişti.
Wemmick:
"Şu gördüğünüz direk bir bayrak direğidir," diye anlatıyordu.
"Pazar günleri bayrak çekerim. Sonra şu köprüye bakın.
Hendeği
geçtikten sonra kaldırırım bu köprüyü, dünyayla ilişiğimi kesmiş olurum."
Wemmick'in
dünyayla ilişiğini kesen bu uçurum aslında bir metre eninde, yarım metre
derinliğinde su arkıydı. Ama, adamın köprüyü kaldırıp bağlayışında öyle bir
gururlu hal vardı ki, insanın hoşuna gidiyordu. Yanda sazdan siperle çevrili
bir küçük çimenliğin ortasında bir de ufak top duruyordu. Wemmick: "Her
akşam, Greenwich ayarıyla saat dokuzda bu top atılır," dedi. Topun
üzerindeki şemsiye biçimli siper çok hoşuma gitmişti.
Sonra
beni bahçenin arkasındaki kameriyeye götürdü. Bütün bahçe avuç içi kadar bir
yerdi, ama yol kurnazca kıvrımlarla uzatılmış olduğu için insana kameriye daha
uzaktaymış gibi geliyordu. Kameriyenin önünde bir havuz yapılmış, orta yerine
de bir odacık kondurulmuştu.
Havuzun
bir de fıskiyesi vardı. Ben bütün bunları övdükçe Wemmick: "Hepsini kendi
ellerimle yaptım." diyordu. "Buranın mühendisi, marangozu,
muslukçusu, demircisi, bahçıvanı her şeyi benim. Biliyor musunuz, iyi bir şey
bu, çünkü bunlarla uğraşmak mahkeme koridorlarının tozunu silip süpürür gibi
oluyor. Yaşlı babamı da memnun ediyor. Şimdi içeri girip sizi babamla
tanıştırmak istiyorum. Canınız sıkılmaz, değil mi?"
Wemmick'in
evi öyle hoşuma gitmişti ki, babasıyla da tanışmak için sabırsızlanıyordum.
Bunu kendisine söyledim. İçeri girdik.
Ocaktaki
ateşin başında çok yaşlı bir adam oturuyordu: Derli toplu, tertemiz, güler
yüzlü, ama taş gibi sağır bir dede. Wemmick neşeli, sevgi dolu bir tavırla
babasının elini sıktı.
"Baba,
nasılsın bakalım?"
İhtiyar:
"İyiyim, John, iyiyim" dedi. John Wemmick: "Bak, baba, sana Bay
Pip'i getirdim" dedi. "Kulağın duysaydı, adı senin de hoşuna
giderdi."
Ben
ihtiyara gülümseyip başımı salladım. İhtiyar: "Oğlumun evini beğendiniz
mi, efendim?" diye sordu. "Panayır yeri gibi güzel, değil mi? Bence
bu güzel köşeyi de, üzerindeki güzel tesisleri de hükümet korumalı, milletin
faydalanması için halka açmalı, efendim, değil mi?"
Wemmick
sevgi dolu gözlerle babasını süzüyordu. Şehirde o kadar sert, donuk duran yüzü
iyice yumuşamıştı. Durup durup başını sallıyor, bana da: "Lütfen başınızı
sallayıp, onaylıyormuş gibi yapar mısınız?" diyordu. "Yabancıları
biraz yorar bu, ama bizim şu yaşlı babamızı ne kadar sevindirdiğini anlatamam
size!"
Ben
de aklıma estikçe başımı sallamaya başladım. İhtiyarın keyfine diyecek yoktu. O
tavuklara yem atmak için yerinden kalkınca biz de kameriyeye giderek havuzda
soğutulmuş meşrubatlarımızı içtik. Wemmick bir pipo yakarak evini bu hale
getirebilmek için yıllarca nasıl çalıştığını anlattı.
"Kendi
yeriniz mi, Bay Wemmick?" diye sordum.
"Evet,
kendimin."
"Çok
güzel. Herhalde Jaggers de hayrandır buraya?"
Wemmick:
"Patron burasını hiç görmedi" dedi. "Haberi yoktur buradan.
Babamın
da varlığını bile bilmez. Oraya gidince evi aklımdan çıkarırım. Buraya gelince
de orayı unutmak isterim. Sizce hiçbir sakınca yoksa sizden de bunu rica edeceğim
yani, büroda buraların sözünü etmezseniz memnun olurum."
Bu
konuda hemen şeref sözü verdim. Konuşmaya devam ediyorduk. Bu arada saat dokuza
yaklaşmıştı.
Wemmick
piposunu elinden bırakarak: "Vakit geliyor, top atılacak," dedi.
"Bizim yaşlı babamızın en büyük eğlencesidir." Yeniden içeri
girdiğimizde yaşlı babayı bir uzun saplı maşayı ateşte kızdırmakla uğraşırken
bulduk. Yaklaşan büyük olayı dört gözle beklediği yüzünden belliydi. Wemmick
de, saati elinde, bekliyordu.
Yaşlı
adamın nar gibi kızdırmış olduğu maşayı tam dakikasında aldı, hemen topun
yanına gitti. Birkaç saniye sonra da top, o kibrit kutusu boyundaki evi, evin
bütün camlarını, raflardaki bardakları filan sarsan bir gümbürtüyle patladı.
Yaşlı baba da neredeyse havaya fırlayacaktı, ama koltuğunun kenarlarına sıkı
sıkı yapışmış olduğu için yerinde kaldı. Ama çok coşmuştu.
"Patladı,
patladı, kulağımla duydum!" diye sevinçle bağırıyordu. Ben de karşısında
gülümseyerek başımı öyle bir hızla sallıyordum ki, etrafımı göremez olmuştum.
Top atılmasıyla yemek arasındaki zamanı Wemmick'in koleksiyonlarına bakarak
geçirdik. Wemmick'in, mesleği gereğince tanıdığı ünlü suçlulardan çeşitli
hatıralar alıp toplu-yormuş. Asılan bir katilin yüzüğü, ünlü bir sahtekârın
yalancı imza atarken kullandığı dolma kalem, birkaç kişinin gırtlağını kesmiş
olan usturalar, saçlar, zindanda yazılmış itiraf belgeleri ve daha pek çok şey.
Bunları Bay Wemmick porselen bibloların, küçük, billur süs eşyalarının arasına
özenle yerleştirmişti.
Gündüzleri
yaşlı babaya bakan bir kızcağız soframızı kurdu. Sonra hendeğin üzerindeki
köprü yeniden indirildi, kız kendi evine gitti. Yemekler de, salata da
mükemmeldi. Bu ziyaretimden çok memnun kalmıştım. Wemmick ertesi sabah erkenden
kalktı, bahçeyle uğraşmaya başladı.
Yaşlı
babası da yanındaydı. Wemmick'in onu oyalamak için sözüm ona babasına iş
buyurduğunu, başını sallayıp durduğunu görüyordum. Kahvaltımız da akşamki
yemeğimiz kadar nefisti. Tam saat sekiz buçukta evden ayrıldık.
Küçük
Britanya'ya yaklaştıkça Wemmick de gitgide resmileşiyor, yüzüne kuru, sert bir
ifade geliyordu. Ağzı yine posta kutusu gibi düz, gülmez bir çizgi olup çıktı.
Büroya varıp da kapının anahtarını cebinden çıkarınca yine Jaggers'in sekreteri
ortaya çıkmıştı. Bütün o burçlar, asma köprüler, göller, odalar, o yaşlı baba,
çimenlikteki topun patlamasıyla havaya uçmuş, bin parça olup dağılmış, gitmiş sanırdınız.
Wemmick'in
söylediği gibi avukat Jaggers beni ve arkadaşlarımı evine davet etti.
Jaggers:
"Resmiyet istemiyorum" dedi. "Yani gece kıyafeti giymenize gerek
yok."
Evinin
nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığı için: "Nereye gelelim?"
diye sordum.
Karşısındakine
hiçbir bilgi vermemek onda huy halini almış olmalıydı.
"Buraya
gelin, hep birlikte gideriz" dedi.
Jaggers
biriyle konuşup, konuşmasını bitirdikten sonra mutlaka ellerini yıkardı. Hastasını
muayene etmiş olan bir hekim, bir dişçi gibi. Bu iş için özel olarak yaptırmış
olduğu bir lavabo odası vardı.
Ertesi
akşam üç arkadaşımla birlikte bürosuna gittiğimizde lavaboda ellerini
yıkıyordu. Her zamankinden daha karanlık bir davayla uğraşmış olmalıydı. Yalnız
ellerini sabunlamakla kalmamıştı; bütün yüzü boynu köpük içindeydi, gargara
yapıyordu.
Sokağa
çıktığımızda, Jaggers'le konuşmak ümidiyle bekleşen birkaç kişi gördük. Ama onu
kale gibi saran o lavantalı sabun kokusunda öyle yanaşılmaz bir şey vardı ki,
hiç kimse onu rahatsız etmedi.
Böylece,
Soho semtinde Genard Sokağı'na geldik, sokağın güney ucunda muhteşem, ama
oldukça eski, bakımsız bir eve girdik. Karanlık bir merdivenden ikinci kata
çıktık. Bu kattaki koyu kahverengi boyalı üç odanın bir yemek, diğeri yatak,
üçüncüsü de tuvaletti. Yemek odasının tahta kaplamalı duvarlarında oyma
çelenkler vardı. Bunları ister istemez cenaze çelenklerine benzettim. Jaggers
evin yalnız bu katını kullandığını söylüyordu.
Sofra
çok güzel düzenlenmişti. Ev sahibimizin sandalyesinin yanında büyük bir döner
büfe vardı. Bunun üzerinde çeşitli şişeler, kavanozlar ve birkaç çeşit de meyve
duruyordu. Yemekle birlikte gerekli her şey Jaggers'in elinin altında
duruyordu.
Odanın
bir duvarında da kitaplık vardı. Kitapların hepsi mesleki kitaplardı. Bir
köşede de üstü kâğıt yığılı küçük bir yazı masası vardı.
Jaggers
yol boyunca hep benim yanımda yürümüş, benimle konuşmuş, diğer misafiriyle pek
meşgul olmamıştı. Şimdi ocağın yanındaki çıngırağı çaldıktan sonra döndü,
arkadaşlarımı inceden inceye süzmeye başladı. Onu en çok ilgilendiren Bentley
Drummle oldu. Bir ara beni pencerenin yanına çekip elini omzuma koydu:
"Pip,
kimin kim olduğunu henüz ayırt edemiyorum," dedi. "Örümceğin adı
ne?"
"Örümcek
mi?" dedim. "Şu yatar gibi oturan, somuttuk, şişman olan" dedi.
"O
Bentley Drummle" dedim. İnce yüzlüsü ise Startop." "Bentley
Drummle, öyle mi?" diye mırıldandı. "İlgiye değer bir çocuk."
Hemen
Bentley'in yanına gidip konuşmaya başladı. Onun ters, kısa karşılıkları Jaggers'in
cesaretini kırma yerine, onu konuşturmak için tüm inadını kabartmış gibiydi.
Ben onlann arasındaki bu konuşmayı uzaktan seyrediyordum. Jaggers'in kâhyası
olan kadın içeri girerek ilk yemeği sofraya koydu. Wemmick bu kadına karşı
içimde bir merak uyandırmıştı. Onun için, belli etmemeye çalışarak onu dikkatle
süzdüm. Kırk yaşlarında gibi göründü gözüme. Uzun boylu, ince, kıvrak yapılı,
son derece solgun renkli bir kadındı. Açık mavi gözleri, gür, uzun saçları
vardı. Yüzünde heyecanlıymış, birden ürkmüş gibi bir anlam okunuyordu;
dudakları da hep soluk soluğaymış gibi, yarı aralıktı. Birkaç gece önce
tiyatroda "Macbeth"i görmeye gitmiştim. Oyunun açılışında Macbeth'in
gördüğü, kazan başındaki büyücü kadınların, alevlerin rüzgârıyla dağılmış,
saçları, kazanda gördükleri hayallerin etkisiyle parlayan gözleri hâlâ
hatırımdaydı. Bu kadının üzerinde işte öyle bir hav vardı. Hiç sesini
çıkarmadan elindeki tabağı sofraya koydu, parmağıyla Jaggers'in koluna dokundu,
sonra çekildi gitti. Sofraya oturduk. Ev sahibimiz, bir yanına Drummle'yi, öbür
yanına Startop'u almıştı. Kadının sofraya koyduğu yemek nefis bir balıktı.
Bunun
arkasından bir koyun buduyla bir piliç geldi. Etlerin yanında gerekli olan
bütün içkileri, salçaları ev sahibimiz yanındaki döner büfeden kendisi
dağıtıyordu. Bunların da hepsi harikaydı. Şişeler, kavanozlar, tuzluk
biberlikler elden ele dolaştıktan sonra Jaggers'e veriliyordu, o da bunları
büfenin üzerine, yerli yerine yerleştiriyordu. Tabaklarımızı, çatal, bıçak,
kaşıklarımızı da o değiştiriyordu. Yardımcı kadın mutfaktan yemekleri
getiriyor, sofraya koyduktan sonra sessizce çekilip gidiyordu. Odada bulunduğu sürece
bu kadın gözlerini efendisinden hiç ayırmıyordu. Hep tetikte duruyordu.
Yemeğimiz
çok neşeli geçiyordu. Ev sahibimiz ortaya yeni yeni konular atacağı yerde,
bizim açtığımız konuları konuşuyordu. Ama, konuşmayı öyle kurnazca yönetiyordu
ki, hepimizin en kötü taraflarımızı ortaya vurmaya başladığımızı çok geçmeden
anladım. Örneğin, ben daha ne yaptığımın farkında bile olmadan, bol para
harcamayı sevdiğimi açıklamıştım. Herbert’e karşı biraz tepeden bakan bir tavır
takınmış, geleceğimin parlaklığıyla övünmeye başlamıştım. Hepimiz böylece iç
yüzümüzü ortaya koyuyorduk. Ama, kendini en çok belli eden Drummle oldu. Durup
durup bizlerle uğraşmaktan, bizi iğneleyip bize hakaret etmekten hoşlanan
tarafı daha yemeklerimizin birincisini yiyip bitirmeden ortaya çıkmıştı bile.
Ev sahibimiz, sırrını anlayamadığım bir taktikle onu kızıştırmış, kışkırtmıştı.
Drummle bizlere karşı nedense duyduğu bütün hıncını boşaltıyor, bizimle
birlikte olmaktan hoşlanmadığını söylüyordu. Biz de onun kürek çekerken hep
geride kalışıyla alay ettik. Drummle, kasten, bize sokulmamak için böyle
yaptığını, yoksa kürek çekmekte bizden çok üstün olduğunu iddia etti. Kollarının
ne kadar kuvvetli olduğunu göstermek için hemen gömleğinin kolunu sıyırdı.
Bizler de aynı komik iddiayla kollarımızı sıvadık, pazularımızı ölçüşmeye
başladık. Tam o sırada kahya kadın sofrayı topluyordu. Jaggers, onunla hiç
ilgilenmiyor gibiydi. Arkasına yaslanmış, parmağını kemirerek devamlı
Drummle'yi seyrediyordu. Derken, elini birden uzattı, kahya kadının bileğini
yakaladı. Bunu öyle birdenbire, öyle beklenmedik bir şekilde yapmıştı ki,
bizler o gülünç tartışmamızı keserek ona baktık. Jaggers: "Kuvvetten
bahsediyorsunuz madem, size kuvvetli bir bilek göstereyim de görün," dedi.
"Molly, aç şu parmaklarımı!"
Kadının,
Jaggers'in tuttuğu kolu masanın üzerindeydi. Diğer kolunu ise hemen arkasına
saklamıştı. Yalvaran bakışlarını efendisinin yüzüne dikerek, alçak sesle:
"N'olur efendim bırakın!" diyordu. Jaggers onun yalvarışına aldırmadan:
"Bilek görün, baylar!" dedi.
"Kurtar
şu bileğini Molly!"
Kadın:
"Efendim n'olur!" diye mırıldandı.
Jaggers
odanın karşı duvarına bakarak: "Molly, iki bileğini de görmek
istiyorum" dedi. "Hadi."
Elini
kadının kolundan çekmişti. Ama, kadın şimdi iki kolunu birden masaya koydu,
döndürüp uzattı, sırayla hepimizin yüzüne bakmaya başladı. Demin arkasına
saklamış olduğu bilekte, halka halka yara izleri vardı.
Jaggers,
parmağının ucunu onun bileklerinde gezdirerek: "îşte size kuvvet, bilek
kuvveti, baylar!" dedi. "Bu kadının bileğindeki kuvvet çok az erkekte
vardır. Kıskaç gibi kavrar bu eller kavradığını. Ömrümde çok el gördüm ama,
böyle kuvvetlisini başka ne bir kadında, ne de bir erkekte görmedim
doğrusu."
O
sohbet eder gibi ağır ağır konuşurken, kadın bizim yüzlerimize bakıyordu.
Jaggers susar susmaz kadının gözleri hemen onun yüzüne çevrildi. Jaggers başını
belli belirsiz eğerek: "Bu kadar, Moly, artık, gidebilirsin dedi.
Kadın,
ellerini masadan çekerek dışarı çıktı. Jaggers de bardaklarımızı yeniden
şarapla doldurdu.
"Saat
dokuz buçukta sohbetimizi kesmek zorundayız, baylar" dedi.
"Onun
için, elimizdeki zamandan mümkün olduğu kadar faydalanalım.
Gelmenize
memnun oldum. Şerefinize içiyorum, Bay Drummle." '
Drummle'ye
böyle iltifat etmekteki amacı onu büsbütün kışkırtmaktı ve bunda da başarılı
oldu. Drummle hem somurtuk, hem zafer kazanmış gibi bir tavırla bize yüklenmeye
başladı, hakaretleri çok geçmeden dayanılmaz oldu. Jaggers onun bu tavırlarını
hep aynı ilgiyle seyrediyordu. Drummle'nin kaba, ters tavrını yemeğinin içine
tuz gibi, biber gibi katıyordu sanki ev sahibimiz. Drummle ise, ellerini cebine
sokmuş, omuzlarını yuvarlamış, yarı oturur, yarı yatar bir durumda, bizim yüzümüze
karşı gülüyordu. İlk olarak toparlanan Startop oldu. Gülümseyerek Drummle'yi
biraz daha yumuşak davranmaya davet etti. Drummle içimizde en çok Startop'a
sinirlenirdi, çünkü yaradılış bakımından birbirlerinin tam tersiydiler.
Startop'un canlı, zeki, neşeli tavırları, Drummle her zaman kendine karşı bir
hakaret sayardı. Şimdi Startop sözü değiştirip havayı düzeltmek için küçük bir
espri yaparak hepimizi güldürdü. Onun böylece yüzümüzü güldürmeyi başarmış
olması Drummle'yi her şeyden çok sinirlendirdi. O iri yan, kaba adam ansızın
ellerini cebinden çıkardı, omuzlarını gevşetti, bir küfür savurarak büyük bir
bardağı tuttuğu gibi az kalsın Startop'un kafasına fırlatıyordu. Neyse ki, ev
sahibimiz, bunun böyle olacağını önceden anlamış gibi, hemen, ama telaşsız,
uzandı, bardağı Drummle'nin elinden aldı, sonra gayet sakin bir tavırla saatini
çıkarıp baktı.
"Ne
yazık ki saat dokuz buçuk oldu baylar" dedi.
Bunun
üzerine hepimiz ayağa kalktık. Startop, aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi,
Drummle'ye "dostum" deyip duruyordu. Ama, diğerinin "dostluğa"
hiç niyeti yoktu. Hammersmith'e giderken bizimle bile yürümedi. Yolun hep karşı
tarafından, evlerin gölgelerine sığma sığına geldi. Jaggers'i yeniden
gördüğümde: "O örümcek hoşuma gitti" diye Drummle'den söz açtı. "Onun
adına memnun oldum efendim, çünkü kendisinden ben hiç hoşlanmıyorum"
dedim.
"Sakın
ha!" diye parmağını salladı. "Elinden geldiği kadar uzak dur ondan.
Ama, tip olarak hoşuma gidiyor Pip, çünkü tam kalıbının adamı.
Falcı
olsaydım derdim ki..." Sustu, sonra, "Ama yazık ki falcı
değilim," dedi. "Benim ne olduğumu sen iyi bilirsin, değil mi Pip?
Hadi,
iyi geceler."
"Size
de efendim."
Ondan
bir ay kadar sonra örümceğin eğitim devresi sona erdi. Drummle, Pocket'in
evinden ayrılarak, kendi evine döndü. Evdeki herkes buna sevindi. Yalnız Bayan
Pocket üzüldü. Çünkü Drummle çok köklü ve zengin bir aileden geldiği için Bayan
Pocket'in gözünde yüksek bir yeri vardı. Biddy'den bir mektup almıştım. Beni
ertesi sabah için çağırıyordu.
Joe'nun
geleceğini de söylüyordu.
Joe'nun
Londra'ya, benim Londra'daki çevreme gelmesinin hiç yakışık almayacağını
düşündüm. Onun gelmesini para filan vermekle önleyebilecek olsaydım avuçla para
dökerdim. En büyük avuntum Hammersmith'e değil de Pansiyona gelmeye karar
vermiş olmasıydı.
Böylece,
hiç olmazsa Bentley Drummle onu görmemiş olurdu Pansiyondaki odalarımızı o
sönük yere hiç uymayan ağır pahalı eşyalarla dolduruyordum. Son zamanlarda kendime
bir uşak bile tutmuştum.
Uşağıma
salı sabahı saat sekizde iş başı yapmasını söyledim. Kendim de sabah erkenden
kalkarak ortalığı derleyip toparladım.
Saat
dokuz buçuğa yaklaştıkça benim de içimden kaçmak geliyordu. Ama, başımın belası
uşak koridorda nöbet beklemekteydi. Ondan çekinmesem belki de kaçardım!
Derken
merdivende Joe'nun ayak sesleri duyuldu. Ayak seslerinden tanımıştım. Bayramlık
kunduralarını nedense hep büyük alırdı. Her katta uzun zaman oyalanıp kapı
üstlerinde yazılı adları bin güçlükle, yüksek sesle hecelemesi de onun
kimliğini belli ediyordu. Gelip bizim kapının önünde durunca, kapının üstünde
yazılı benim adımın harflerine parmağıyla dokunduğunu, hızlı hızlı soluk
alışını bile duydum. Sonunda kapıya yavaşça vurdu, bizim uşak "Bay
Gargery"nin geldiğini" bana haber verdi.
Joe
ayaklarını paspasa öyle uzun uzun sildi ki hiç sonu gelmeyecek, kolundan tutup
içeri çekmek gerekecek sandım. Ama en sonunda içeri girdi.
"Joe!
Nasılsın, Joe?"
"Pip!
Ya sen nasılsın Pip?"
Şapkasını
yere fırlatıverdi. O temiz, iyi yüzü sevinçten parlayarak iki elimi birden
tutup salladı uzun uzun. "Ne iyi ettin de geldin, Joe'cuğum! Ver şu
şapkanı." Joe şapkasını, içinde yumurtaları bulunan bir kuş yuvasıymış
gibi dikkatle yerden almıştı. Elinden bırakmaya da razı olmadı.
"Demek
istediğim, öyle büyümüşsün ki, öyle kibarlaşmış..." Joe, buraya gelince,
durup bir an düşündü, sonra aradığı kelimeyi bularak:
"Öyle
efendileşmişsin ki," dedi.
"Ya
sen Joe, sen de çok iyi görünüyorsun." "Eh işte, iyiyim, bir
şikayetimiz yok. Ablan da eskisinden daha kötü değil. Biddy ise her zaman
çalışkan, her yaptığı, her dediği yerinde. Bütün tanıdıklar, eş dost bıraktığın
gibidir. Bay Wopsle'in dışında herkes bildiğin gibi."
Bütün
bunları söylerken Joe hâlâ şapkasını dikkatle elinde tutuyor, gözlerini odanın
eşyasından, benim hırkamın kumaşından alamıyordu.
"Wopsle'ye
ne oldu, Joe?"
"Kiliseden
ayrılarak aktör oldu. Londra'ya gelirken beni de yanında getirdi. Zahmet
olmazsa kendisini aramanızı rica ediyor."
Odadaki
eşyalar, üzerimdeki hırkanın ağır kumaşı Joe'nun "siz"li, "efendim"li
konuşmasına yol açmıştı. Sonra yüzünde hayalet görmüş gibi bir ifade belirince
Herbert'in içeri girdiğini anladım. Herbert Joe'ye doğru elini uzattı, ama Joe
adım adım gerilemeye başladı. Şapkası hâlâ elindeydi.
"Saygıyla
selamlarım, efendim" dedi. "İnşallah siz beyefendi ile Pip..."
Joe bu sırada sofra hazırlamakta olan bizim uşağı gördü, hemen onu da bizden
sayarak: "Birde şu küçükbey" diye sözüne onu da ekledi,
"İnşallah burada rahatınız iyidir, afiyettesinizdir umarım.
Çünkü
ben de biraz havasız gibi bir izlenim bıraktı. Londra'ya göre belki iyi bir
yer, herhalde ünü de iyidir, ancak bana sorsalar ben burada domuz bile
beslemem. Yani şişmanlamasını, etinin yumuşak olmasını istiyorsam, lezzetli
olsun diyorsam, demek istiyorum, efendim."
Joe'ya
oturmasını söyledik. Oturmadan önce çevresine bakarak şapkasını koyacak yer
aradı. Şapkasını koyacağı yer çok seçme, çok nadir bir yer olmalıydı. Sonunda
ocağın üstündeki rafın uç tarafına şapkasını yerleştirdi.
Kahvaltı
masasında servisi Herbert yapıyordu. Joe'ya dönerek: "Çay mı arzu
edersiniz, kahve mi, Bay Gargery?" diye sordu.
Joe:
"Teşekkür ederim efendim, siz hangisini uygun görürseniz," dedi.
"Öyleyse
kahveye de dersiniz?"
Joe
neşesi kaçarak, "Eksik olmayın, beyefendi, seçim yapmak lüt-funda
bulunduğunuz için sizin fikrinizin aksi bir şey söylemek haddime düşmemişse de,
sabahlan kahve içince hararet yapıyor" dedi.
Herbert:
"Çay olsun öyleyse" diyerek çayları boşalttı. Tam bu sırada, şapkası
yere düşünce Joe kalktı, şapkayı aldı, yine aynı köşeye özenle yerleştirdi.
Şapka tekrar yere düştü.
Kısacası,
bu şapkayla uğraştı durdu. Bu işte son derece büyük bir çeviklik, ustalık da
gösterdi. Şapkanın yuvarlanışını gözleri daha başlangıçta fark ediyor, böylece
şapkasını bazen yarı yolda, havada tutuyor, bazen tam yere değmesine az kalmışken
yakalıyordu.
Joe'nun
kıyafeti, Londra giyimine alışmış olan gözlerim tuhaf görünüyordu: Gömlek
yakasıyla ceket yakası çok yüksekti. İyi giyimli olmak için kendi kendini
boğmayı niçin gerekli bulmuştu? Sonra zavallıcık durup dururken çatalını ağzına
götürmek üzereyken yan yolda bırakarak ya dalıyor, ya da bir öksürme nöbetine
tutuluyordu.
Tabağındaki
yemeklerin yarısından çoğu yeri boyluyordu. Neyse, Herbert işe gitmek için
yanımızdan ayrılınca ben de rahat bir soluk aldım.
Oysa
bütün suç bendeydi. Ben Joe'nun karşısında rahat, doğal dursam, Joe da benim
karşımda rahat olacaktı. Ama, ben bunu fark etmeyecek kadar akılsızdım o anda.
Ona sinirleniyor, bir an önce gitsin istiyordum. Herbert gittikten sonra Joe:
"Efendim, şu anda ikimiz baş başa, yalnız kaldığımıza göre..." diye
söze başladı.
"Niçin
efendimli, sizli bizli konuşuyorsun benimle, Joe?" diye söylendim.
"İkimiz
yalnız kaldığımıza göre..." diye tekrar etti, "bendeniz de daha fazla
kalmaya ne zamanım, ne de niyetim olmadığına göre hemen konuya geleyim. Bu
ziyaretimin sebebini açıklayayım, efendim. Böyle yüksek şahsiyetlerin arasına
karışmama tek sebep size faydalı olmak dileğidir, efendim, yoksa rahatsız
etmezdim. Yani, Pip'çiğim, iki gözüm, geçen akşam meyhanede otururken Amca bey
geldi."
Bundan
sonra Joe bazen "beyefendi, siz" diyor, bazen de samimileşip "Pip'çiğim,
iki gözüm, sen" diye hitap ediyordu. "Yani, senin anlayacağın şu
Pumblechook denilen adam tepemi attırıyor, zira her gittiği yerde küçüklüğünde
seni en yakının olduğunu söyleyip duruyor. Sen hep onunla oynar, onunla
gezermişsin Pip'çiğim." Olur mu öyle şey? Çocukluğumda benim en yakınım
sendin. Bunu sen de iyi biliyorsun" dedim.
"Biliyorum,
Pip'çiğim, ancak artık bunun bir önemi kalmadı efendim.
Her
neyse, iki gözüm, diyeceğim, bu adam böbürlenmekten hindi gibi kabararak
geziyor. Meyhanede bana gelip, "Joseph, Bayan Havisham seni görmek
istiyor" dedi.
"Evet
Joe? Sonra?"
"Ertesi
gün ben de yıkanıp giyinerek Bayan Havisham'ı görmeye gittim.
Bana,
"Bay Gargery, siz Bay Piple mektuplaşıyor musunuz?" diye sordu.
Son
zamanlarda sizden mektup almıştım. Ben de "evet" dedim. O zaman:
"Lütfen
Bay Pip'e yazınız, Estella seyahatten döndü. Bay Pip'i görmek istiyor"
dedi.
Yüzüm
alev alev yanmaya başlamıştı. Çok heyecanlanmıştım.
"Niçin
geldiğini bilseydim, Joe'ya daha samimi davranırdım" diye düşünüyordum.
Keşke bu düşüncemden utansaydım da yüzümün kızarmasında biraz da utanç payı
bulunsaydı." Ama, bu gibi duygulardan çok uzaktım. Joe anlatıyordu:
"Eve dönüşte size mektup yazsın diye Biddy'ye rica ettim ama, o istemedi.
Biddy dedi ki, "Pip bu haberi senin ağzından duyarsa daha sevinir" dedi.
"Sen de zaten onu özledin.
Tatil
zamanı da olduğuna göre, git kendini gör" dedi. İşte bunun için
buradayım." Joe bunları söyleyip yerinden kalktı: "Pip'çiğim, sana
mutluluklar dilerim. Yıldızın hep parlak olsun."
"Ne
o Joe, hemen kaçıyor musun, yoksa?"
"Gidiyorum,
efendim."
"Ama
yemeğe geleceksin, değil mi?"
"Gelmeyeceğim,
efendim."
Gözlerimiz
karşılaştı. Bütün o resmilik, o "siz"ler, "efendim"ler
Joe'nun bakışından uçtu, gitti. Asil, yürekli adam elini uzatarak:
"Pip'çiğim,
iki gözüm, hayat dediğin nedir ki! Birçok ayrılışların birbirine
kaynaklanmasından örülmüş bir zincirdir" diye konuştu.
"İnsanoğlunun
kimi demirci ustasıdır, kimi tenekeci, kimi bakırcı, kimi de kuyumcu olur.
Zamanı gelince insanların birbirinden kopup ayrılmaları gerekir. Bunu böyle
kabul etmek gerek. Bugün suçlu olan biri varsa o da ben. Senle ben, Pip'çiğim,
bizim Londra'da görüşmemiz doğru değil. Başka hiçbir yerde değil, ancak baş başa
görüşebiliriz biz. Gururum yoktur benim ama, gittiğim yere uygun olmak isterim.
Bu kıyafetle bu yere yakışmadım, bunun da farkındayım, Pip. Ben örs başında,
bizim köyde, bataklarımızda rahatım. Beni orada, örs başında, elimde çekicimle
düşün; ya da ocak başında, pipomla düşün. O
zaman
benden utanmazsın. İşte böyle... Beni görmek istersen köyümüze gel, dükkânın
penceresinden başını uzat: Önünde yanık önlüğüyle, elinde çekiciyle ustabaşı
Joe oradadır. Kalın kafalıyımdır ama, mesleğimin ustasıyım. Tanrı seninle
beraber olsun, Pip'çiğim, iki gözüm, yolun açık olsun, hoşça kal."
Joe
bunları söylerken, kılığının, kıyafetinin gülünçlüğü tamamen ortadan kalkmış
gibiydi. Sadece ruhunun asilliği, kişiliğindeki o sadelik kalmıştı ortada.
Eğildi, yavaşça alnımdan öptü, dışarı çıktı.
Olduğum
yerde kalakalmıştım. Kendime gelir gelmez dışarı fırladım.
Yakındaki
sokaklarda koşarak onu aradım, ama bulamadım.
Hemen
ertesi gün kasabaya gitmeliydim artık. Vicdan azabı içinde olduğum için doğru
köye, Joe'nun yanına inmeyi düşünüyordum. Ama, vicdan azabının ilk hızı
geçtikten sonra işler değişti. Posta arabasında yerimi ayırtıp, Bay Pocket'le
ders yapmaya gidinceye kadar, Joe'nun yanma gitmek fikri, o kadar mantıklı
gelmemeye başladı. Eve gidersem Joe'nun işine engel, Biddy'ye yük olacaktım; yatağımı
gider gitmez hazır bulamayacaktım; Bayan Havisham'dan uzak olacaktım, sinirli
kadın belki bundan hoşlanmazdı, falan, filan. İşte böyle uydurma bahanelerle
kendi kendimi aldattım. Yeryüzündeki bütün dolandırıcıların içinde en azılısı
kendi kendini dolandıran adamdır.
Bir
başkasının verdiği sahte parayı, sahte olduğunu bilmeden alıp aldanmayı insan
anlayabilir. Ama, ben kendim sahte para basıp kendi kendime yutturmaya
kalkışmış, sahte olduğunu bile bile bu parayı alıp kabul etmiştim.
Böylece
kasabada kalmaya karar verip çıktım. Uşağımı yanıma alıp almamayı düşündüm. Onu
terzi dükkânına götürüp Trabb'ın çırağının o arsız suratına çarparcasma ortaya
çıkarmayı hayal ediyordum. Ama Bayan Havisham benim bir uşak tutmuş olduğumu
duyarsa fazla lüks sayıp sinirlenebilirdi. Sonunda onu Londra'da bırakmaya
karar verdim. Öğleden sonraki arabada yer ayırtmıştım. Mevsim kıştı. Kasabaya
hava karardıktan iki, üç saat sonra ancak varacaktık. Herbert ve uşağımla saat
ikide depoya gittim. O zamanlar mahkumları şehirden başka yerlere götürürlerken
posta arabalarında taşıyorlardı. Bizim arabadaki iki suçlunun götürüleceğini
öğrendim. Ama o an daha önce yaşadıklarımı hatırladım. Herbert: "Sence bir
sakıncası yok ya, Handel?" diye sordu.
"Hayır,
niye olsun?" dedim.
"Yüzünü
ekşittin gibi geldi de, belki hoşlanmazsın diye düşündüm."
"Mahkumları
severim diyemem. Ama fazla da aldırmam."
Herbert:
"İşte, geliyorlar!" dedi.
İki
suçlu bileklerinden birbirlerine kelepçelenmişlerdi. Bacaklarında da daha
önceden çok iyi bildiğim demirler vardı. Sırtlarındaki elbiseyi de iyi
biliyordum. Muhafız, beline sıra sıra tabancalar asmış, koltuğunun altına da
koca topuzlu bir değnek sıkıştırmıştı.
Ama,
mahkumlarla arasının iyi olduğu belliydi. Üçü birden konuşarak atların arabaya
koşulmasını seyrediyorlardı. Suçlulardan biri cılız, ufak, diğeri ise daha
geniş bir adamdı.
İçlerinden
birini hemen tanımıştım. İşte karşımda, meyhanede bir cumartesi gecesi
görünmeyen tüfeğiyle bana nişan alan adam duruyordu!
O,
beni tanımamıştı. Bir ara beni tepeden tırnağa süzdü. Hele cep saatimin
zincirine iyice alıcı gözüyle baktı. Yanındaki arkadaşına bir şeyler söyledi.
Sonra başka tarafa döndüler. Sırtlarındaki kocaman numaralar, elbiselerinin
kaba saba, biçimsiz duruşu, demir köstekli bacakları, kelepçeli elleri onları
diğer insanlardan ayırıyordu.
Son
dakikada arabanın iç, dış bütün arka kısmını Londra'dan taşınmakta olan bir
ailenin tuttuğu, böylece mahkumların, ön sıraya oturacakları anlaşıldı.
Yolcular arasından buna itiraz edenler olduysa da yapacak başka bir şey yoktu.
Suçlular en ön sıraya yerleştiler. Çocukluğumdan beri yakamı bırakmayan bir
garip rastlantılar zinciri burada da kendini gösterdi. Meyhanede bana para
vermiş olan kısık gözlü adam tam benim arkamdaki yere düşmüştü. Öyle ki,
soluğunu ensemde duyuyordum.
Araba
yola çıkıp da Herbert: "Güle güle, Handel!" dediği zaman çok
sevindim: İyi ki Herbert beni kendi adımdan başka bir adla çağırıyordu!
Hava
soğuktu, arkamdaki iki suçlu da durmadan soğuğa sövüp sayıyorlardı.
Konuştuklarını açıkça duyabiliyordum. O kısık gözlü adamın nefesi sadece ensemi
ürpertmekle kalmıyor, sanki bütün sırtımdan aşağı soğuk su gibi dökülüyordu. O
gece meyhanede bana herhalde yanlışlıkla vermiş olduğu parayı ona geri vermenin
tam sırasıydı. Bu işi nasıl becereceğimi düşünürken uyuyakalmışım.
Uyandığım
zaman ortalık kararmıştı bile. Arabamızın ışığında yer yer bataklıklar görünüp
kayboluyor, ıslak, soğuk bir rüzgâr esiyordu. Rüzgârdan korunmak için iyice
büzülmüş olan mahkumlar bana iyice yaklaşmış gibiydiler. Konuştuklarını şimdi daha
iyi duyabiliyordum. Ne gariptir ki duyduğum ilk söz kendi kafamdaki düşüncenin
ifadesi oldu: "İki tane banknot!"
Cılız
suçlu: "Nereden bulmuş bu banknotları?" diye sordu.
Kısık
gözlüsü: "Ne bileyim ben!" dedi. "Nereden bulmuşsa bulmuş, bir
yerine saklamış. Benim vaktimin dolduğunu öğrenince iskelede, bir kereste
yığınının arkasında yanıma geldi. "Taburcu mu oluyorsun sen?" diye
sordu. "Evet" deyince yalvardı, yakardı. Şöyle bir köyde, şu adda bir
çocuk varmış. Bir zamanlar onun hayatını kurtarmış, ekmek getirmiş. Bizimki
yalvardı, "Bu çocuğu bul, bu paralan bir bahaneyle ona ver" diye.
"Ben de söz verdim."
Cılız
mahkum: "Ben olsam o paralan çocuğa vermezdim. Dostun filan mıydı da sana
güvenip verdi paralan?"
"Hayır,
başka bir yerden getirmişlerdi onu. Hapisten kaçma suçundan ömür boyu küreğe
mahkum olmuştu. Bana nasıl güvendiyse güvendi. Kendi çıkıp gidemeyeceğine göre,
taburcu olan herhangi birine parayı verip, işi kadere bırakmak
zorundaydı."
"Aptallığına
doyma! İnsan o paracıkları yer, içer. Demek senin buralara bu ikinci gelişin.
Nasıl yerler buraları?" "Son derece berbat. Çamur, sis, bataklık,
hepsi var. Sonra, adamı eşek gibi çalıştırırlar bu gemilerde. Çamur, yağmur
sis, bataklık, sonra da iş, iş, iş!"
İkisi
birden bataklıklara küfürler savurup daha bir süre homurdandıktan sonra
sustular.
İçimden
hemen arabadan inip karanlıklara karışmak geliyordu. Ama, adamın beni tanımamış
olduğunu düşünerek kendi kendimi yatıştırdım. Beni bu halimle tanıyamazdı. Bu
adamın benimle, hem aynı arabaya, hem de tam arkamdaki yere düşmüş olması öyle
bir rastlantıydı ki, bir başka aksi rastlantının beni ona tanıtmayacağını
nereden bilebilirdim? Tesadüfen benim adımı duyup kim olduğumu öğrenirse, bunca
yıl gizlemiş olduğum eski sırrım da ortaya çıkacaktı. Onun için, ne olur ne
olmaz, kasabaya girer girmez, durağa gelmeyi beklemeden arabadan atlamaya karar
verdim.
Karar
verdiğim gibi de yaptım. Kasabanın içine girer girmez çantamı alıp aşağı
atladım. Karanlık bir köşede durdum, bir an arabanın arkasından baktım.
Mahkumların nerede ineceklerini, hangi yoldan ırmak kıyısındaki iskeleye
gideceklerini biliyordum. Yosun sıkışmış rıhtım merdivenlerine yanaşmış duran
kayığı, küreklerdeki suçluları görür gibiydim. Kulaklarımda muhafızın köpeğe
bağırışları çınlıyordu: "Hey asılın bakalım!" İleride ırmağın
karanlık sularında bekleyen, dört yanına zincirler sarılmış o gemi gözlerimin
önündeydi.
Neden
korktuğumu bilemiyorum. Bir suçlunun beni tanıması, çocukluk sırrımın ortaya
çıkması beni bu adar korkutacak bir tehlike sayılmazdı. Bu tehlikeyle kıyaslanmayacak
bir korkuya kapılmıştım. Herhalde çocukluğumda, o bataklıklarda geçirmiş
olduğum büyük korkunun yeniden içimde uyanması gibi bir şeydi bu. Kahve
tenhaydı.
İçeri
girer girmez, daha yemeğimi ısmarlamaya kalmadan, garson beni tanıdı. Hemen
yanıma koşarak Bay Pumblechook'a haber göndermek isteyip istemediğimi sordu.
Haber göndermek istiyorsam çırak çocuğu hemen gönderecektim. Bay Pumblechook'a
haber göndermek istemediğimi sordu. Haber göndermek istemediğimi anlayınca bir
hayli şaştı. Biraz sonra bir başkasına, insanların nankörlüğünden, bazı
kimselerin kibarlaştıktan sonra burunları büyüdüğünden söz ettiğini duydum.
Bana duyurmak için yüksek sesle konuştuğu belliydi, "bazı kimselerin"
çocukluklarında en yakınları olan, kendilerine geleceklerini hazırlayan
kimseleri aramamasına şaştığını söylüyordu. Sabah kalktığımda ilk işim kırlara
çıkıp dolaşmak oldu. Joe'ye ertesi gün giderim, diye düşünüyordum. Kırlarda
Bayan Havisham'ın bana yaptığı iyilikleri gelecek için kim bilir daha ne kadar
parlak taşanları olduğunu düşünerek hayaller kurdum. Estella'yı evlat
edinmişti. Beni de bir bakıma evlat edinmiş olduğuna göre herhalde ikimizi
birleştirmeyi tasarlıyordu. O ıssız, karanlık odalara gün ışığı sokmak,
saatleri yeniden kurmak, boş ocaklarda ateş yakmak, konağın durmuş olan
hayatını yeniden canlandırmak benim görevim olacaktı. Beni bekliyordu bu işler,
eski zaman masallarında Prens'in gelişini beklerken uyuyan saraylar gibi. Genç
Prens gelip sarayı uyandıracak, Prenses'le evlenecekti. Estella bu masalın
prensesi, bu hikayenin ilham perisiydi (her şeyin başlangıcı Estella'ydı) her
şeyin sonu da ancak Estella olabilirdi. Ama, Estilla'yı bir masal prensesi
olarak düşündüğüm şu romantik anlarda bile onun hakkında kendi kendimi asla
aldatmıyordum. Evet, Estella benim ruhumu eline almıştı, çocukluğumdan beri
yaradılışıma biçim veren güç oydu, bütün hayallerim, umutlarım ona bağlıydı. Estella'yı
iyi, asil, merhametli sandığım için seviyor değildim. Sevmemek elimde değildi.
Onu sevmek akıllıca bir iş değildi. Onu sevmek delilikti, üzüntüydü, onu sevmek
ümitsizlikti, budalalıktı. Bütün bunları bilmek ona karşı duyduğum sevgiyi hiç
eksiltmiyordu. Kusursuz bir melek olduğuna inansam Estella'yı ancak bu kadar
sevebilirdim.
Gezintimi
konağın kapısına eskiden gittiğim saatte varacak şekilde ayarladım. Elim
titreyerek çıngırağı çaldım. Sonra kalbimin vuruşu yatışsın, sıklaşan soluğum
düzelsin diye bekleyerek kapıya arkamı çevirdim. Ama, sokak kapısı açılmadı.
Yan kapının açıldığını, ayak seslerinin öne doğru dolandığını duydum.
Duymazlıktan geldim. Sonunda omzuma bir el dokundu, irkilerek döndüm. Koyu renk
elbiseli adamı görünce tamamen irkilmekten kendimi alamadım. Bayan Havisham'ın
konağında kapıcı olarak göreceğimi hiç ummadığım bir adamdı.
"Orlick!"
diye bağırmışım. "Küçük beyefendi, mesleği bırakıp giden bir tek sen
değilsin ya! Hadi bakalım gir içeri." İçeri girdim. Orlick bahçe kapısını
kapadı, kilitledi, anahtarı aldı.
Önümden
birkaç adım yürüdükten sonra döndü, yüzüme baktı. "Evet, işte ben de
buraya kapılandım!" dedi. "Nasıl geldin buraya?"
"
Yürüye yürüye geldim." "Dükkânı bıraktın demek?" Orlick:
"Dükkâna benziyor mu burası?" diye ters ters söylendi. "Burada
olduğuma göre dükkânda değilim demek." Bu kez de dükkânı ne zaman bıraktığını
sormak aptallığını yaptım. "Burada günler hep birbirine benzediği için
zamanı unuttum" dedi. "Sen köyden ayrıldıktan sonra geldim."
"Bu kadarını ben de bilirim!"
"Elbette
okumuş bir adamsın sen artık!" Evin kapısına geldik. Orlick'in yan kapının
hemen orada bir odası olduğunu gördüm. Penceresi bahçeye bakan küçük bir
odaydı. Bu odada, yan insan, yarı hayvan bir yaratığın iniymiş gibi pasaklı,
pis kokulu bir hava vardı. Orlick de gerçekten yan insan, yarı hayvana
benziyordu. "Eskiden konakta kapıcı yoktu" dedim.
"Kaçaklar
buralarda fink atmaya başladıktan sonra herkes korkmaya başladı. O zaman beni
buraya güçlü kuvvetli diye önermişler. Benim de işime geldi. Ne olsa körük
işletip çekiç vurmaktan daha kolay..." Gözlerim ocağın üstündeki duvarda
asılı duran kocaman bir tüfeğe takılmıştı. Orlick benim baktığım yere baktı.
"Doludur" dedi.
Sözü
uzatmak istemediğim için, "Artık Bayan Havisham'ın yanına çıksam mı?"
dedim.
Orlick
uzun uzun gerindikten sonra omuz silkerek: "Valla ne desem yalan!"
dedi. "Benim işim burada biter, küçükbeyim. Şu çıngırağa şöyle bir
vururum, sen de koridora çıkarsın. Seni bir karşılayan bulunur." "Geleceğimi
biliyorlar değil mi?" "Hiç bilmiyorum."
Bunun
üzerine ben daha fazla oyalanmayarak koridora (ilk olarak o kaba, kalın
kunduralarımla çiğnemiş olduğum o koridora) çıktım.
Orlick
çana vurdu. Çanın çalınması daha dinmeden koridorun sonuna vardım. Sarah Pocket
orada beni bekliyordu. Zavallı Sarah, benim yüzümden yüzü sararmıştı.
"Ha,
sen misin, Bay Pip?"
"Benim,
Bayan Pocket. Bay Pocket'le ailesinin selamlarını getirdim." Sarah başını
sallayarak: "Akıllan başlarında mı, sen ondan haber ver" diye
söylendi. "Ah, Matthew Matthew! O hiç akıllanmayacak, Bay Pip! Gideceğin
yeri biliyorsun, değil mi?" O merdiveni daha önce de tırmanmıştım! Bu kez
Estella'nın dudak bükemeyeceği hafif, zarif pabuçlarımla basamakları çıktım,
yine Bayan Havisham'ın kapısına vurdum. İçerden onun hemen: "Pip'in vuruşu
bu!" dediğini duydum. "Gel, Pip!"
Eskisi
gibi tuvalet masasının başında, o eski gelinliğinin içinde oturuyordu. Ellerini
değneğinin sapına dayamış, çenesini ellerine yaslamış, gözleri alev alev.
Yanında ise şimdiye kadar hiç görmemiş olduğum zarif, şık bir genç kadın vardı.
Bu genç kadın elinde Bayan Havisham'ın hiç giyilmemiş olan beyaz gelin
terliğini tutuyordu. Terliğe bakmak için başını iyice önüne eğmişti. Bayan
Havisham: "Gel, Pip, gel" diye söylendi. "Nasılsın Pip? Kraliçenin
elini öper gibi öpüyorsun elimi, hayrola?"
Başını
hiç kımıldatmadan gözlerini şöyle bir kaldırarak gözlerimin içine baktı,
"Hayrola?" dedi. Ben biraz bozulmuştum.
"Beni
çağırmak nezaketinde bulunmuşsunuz, Bayan Havisham" dedim. "İşte ben
de hemen geldim." Bayan Havisham: "Evet?" dedi.
O
zaman şimdiye kadar hiç görmemiş olduğum o genç kadın başını kaldırdı,
Estella'nın gözleriyle bana baktı. Evet, Estella'ydı bu.
Ama,
o kadar değişmiş, o kadar daha güzelleşmiş, öyle kadınlaşmıştı ki, onun
karşısında yine çocuklaşır gibi oldum. Ona baktıkça eskiye dönüyor, o kaba,
bayağı işçi çocuğu olup çıkıyordum sanki. Ah, ona baktıkça kendimi içimde
beliren yetersizlik duygusu (ona baktıkça güya onun benden uzaklaşması,
erişilmez, yetişilmez olup çıkması!) Estella bana elini uzattı. Onu yeniden
gördüğüme ne kadar sevindiğimi, bunu nasıl çoktandır beklediğimi anlatmak üzere
bir şeyler kem küm ettim. Bayan Havisham değneğiyle bir sandalyeye vurarak oraya
oturmamı işaret etti. O açgözlü bakışlarıyla bana baktı. "Estella'yı çok
değişmiş mi buldun, Pip?" diye sordu. "İlk gördüğümde çok değişmiş
gibi geldi ama, şimdi yavaş yavaş eski Estella olup çıkıyor."
"Ne!
Eski Estella mı? Ama, hani o çok gururluydu, insana çok hakaret ederdi? Hani
sen ondan kaçmak, uzaklaşmak isterdin?"
Ben
kekeleyerek, o zaman çok çocuk olduğumu, hiçbir şeyden anlamadığımı söyledim.
Estella ise gayet soğukkanlı, kendinden emin bir tavırla gülümseyerek eskiden
ondan kaçmak istemekte yerden göğe kadar haklı olduğumu, kendisinin herhalde
çok sevimsiz bir çocuk olduğunu söyledi. Bayan Havisham ona dönerek: "Pip
değişmemiş mi?" diye sordu. Estella beni süzerek: "Hem de çok"
dedi. Bayan Havisham: "Yani eskisinden daha az kaba, daha az bayağı, öyle
mi?" diye sordu. Estella güldü, elinde tuttuğu terliğe baktı. Sonra
gülerek bana baktı, elindekini bıraktı. Bir bakıma bana yine küçük çocuk gibi
davranıyordu, yapıyordu, ama bir yandan da cesaret verici bir tavrı vardı. Beni
ilk baştan büyülemiş olan o garip, asılsız odanın loşluğunda oturup konuşmaya
başladık. Estella Fransa'dan yeni dönmüş. Kısa bir süre sonra da Londra'ya
gidecekmiş. Eskisi gibi gururluydu, kaprisliydi, ama çok güzeldi. Çocukluğumu
bana haram etmiş olan o zenginlik, kibarlık hayallerini, beni Joe'dan
uzaklaştırmış olan o sefil isteklerimi Estella'dan, Estella'yı bu hayal, ümit
ve dileklerden ayırt etmeye imkân yoktu. Kısacası, onu geçmişimden,
geleceğimden, canımın canından, hayatımın özünden ayıramıyordum. O günü orada
geçirip ertesi sabah Londra'ya dönmeye karar verdik. Az sonra Bayan Havisham
bize biraz bahçede dolaşmamızı söyledi.
Herbert'i
ilk gördüğüm gün gözüme çarpan o kapıdan geçerek o ıssız bahçeye girdik. Benim
içim titriyor, Estella'nın eteğini öpmek isteğiyle tutuşuyordum. O ise son
derece kendindeydi, benim eteğimi öpmek isteğiyle içi titremediği de belliydi. Bizim
o gün Herbert'le dövüştüğümüz köşeye yaklaştığımızda Estella: "Ben
herhalde çok tuhafmışım küçükken" dedi. "O gün bir yere gizlenip
sizin kavganızı izlemiştim!"
"Sonradan
da bana büyük bir ödül vermiştiniz."
Utangaç,
umursamaz bir tavırla: "Öyle mi?" diye mırıldandı. "Dövüştüğünüz
çocuğa çok kızgındım, getirip başıma bırakmışlardı." "Onunla şimdi
çok iyi arkadaş olduk."
"Öyle
mi? Onun babasından ders alıyormuşsunuz diye duymuştum."
"Öyle"
dedim, ama istemeyerek, çünkü henüz öğrenci olmak beni onun gözüne iyice genç
gösterecek diye korkuyordum. Estella: "Durumunuz değişip yıldızınız
parladıktan sonra arkadaşlarınızı da değiştirdiniz, öyle mi?" diye sordu.
"Elbette"
dedim. O gayet gururlu: "Bu gerekliydi" dedi. "Eskiden dostunuz
olan kimseler, yeni çevrenize yakışmaz ki! dedi. Hâlâ, Joe'yu gidip görmeyi
düşünmüyordum. Birazcık niyetim varsa bile Estella'nın bu sözleri üzerine kayboldu,
gitti. Onun kendi üstünlüğünden, bütünlüğünden emin, tamamen kendini bilen
davranışıyla benim küçük bir çocuk gibi tamamen ona ram oluşumun arasında büyük
tersliğin farkındaydım. Bu beni kahrediyordu, ama Bayan Havisham'ın bizi
birbirimiz için yetiştirdiğini düşünerek kendimi avutuyordum.
Bahçe
ot, diken içindeydi. Uzun zaman dolaşmanın bir tadı yoktu. İki, üç kez
dolaştıktan sonra bira fabrikasının avlusuna geçtik. Şimdi çok gerilerde kalmış
olan o ilk gün onun boş fıçılar üzerinde yürüdüğü yeri gösterdim. Yine dalgın,
soğuk bir tavırla: "Öyle mi?" diye mırıldandı. "Unutmuşum."
"Her şeyi mi unuttunuz? Beni ağlattığınızı da mı?" diye sordum.
Estella:
"Onu da," diye başını salladı. Onun sahiden de her şeyi unuttuğuna,
çünkü bana hiç aldırış etmediğine inandım, bu inanç beni yine için için
ağlattı. Estella çok yüksek, çok güzel, çok büyük bir kadın tavrıyla bana
döndü: "Şunu bilmelisiniz ki, ben tamamen kalpsiz bir insanım. Unutkanlığım
da herhalde bundandır." Buna nezaketle "Hayır!" dedim.
Estella:
"Madde olarak bir yüreğim var, elbette" dedi. "Yani kurşunla,
bıçakla vurulabilecek bir kalbim var. Çarpışıyla beni yaşatan bir kalbim var.
Bir gün gelip, o durunca ben de öleceğim. Ama, anlıyorsunuz ne demek
istediğimi. Hiçbir sıcaklık yok benim içimde. Ne bir yumuşaklık, ne bir
anlayış, acıma, sevgi... Bu saçmalıkların hiçbiri yok bende."
Böyle
durmuş konuşurken bana kimi, neyi hatırlatıyordu? Aklımda bir tanıyış
kıpırdandığı halde bulup çıkaramadım. Uzun zaman baş başa yaşamış kimselerin
benzerliğiyle Estella zaman zaman Bayan Havisham'ı andırmıyor değildi, ama şu
anda aklımı kurcalayan benzerlik bu değildi. Bir daha baktım. O da dikkatle
bana bakıyordu; yalnız, biraz önceki benzeyiş kaybolmuştu. Ne olabilirdi bu?
Estella:
"Ciddi konuşuyorum" dedi. Kaşlarını çatmamıştı, alnı düzdü; ama
çehresi kararmış gibiydi. "Birbirimizi sık sık göreceksek bu
söylediklerimi iyi anlamanız gerek."
Ben
inanmıyormuşum gibi bir şey söylemek üzere dudaklarımı kıpırdattım; ama o
şahane bir tavırla: "Hayır!" diye beni susturdu. "Ben sevmek
nedir bilmiyorum. Şimdiye kadar hiç kimseye karşı herhangi bir yakınlık
duymadım."
Bira
fabrikasına gelmiştik Estella, nasılsa o yüksek balkona tırmandığını, hatta
benim aşağıda durup ürkek ürkek baktığımı bile hatırladı. O beyaz eliyle
merdiveni işaret ederken içimde yine biraz önceki hatırlayışa, benzetişe benzer
duygu belirdi; gene ne olduğunu bulup çıkaramadan uçtu, gitti. Sonra bahçeye
çıktık. Estella sırtındaki güzel giysilerin eteklerini, yerlere sürünmesin
diye, bir eliyle toplamış, öyle yürüyordu. Öbür elini de, hafifçe omzuma
koymuştu. O harap bahçe duvarının yakınlarındaki sarılı yeşilli yosunlar,
mantarlar yeryüzünde açan en değerli çiçekler olsa o anda gözümde bundan daha
değerli olamazdı. Estella'yla aramızda bir yaş farkı yoktu. Kız olduğu için o
daha büyük gösteriyordu, ama üzerinde yaşıyla kıyaslanmayacak bir erişilmezlik
vardı. Sonunda eve döndük. Jaggers'in Bayan Havisham'ı görmeye geldiğini
öğrenince şaşırdık. Jaggers biraz dışarı çıkmış, ama yemeğe dönecekmiş. Bayan
Havisham o çürümüş, küflenmiş düğün sofrasının başında beni bekliyordu.
Tekerlekli sandalyesiyle geniş odada dolaştırırken sandalyeyi geçmişteki
günlere doğru iter gibiydim. O ölüm kokan odada, mezardan fırlamışa benzeyen
yaşlı kadının yanında Estel-la'nın gençliği, güzelliği her zamankinden daha çok
göze çarpıyordu, ben de her zamankinden daha fazla büyülenmiş gibiydim. Zaman
geçip gitti; yemek saati yaklaşınca Estella hazırlanmak üzere aynldı. O kapıdan
çıkarken Bayan Havisham kupkuru, sapsarı eliyle bir öpücük gönderdi. Bu
harekette öyle derin öyle açgözlü bir anlam vardı ki, tüylerim diken diken
oldu. Baş başa kaldığımız zaman kadın bana döndü, fısıldayarak sordu:
"Güzel mi? Zarif mi? Asil duruşlu mu? Beğeniyor musun onu?" "Onu
görüp de beğenmeyen olamaz, Bayan Havisham." Kadın kolunu boynuma doladı,
beni kendine doğru çekerek: "Sev onu!" diye, soluk alır gibi
söylendi. "Sev onu, sev! Nasıl sana karşı?"
Daha
ben bu soruya karşılık veremeden (nasıl bir karşılık verecektim bu güç soruya,
orasını da bilmiyorum ya) Bayan Havisham yine: "Onu sev!" dedi.
"Sev, sev onu! Yüzüne gülüyorsa sev. Seni üzüyorsa sev. Yüreğini param
parça ediyorsa yine sev onu, sev, sev!"
Ömrümde
öyle ihtiraslı bir heyecan görmemiştim. Boynuma dolanmış duran o kupkuru kol bu
heyecanın şiddetinden kasılmış, kalmıştı. "Dinle benim sözlerimi Pip!
Sevilsin diye aldım onu ben. Sevilsin diye büyüttüm, yetiştirdim. Sevilsin diye
bu gördüğün hale getirdim onu. Öyleyse, sen de sev!"
Durmadan
tekrar ettiği bu kutsal kelime onun dudaklarından Bir lanet sözü gibi dökülüyordu.
Hep o heyecanlı, ateşli fısıltıyla konuşmasına devam etti: "Gerçek aşkın
ne olduğunu söyleyeyim sana. Körü körüne bağlanmak, kayıtsız şartsız kendini
vermek, yerlerde sürünmek, her şeye, herkese rağmen inanmak, güvenmek,
karşındaki zalime bütün kalbini, bütün varlığını vermektir. Ben böyle sevdim
işte!"
Dudaklarından
korkunç bir çığlık boşandı. Bayılacak diye korkumdan hemen onu tuttum, arkasına
doğru yasladım. Tam o sırada da burnuma tanıdık bir lavanta kokusu geldi.
Döndüm Jaggers'in içeri girdiğini gördüm. Bayan Havisham da onu görmüştü. Onun
da herkes gibi Jaggers'den ürktüğünü hemen sezinledim. Jaggers: "Nasılsın
Pip?" dedi. "Bayan Havisham, sizi biraz gezdireyim mi? Demek sen de
buradasın, ha Pip?" Bayan Havisham'ın isteği üzerine Estella'yı görmeye
geldiğimi söyledim.
Jaggers:
"Evet, Bayan Estella çok hoş bir genç hanım" dedi. Sonra tekerlekli
sandalyeyi itmeye başladı. Odanın çevresini bir kere dolaştıktan sonra karşımda
durdu: "Pip, Bayan Estella'yı bundan önce kaç defa görmüştün?" diye sordu.
"İki defa mı?" Bayan Havisham imdadıma yetişerek: "Pip'i rahat
bırak, lütfen Jaggers!" dedi. "Hadi bakalım, siz gidin yemeğinizi
yiyin." Karanlık merdivenden aşağı indik. Bahçenin öbür yanındaki eve
doğru yürürken Jaggers bu kez de, Bayan Havisham'ın yemek yediğini şimdiye
kadar kaç def görmüş olduğumu sordu. "Hiçbir zaman" dedim. "Hiçbir
zaman da göremeyeceksin! Böyle dünyadan elini, eteğim çekti çekeli yiyip
içtiğini kimseye göstermemiştir. Geceleri filan çıkıp evin içinde dolaşır, bir
şeyler bulur yermiş." "Efendim, izin verirseniz size bir şey
sorabilir miyim?" "Sorabilirsin. Karşılığını verip vermemek benim
bileceğim şey."
"Estella'nın
soyadı Havisham mı, yoksa?" "Yoksa ne?" Gafil avlanmıştım. Bu
kez sadece: "Havisham mı?" diye sordum. "Havisham" dedi. Estella'yla
Sarah Pocket sofrada bizi bekliyorlardı. Yemekleri Jaggers dağıttı. Estella'yla
karşılıklı oturmuşlardı. Ben de o ceviz yüzlü dostumla karşılıklı düşmüştüm. Yemekler
çok iyiydi, hizmetime şimdiye kadar hiç görmediğim bir hizmetçi bakıyordu. Yemekten
sonra bu kadın Jaggers'in önüne kaliteli bir şişe siyah şarap getirdi, iki
hanım bizi masada içkimizle baş başa bırakarak dışarı çıktılar.
Sonradan
Bayan Havisham'ın odasına gittik. Sarah Pocket görünürlerde yoktu. Biz dördümüz
iskambil oynadık. Oyun arasında Bayan Havisham durup durup tuvalet masasının
üzerinden bir süs alıyor, Estella'nın saçma, göğsüne, kollarına takıyordu,
Estella'yla az konuşan, hiç ilgilenmez gibi görünen vekilimin bile kızın bu
süslerle parlayan güzelliği karşısında kaşlarını kaldırarak baktığını gördüm. Saat
dokuza kadar oynadık. Sonra vekilimle beraber oradan ayrıldık. Yattığım yerde
hep Estella'yı düşünüyordum. Londra'ya geleceğini bana bildirecekti, ben de onu
gidip arabadan karşılayacaktım. Bayan Havisham'ın sözleri kulağımda çınlıyordu:
"Sev onu, sev, sev, sev!" Ben de yüzümü yastığa gömerek,
"Seviyorum" diyordum. "Onu seviyorum, seviyorum,
seviyorum!" Sonra içim minnetle, şükranla dolup taşıyordu. Ben ki, bir
zamanlar bir demirci çırağıydım... Estella benim olacaktı!
Sabah
kalktığımda, Orlick hakkında bildiğim her şeyi Bay Jaggers'e anlattım. Onun
hakkındaki kuşkularımı da anlattım.
Sözlerimi
bitirince hemen: "Pekâlâ Pip," dedi. "Hemen gidip dostumuzun
işine son vereyim."
Onun
böyle kesip atıvermesi karşısında ben telaşa kapılmıştım. Orlick'in başımıza
bela olabileceğini söyledim. Ama, o kendinden emin bir tavırla: "Bir şey
yapamaz," dedi. Posta arabasıyla Londra'ya birlikte dönecektik.
Kahvaltımızı ederken ben Pumblechook amca çıkıp gelecek diye korku içindeydim.
Jaggers'e arabacıya beni görünce durmasını söyleyip hemen oradan kaçtım. Amca
beye yakalanmadan kasabayı dolaşmak istiyordum. Onun dükkânının yanından
geçmemek için kırlara saptım. Burada Pumblechook amcanın gözlerinden uzaktım.
Bu
eski, durgun kasabayı yeniden gezmek hoştu. Gelip geçenlerin beni tanıdıkça
durup bakmaları da hoşuma gidiyordu. Esnaftan birkaçı beni uzaktan görünce
hemen dükkânlarından fırlayarak bir süre önümden yürüdükten sonra, bir şey
unutmuşlar gibi yapıp dönerek beni yüz yüze görmek fırsatını buldular. Bu
karşılaşmalar sırasında onlar da, ben de numara yapıyorduk: Onlar bakmıyormuş
gibi, ben de onların baktıklarını görmüyormuşum gibi davranıyordum. Tanınmış
bir kimse olmak doğrusu zevkliydi, ben de bunun tadını çıkarmaya bakıyordum. Birden
Trabb'ın çırağı olan o yumurcak karşıma çıktı.
Onu
önce ben gördüm. Yolun karşısından, elindeki boş mavi bir torbayı bacaklarına
vura vura geliyordu. Onu hiç görmemezlikten gelerek gururlu bir tavır
takınmanın iyi olacağını, onun bir hınzırlık etmesine engel olacağımı düşündüm.
Yüzüme böyle bir ifade vererek yürüdüm. Durumu iyi kurtardım diye tam kendi
kendime bravo diyordum ki Trabb'ın çırağı ansızın beyninden vurulmuşçasına
durdu. Dişleri birbirine çarptı. Başından şapkası düştü. Vücudu baştan aşağı
tiril tiril titreyerek yolun ortasına doğru ¦sendeledi. Bir ürküntü; bir
baygınlık nöbetine tutulmuş gibi, gözlerini çevirip ellerini açtı.Yanından
geçerken dişlerinin birbirine çarptığını duyabiliyordum. Son derece saygılı,
düşkün bir tavırla yerlere kapanıp yüzünü tozlara sürdü. Yirmi beş, otuz adım
gittikten sonra karşıdan yine Trabb'ın çırağını gördüm. Kapıldığım şaşkınlığı
ve öfkeyi anlatamam! Torbasını omzuna asmıştı. Güya ustasının dükkânına gidip
canla başla çalışmaktan başka bir niyeti yokmuşçasına masum, neşeli, yürüyordu.
Sonra ansızın beni görmüş gibi yaptı. Yolun biraz ilerisinde daha postaneye
varmamıştım ki Trabb'ın çırağını yine gördüm. Benim yolumu kesmek için, arka
sokakların birinden yıldırım gibi geliyordu. Bu kez, o torbayı palto gibi
omzuna sarmıştı. Karşı kaldırımdan bana doğru kırıta kırıta, çalımlı bir
tavırla geliyordu. Peşinden de çoluk çocuk. Çocuklar onun bu haline gülmekten bayılıyorlardı.
O, arada bir onlara doğru elini sallayıp yüzlerine bakmayarak:
"Tanımıyorum, sizleri, hiç tanımıyorum!" diyordu. Hele benim yanımdan
geçerken iyice coştu. Gömleğinin yakasını yukarı çekip bir elini beline dayadı,
kaşlarını kaldırıp burnunu iyice kıvırdı, çevresini sarmış olan çocuklara,
kırılıp dökülen bir sesle:
"Tanımıyorum
sizi, tanımıyorum" diyerek kırıta kırıta geçti, gitti. Bununla da
kalmayarak hemen döndü, horoz gibi guguklayarak peşimden gelmeye başladı. Şimdi
düşünüyorum da Trabb'ın çırağının yaptıklarını bilmezlikten gelmekten başka ne
yapabilirdim? Sokakta onunla başa çıkmaya kalkışmak hem boşuna, hem de
alçaltıcı bir şey olurdu. Kaldı ki, onu bir kaşık suda boğmaktan ya da ciğerini
sökmekten başka ne yapsam az gelirdi hınzıra. Zaten kimsenin kolay kolay
incitemediği, yıldıramadığı dayanıklı bir yaratıktı bu Trabb'ın çırağı. Yılan
gibi kayıp adamın elinden kurtulur, bir köşeye sıkıştırsanız bile yüzünüze
karşı ıslık çalarak bacaklarınızın arasından ok gibi fırlar, yine kaçardı. Onun
için, o sabah hiç sesimi çıkarmadım. Ama ertesi sabah terzi Trabb'a mektup
yazarak Pip'i artık müşterileri arasında saymamasını, çünkü o derece iğrenç bir
çırak kullanmasının terzi Trabb'ın topluma karşı olan görevlerini bilmediğinin
bir belgesi sayılacağını kendisine bildirdim. O gün hiçbir şey olmamış gibi
yoluma gitmiştim. İçinde Jaggers, posta arabası biraz sonra bana yetişti.
Böylece, Londra'ya sağ salim varabildim. Daha doğrusu, sağ vardım, ama içim,
kafam hiç rahat değildi. Perişan bir durumdaydım. Herbert'i sofrada buldum. Soğuk etle karnını
doyuruyordu. Beni görünce sevindi. Ben de ona açılmak, içimi dökmek istiyordum.
Ama, uşağım evde oldukça konuşmamız imkânsızdı. Başımdan savmak için onu bir
tiyatroya gönderdim, böylece Herbert'le baş başa kaldık. Yemekten sonra
ayaklarımızı ateşe doğru uzatmış oturuyorduk. "Herbert, sana söyleyecek
çok özel bir şeyim var" diye lafı açtım.
"Handel,
söyleyeceklerini can kulağıyla dinleyeceğinden de, konuşmamızın burada kalacağından
da emin olabilirsin" dedi. Elimi onun dizine koyarak: "Herbert,"
dedim. "Ben Estella'yı seviyorum. Tapıyorum ona." Herbert'in şaşkına
döneceğini sanmıştım. Oysa, gayet sakin: "Evet, ne olmuş?" diye
sordu. "Ne demek istiyorsun, ne olmuş? Başka bir diyeceğin yok mu?" "Canım,
Estella'yı sevdiğini zaten biliyorum. Demek istediğim yeni bir şeyler var
mı?" "Nereden biliyorsun onu sevdiğimi? Ben sana hiç söylemedim
ki!" "Söylememiş! Saçını kestirip geldikten sonra da bir şey
söylemezsin, ama ben görürüm değil mi? Ben seni bildim bileli sen Estella'ya
vurgunsun. Sevdanı da çantanla birlikte getirdin Londra'ya. Seni daha yakından
tanır tanımaz Estella'yı sevdiğini anladım."
"Peki,
öyleyse. Çocukluğumdan beri hep sevdim onu. Avrupa'dan dönmüş... hem de nefis,
zarif, şık bir genç hanım olarak. Dün beraberdik. Şimdi ona daha çok
tapıyorum." "Öyleyse ne mutlu sana, Handel! Senin bir gün Estella'ya
koca olmak üzere yetiştirildiğini düşünüyorum Bunu herhalde sen de düşünmüşsündür.
Estella'nın duyguları ne aşamada, öğrenebildin mi?" Üzgün üzgün başımı
salladım: "Bana karşı uzak duruyor." "Sabret. Henüz vaktin
bol." "Herbert, demin bana mutlu dedin. Bir bakıma evet, çok
şanslıyım. Bir demirci çırağı olarak kalabilirdim. Değiştim, ama kim, ne, nasıl
bir insan oldum?" Herbert gülümseyerek ellerimi tuttu: "Kısacası, iyi
bir çocuksun, diyelim. Hoş çocuksun, hem atılgan, hem çekimser, hem' gözü pek,
hem utangaç, hem hareket, hem hayal adamı... yani, bir tuhaf bileşimsin." Bir
an durup onun dediklerini düşündüm. Kendi kendimin bu tanımını pek
anlamamıştım, ama sesimi çıkarmadım.
"Evet,"
dedim yalnız. "Ne mutlu bana! Hayata yükselmek, bir şeyler olmak için ben
hiçbir şey yapmadım. Sadece şans eseri olarak ilerledim. Gerçekten şanslıyım bu
bakımdan. Ama, Estella'yı düşündüğüm zaman... ah, Herbert, anlatamam sana nasıl
silikleşiyorum, nasıl küçülüyorum kendi gözümde! Geleceğim gerçekten belirsiz,
kararsız sayılır. Bir tek kimsenin isteklerine bağlı benim bütün hayatım. Bütün
ümitlerim ona bağlı. O kadar belirsiz ki, hepsi de! Bu biçim yaşamak da öyle
zor ki!"
Herbert
her zamanki şen, iyimser tavrıyla: "Karasevda senin gerçekten gözünü
karartmış" dedi. "Hem üzümünü yiyor, hem de bağını sormaya
kalkışıyorsun. Ayrıca, işin hep kötü yanlarını görüyor, iyi yanlarını
unutuyorsun. Hatırladığıma göre Bay Jaggers senin geçiminin de sağlandığını
söylemiş. İşin içinde kuşku duyulacak hiçbir şey yok." Herbert haklıydı.
Ama, ruhum öylesine kararmıştı ki, kabul etmek istemiyordum. Avunmak değil, kendi
kendime acımaktı istediğim. Herbert: "Yani kuşkuya, kötümserliğe kapılmaya
hiç hakkın yok" dedi.
"Ne
iyimsersin Herbert!" Herbert: "O olsun bari, başka neyim var
ki?" dedi. "Babamın senin durumun hakkında tek bir kez konuştuğunu
duydum. O zaman da "Bu iş sağlam kazığa bağlanmış olsa gerek, yoksa
Jaggers böyle bir işi üstüne almazdı," dedi. Yalnız, aklıma başka bir şey
geliyor ki, bu hiç iyimser bir şey değil dostum Handel. Belki de bunu ortaya attığım
için benden soğuyacaksın. Ama, madem konuşuyoruz, açık konuşmamız gerek."
"Nedir aklına gelen?" "Jaggers'ten söz ederken birden aklıma
geldi. Jaggers Estella'dan hiç söz etmediğine göre, Estella senin alacağın
mirasa giremez, Handel.
Jaggers
Estella'dan ne doğrudan doğruya, ne de ima yollu filan hiç söz etmedi, değil
mi?"
"Hiçbir
şey söylemiyor." "Öyleyse ben durumu kötü buluyorum, Handel. Bu kız
sana yakınlık filan göstermiyorsa, bu kızı unutsan?" Başımı yana çevirdim.
İçime sanki ateş düşmüştü. Bir süre sessiz kaldık.Sonra, Herbert aradığı
karşılığı benim sessizliğimde bulmuş gibi: "Öyle, ama Handel'ciğim, düşün
biraz" dedi. "Estella'nın yetişme tarzını düşün. Bayan Havisham'ı
düşün. Kötüye varabilir bu işin sonu." "Biliyorum, Herbert, ama
elimde değil." "Biraz çaba göstersen?" "İmkânsız." Herbert:
"Pekâlâ!" diye ellerini birbirine vurarak ayağa kalktı.
"Biraz
da neşeli şeyler konuşalım." Odada dolaşarak ortalığı düzeltti. Ocaktaki
ateşleri karıştırdı, sonra eski yerine oturdu. "Şimdi de sana kısaca babamı,
babamın oğlunu anlatacağım, Handel. Baba evimin çok sıcak, çok düzenli bir yuva
olmadığını sana söylememe gerek yok. Bu konuda birbirimizi aldatmanın gereği
yok. Belki bir zamanlar, başlangıçta babam evin idaresinden bu kadar elini
eteğini çekmiş değildi. Bilmiyorum. Ben bildim bileli ümidini kesmiş, ipin
ucunu elinden bırakıvermiş gibi. Handel'ciğim, mutlu olmayan yuvaların çocukları
nedense bir an önce evlenmeye kalkışırlar." Bu çok ilgi çekici bir
fikirdi. "Öyle mi?" diye sordum. Herbert: "Öyle olsa gerek"
dedi. "Çünkü bizler için bu böyle. Ablam Charlotte bunun iyi bir
örneğiydi. Zavallı daha ondördüne varmadan öldü. Evlenmek için sabırsızlanır
dururdu. Küçük Jane de öyle. Evlenmek için bu kadar istekli olduğunu gören de
onun baba evinde çok mutlu olduğunu sanır. Daha tulum giyen küçük Alick bile
Kew'li bir kızla evlenme konusunda anlaşmış Yani, hepimiz ya nişanlı, ya sözlü
gibiyiz." "Öyleyse sen de sözlüsün, öyle mi?" Herbert:
"Öyle, ama gizli tutuyoruz," dedi.
Sırrını
kimseye açmayacağıma söz verdim, bana her şeyi anlatmasını rica ettim. Benim
zayıf taraflarımdan o kadar aklı başında, o kadar dost olarak konuşmuştu ki!
Şimdi ben de onun kuvvetli taraflarını öğrenmeye can atıyordum.
"Adı
nedir?" diye sordum. "Clara." "Londra'lı mı?"
"Evet."
Benim
üzüntülerimden konuşurken o kadar neşeli olan dostum, kendi mutluluğuna gelince
nedense süngüsü düşük, endişeli bir havaya bürünmüştü.
"Annemin
saçma sapan ölçülerine göre Clara bana hiç de uygun değilmiş, çünkü babasının
yolcu gemileriyle bir ilişiği varmış. Galiba bir zamanlar baş kamarot gibi bir
şeymiş." "Şimdi ne iş yapıyor?" "Şimdi sakatlanmış,
oturuyor. Kendisini ben hiç görmedim, çünkü hep odasında oturur."
Sonra
Herbert biraz para biriktirip Clara ile evleneceğini söyledi. Pocket'in evinde
ders çalışırken postacı bir mektup getirdi. Mektubun başında hiçbir sözcük
yoktu: Ne "Sayın Bay Pip", ne "Sevgili Pip", ne de sevgili
hiçbir şey! Yalnız "Yarın değil öbür gün Londra'ya geleceğim. Sizin beni
karşılayacağınızı zannediyorum. Bayan Havisham böyle diyor, ben de onun isteği
üzerine yazıyorum. Kendisinin selamları var. Saygılarımla, Estella"
diyordu.
Estella'nın
geleceğini öğrenince önce iştahtan kesildim. Estella'nın geleceği gün tamamen
zıvanadan çıktım. Daha posta arabası bizim kasabadan ayrılmadan ben Londra'daki
deponun eşiğini aşındırmaya başlamıştım bile! Saatten, arabanın kaçta kalkıp
kaçta geleceğinden iyice haberim olduğu halde, depoyu beş dakikadan fazla
gözümden ayırırsam bir terslik olacakmış gibi geliyordu. Böylece, beş saat
kadar orada bekledim. Bu nöbetin ilk yarım saatinde Wemmick'le karşılaştık. "Merhabalar,
Bay Pip, nasılsınız? Ne arıyorsunuz buralarda?"
Yolcu
beklediğimi söyledim. Evinin, babasının nasıl olduklarını sordum. "İkisi
de iyi, teşekkür ederim" dedi. "Hele yaşlı baba çakı gibi. Yakında
seksen ikisini dolduracak. Komşular razı olursa seksen iki pare top atmayı
düşünüyorum. Ama, Londra'da konuşulacak şey değil bunlar. Nereye gidiyorum,
biliyor musunuz?" "Herhalde büroya gidiyorsunuz."
"Onun
gibi bir şey, ama tam değil. New Gate Cezaevi'ne gidiyorum.
Vaktiniz
varsa orayı şöyle bir dolaşmak ister misiniz?"
Öyle
çok zamanım vardı ki bu teklif beni sevindirdi. Birkaç dakika sonra o ünlü
cezaevine ulaşmıştık. Suçluların yaşama koşulları çok kötüydü. Wemmick'le
birlikte içeri girdiğimizde yemek saatiydi. Hücreden hücreye karavana
dolaştırıyorlardı. Demir parmaklık arkasındaki mahkumların durumu çirkin,
yabani, dağınık, ürkütücü, iç karartıcıydı. Wemmick'in mahkumlar arasında
dolaşması, bir bahçıvanın kendi yetiştirdiği fidanlar arasında dolaşmasına
benziyordu. Yeni gelmiş bir mahkumu görünce: "Ne! Sen burada mısın,
Yüzbaşım?" dedi. "Kara Bili mi şu arkadaki? İki aydan beri
görünürlerde yoktun, Bili. Nasılsın bakalım?"
Tanıdık
suçlularla birer birer konuşur, fısıldaşırken hep böyle, gelişmelerini gözden
geçirir gibiydi. Suçlular Wemmick'i çok seviyorlardı. Dışarı çıktığımız zaman,
koluma girerek: "Bay Pip, bence bizim patronun en büyük ustalığı,
çevresinde öyle erişilmez bir hava yaratmış olmasıdır. O kadar yüksektir ki, bu
adamlar onunla konuşmaya bile cesaret edemezler. O da kendi yüksekliğiyle
onların alçaklığı arasına beni sokuşturup sırlarını, kendi şanından hiçbir şey
kaybetmeden öğrenir, böylece onları avucunun içinde tutar."
Burayı
gezdiğim için pişmandım. Çocukluğumda, mezarlıktaki kaçakla karşılaştığım o kış
akşamından beri hayatıma böyle yerlerin gölgesi düşmüş gibiydi. Bu gölgeden kurtulamıyordum
bir türlü. Bu öyle bir lekeydi ki, silinir gibi oluyor, sonra durup dururken
yeniden beliriveriyordu.
Oradan
uzaklaşıp arabaların durak yerine doğru ilerlerken, şu anda bana yaklaşmakta
olan genç, güzel Estella'yı düşünüyordum. Cezaeviyle onun arasındaki zıtlık
içimi bulandırıyordu. Keşke Wemmick'le gitmemiş olsaydım. Hiç olmazsa böyle bir
günde zindanın gölgesi düşmemiş olurdu üzerime!
Bana
yaklaşmakta olan duru, ışıklı arlığı düşündükçe kendimi öyle kirlenmiş, öyle
lekelenmiş buluyordum ki, bir aşağı bir yukarı dolaşarak, üzerime sinmiş olan
bu havayı dağıtmaya çalışıyordum. Böylece zamanın nasıl geçtiğini anlamadım Ben
daha Wemmick'in o uğursuz fidanlığının zehirli dumanlarından kendimi kurtarmaya
çalışırken posta arabası geldi, pencerede onun yüzünü, bana doğru salladığı
elini gördüm. Onu görür görmez içimde doğup sonra hemen kaybolan o bilinmez
felaket duygusu ne olabilirdi? Estella bana her zamankinden ince, her
zamankinden güzel göründü. Bana karşı da eskisinden daha iyi davranıyordu.
Belki de Bayan Havisham ona böyle davranmasını söylemişti. Bana bavullarını
gösterdi. Adam bulup onları getirttim. Onu gördüm göreli ondan başka hiçbir şey
düşünememiştim. Gideceği yeri sormak bile çok sonra aklıma geldi.
Estella:
"Richmond'a gidecekmişim" dedi. "İki Richmond varmış. Birisi
Surrey'de, diğeri Yorkshire'de. Benim gideceğimse Surrey Richmond'uymuş.
Buradan onbeş kilometre uzaklıktaymış. Araba tutacakmışım, beni siz oraya
götürecekmişsiniz. İşte para çantam.
Masraflarım
bunun içinden görülecekmiş. Yok, olmaz, alacaksınız! Siz de, ben de kendi
başımıza karar verecek durumda değiliz. Ancak bize verilen emirlere boyun
eğeceğiz. Kendi bildiğimizi yapamayız, siz de, ben de."
Çantasını
uzatırken şöyle bir yüzüme baktı. Bu sözleri gizli bir anlamla söylemiş
olmasını diledim; çünkü tatlı, hoş bir ifadeyle konuşmuştu. "Araba
çağırtacağız, Estella. Hazır oluncaya kadar biraz oturup dilenmek ister misiniz?"
"Evet, aldığım talimatta bu da var. Burada biraz oturup dinlenecek, çay
içecekmişim. Siz benimle ilgilenecekmişsiniz."
Bu
da talimatta varmış gibi bir tavırla koluma girdi. Çayhanenin garsonunu
çağırdım, ayrı bir oda açtırdım. Bu odada at ahırıyla mutfak karışımı bir koku
vardı. Estella'yla olduğum için benim gözümde dünyanın en güzel odasıydı bu.
Ömrümü orada geçirsem kendimi mutlu sayabilirdim. Ama, o anda hiç de mutlu
değildim, bunun da farkındaydım.
"Richmond'da
nerede kalacaksınız?" diye sordum. "Bir hanımefendinin yanında
kalacağım. Bu hanımın çok tanıdığı varmış, beni çevresiyle tanıştıracak, yüksek
çevrelere sokacakmış."
"Biraz
değişiklik, eğlenceler, birçok hayranlarınız olması filan hoşunuza gidecektir
sanırım." "Öyle sanıyorum." O kadar umursamaksızın konuşmuştu
ki: "Kendinizden bir başkasıymış
gibi
söz ediyorsunuz" dedim. Estella son derece çekici bir gülüşle: "Benim
başkalarından nasıl söz ettiğimi siz nereden biliyorsunuz?" diye sordu.
"Sakın BayPocket'ten aldığınız dersleri bana öğretmeye kalkışmayın! Ben
canım nasıl isterse öyle konuşmalıyım. Bay Pocket'le aranız nasıl?" "Çok
iyi. Hayatımdan memnunum. Yani sizden uzak memnun olabileceğim kadar memnunum
demek istiyorum" Estella hiç istifini bozmadan: "Budala çocuk!"
dedi. "Saçma bu laflar! Arkadaşınız Mathew Pocket'i sevdiğiniz
belli."
Estella:
"Bir de diğer akrabalarını bilseniz!" dedi, sonra hem ciddi, hem
alaylı bir bakışla başını salladı. "Bayan Havisham'a sizi gizli açık
çekiştiriyorlar. Her an gözleri sizin üzerinizde. Her yaptığınız işi kötüye
çekiyorlar, Bayan Havisham'a bazen sizin hakkınızda imzasız mektuplar
yazıyorlar. Kısacası, hep sizinle uğraşıyorlar. Bu kişilerin size nasıl kin
beslediğini anlayamazsınız."
"Ama,
bana bir zararları dokunamaz, değil mi?" Estella bir kahkaha attı. Onun
böyle kahkahayla güldüğünü hiç duymamış olduğumdan şaşkın şaşkın yüzüne baktım;
çünkü gerçek bir zevkle, coşarak gülmüştü. Çekingen bir tavırla: "Bu
insanların bana yapacakları kötülük hoşunuza gitmez, değil mi Estella?"
diye sordum. "Yok, yok, buna emin olabilirsiniz. Size hiç ilişemedikleri
için böyle gülüyorum emin olun. Ah, şu Bayan Havisham'ın akrabaları! Zavallılar
neler çekiyorlar, neler!" Yine bir kahkaha attı. Sebebini bana anlatmış
olduğu halde bu kahkahası yine de tuhaf geldi bana. İçten gülüyordu, orası
muhakkak; ama duruma göre biraz fazlaydı bu kadar keyif. Herhalde işin içinde
bana söylemediği bir başka şeyler vardı. Estella benim aklımdan geçenleri
okumuş olmalıydı. "Bu kişilerin böyle boş yere çabalayıp durmalarını
görmek bana öyle derin bir zevk verir ki, bunu siz bile tam olarak anlayamazsınız!
Onların gülünç duruma düştüklerini gördükçe öyle zevklenirim ki anlatamam! Ne
de olsa siz öyle acayip bir evde büyüyüp yetişmediniz. Küçücük, çaresiz bir
çocukken bu insanların yüzüne gülerek kuyunuzu kazdıklarını görmediniz. Yoksa
sizin e gözleriniz açılır, yüreğiniz katılaşırdı." Estella artık
gülmüyordu. Söylediklerini çok derinden duyduğu belliydi. "Size iki şey
söyleyebilirim" dedi. "Birincisi, bu insanlar sizi Bayan Havisham'a
bin yıl kötüleseler yine de size bir şey yapamazlar. İkincisi, size kötülük
etmek için boş yere çırpındıklarını seyrederek o kadar eğleniyorum ki size
teşekkür etmem gerekir." Böyle diyerek bana elini verdi. Yine neşelenmişti.
Elini dudaklarıma götürdüm. "Ah, saçma çocuk!" dedi. "Hiç söz
dinlemeyecek misiniz siz?" "Bir zamanlar yanağınızı uzatmıştınız
bana." "O dövdüğünüz çocuğu da Bayan Havisham'ın diğer akrabalarıyla
bir tutuyordum. Onu yendiğiniz zaman düzenbazlara, çıkarcılara karşı bir
üstünlük kazanmıştınız." "Bu başarıyı bir daha kutlasak olur
mu?"
Estella
gülümsedi: "Elimi öpmeden önce düşünmeliydiniz. Ama, mademki
istiyorsunuz."
Ona
doğru eğildim. Yüzü heykel gibi durgundu. Dudaklarım tenine değer değmez
yanağını çekti. "Şimdi benim çayımla ilgileneceksiniz, sonra beni
Richmond'a götüreceksiniz."
İki
kuklaymışız gibi oturup baş başa konuşmamız bile bir başkasının emriymiş gibi
bir tavır takınması bana acı verdi. Ama, zaten onunla bir arada bulunurken her
an acı içindeydim. Ona hiçbir zaman inanamıyordum, ne zaman, nasıl değişeceğini
hiçbir zaman kestiremiyor-dum. Her şeye rağmen seviyordum onu. Bin kere
söylemeye ne gerek! Hep böyle olmuştu, hep böyle olup gidecekti. Çayımızı
içinceye kadar paytonumuz hazırlanmıştı. Binip yola çıktık.
Çok
geçmeden New Gate Cezaevi'nin o yüksek duvarları önünden geçiyorduk. Estella:
"Nedir burası?" diye sordu. İlk önce bilmiyormuşum gibi aptalca bir
numara yaptım. Sonradan sözde tanımış gibi burasının İngiltere'nin en büyük
cezaevi olduğunu söyledim. Estella bir an baktı. Sonra, başını çevirerek:
"Sefiller!" dedi. Kafamı kesseler, o sabahki ziyaretimi o anda
Estella'ya anlatamazdım. Kabahati başkasına yüklermişcesine: "Bu
cezaevinin sırlarını en iyi bilen kişinin Jaggers olduğunu söylerler"
dedim. Estella: "Jaggers'in bilmediği sır yok zaten," diye güldü. Satis
Konağı'ndayken Jaggers'i sık sık görüp görmediğini sordum.
Estella kesin bir tavırla: "Onu pek
seyrek görürüm, birlikte hemen hiç zaman geçirmeyiz" dedi. Bana kendini
çekici göstermek istiyordu. Beni büyülemek istiyordu.
Ama,
bu beni sevindirmiyordu; çünkü kendiliğinden karar veremeyeceğini, başkasının
emriyle hareket ettiğini kendisi söylemişti. Bencilliğinden yapsa bile, amacı
kalbimi iyice avucunun içine almak, sonra ezmek, kırmak, bir kenara
atıvermekti. Hammersmith'teri geçerken ona Pocket'in evini gösterdim,
Richmond'a uzak olmadığını söyledim.
"İnşallah
birbirimizi ara sıra görebiliriz" dedim. "Elbette, beni görmeye
geleceksiniz" dedi. "Zaten misafirleri olacağım ailenin sizin
geleceğinizden haberleri var." Bu ailenin kalabalık olup olmadığını
sordum. "Yalnız iki kişi" dedi. "Bir ana bir kız. Çok kibar kimselermiş."
"Bayan
Havisham'a şaşıyorum. Size yeni kavuşmuşken böyle hemen nasıl
ayrılabildi?"
"Bayan
Havisham planlı hareket eder. Gittiğim yerden ona her gün mektup yazacağım.
Kendisini sık sık gidip göreceğim. Benim ve mücevherlerin kazandığı başarıların
raporunu istiyor, Pip. Mücevherlerin hemen hepsi benim oldu." İlk kez bana
Pip demişti. Bunu da hesaplı söylediğinin, benim buna nasıl değer vereceğimi
önceden bildiğinin de farkındaydım.
Richmond'a
gelmiştik. Gideceğimiz yer, meydana bakan büyük, eski bir evdi. Ay ışığında
kapıya yürüyüp çıngırağı çaldık. Kapıyı iki hizmetçi kız açtı. Sevinçli bir
telaşla Estella'yı karşıladılar. Kızın bavulları içeri girip gözden kayboldu.
Kendisi de kapıda durup bana elini uzattı. Gülümsedi, sonra o da içeri girip
gözden kayboldu.
Ben,
kapının önünde birkaç dakika durup konağı seyrettim. "Şimdi ben de onunla
birlikte bu eve girseydim ne mutlu olurdum!" diye düşünüyordum. Ama,
onunla nereye gidersem gideyim, hiçbir zaman mutlu olamayacağımı biliyordum.
Yüreğim
yanarak arabaya bindim. Pocket'lerin bahçe kapısına geldiğimde küçük Jane ile
karşılaştım. Küçük kavalyesiyle birlikte bir yaş günü toplantısından dönüyordu.
Bay
Pocket evde yoktu; konferans vermeye gitmiş. Onun ev yönetimi konusunda verdiği
konferanslar çok ünlüydü. Aile bütçelerine, çocukların, hizmetkârların çekip
çevrilmeleri konusunda yazdığı yazılar en iyi ders kitabı olarak kabul
edilirdi.
Evin
içinde ise işler karışmıştı. Dadı Millers haber vermeden dışarı çıkmış olduğu
için bebeğe oyalansın diye bir kutu dikiş iğnesi vermişlerdi. İğneler
eksilmişti. Bu miktar dikiş iğnesini o yaşta bir kimsenin ne içeriden, ne
dışarıdan alması faydalı, olmayacağına göre bir şeyler yapmak gerekiyordu.
Bebek hemen yatağına yatırıldı. Bayan Pocket kitabını açtı, okumaya daldı.
Önce, Bay Pocket geldiğinde bu durumu kendisine söylemek içimden geçti, ama
sonra düşündüm, hiçbir şey söylememeyi daha uygun buldum. Değişen hayatıma
yavaş yavaş alışıyordum. Bu değişikliğin kendimin ve çevremdekilerin
üzerlerindeki etkisini şimdi fark etmeye başlıyordum. Joe'ya karşı nankörlük
ediyordum. Biddy de vicdanımı rahatsız ediyordu. Geceleri uyandığım zamanlar
keşke Bayan Havisham'ın yüzünü hiç görmeseydim diye düşündüğüm oluyordu. O
zaman Joe'nun yanında, demirci dükkânında büyür, Joe'nun ortağı olmakla
yetinir, rahat ederdim. Şimdi borca girmeye de başlamıştım. Çok geçmeden
Herbert de bana ayak uydurdu. Startop'un teklifiyle Koru Kuşları adında bir
klübe üye olmak için adaylığımızı koymuştuk. Bu klübün amacı, anlayabildiğime
göre, üyelerini masrafa sokmaktan başka bir şey değildi. Her on beş günde bir
son derece pahalı bir akşam yemeği yeniyordu. Bu yemeğin en büyük eğlencesi
üyeleri yemek sırasında birbirleriyle ellerinden geldiği kadar kavga etmeleri,
sonra da sarhoş olmalarıydı. Bentley Drummle de bu seçkin klübün
üyelerindenmiş. Drummle son zamanlarda bir payton satın almıştı. Paytonu
kendisi sürdüğü için, sokak köşelerindeki lamba direklerine çok zarar veriyordu.
Haftanın yarısını Hammersmith'te geçiriyordum. Oradayken de Richmond'dan hiç
ayrılmıyordum. Ben Hammersmith'deyken Herbert de babasının evine gidiyordu.
Pocket oğlunun hâlâ araştırma yaptığının, beklediği fırsatın hâlâ eline
geçmediğinin farkındaydı sanırım. Ama adam hiçbir şeyle yakından
ilgilenemiyordu. Herbert'le birbirimize daha bağlı olsaydık herhalde
birbirimizden nefret etmeye başlardık, çünkü gitgide daha çok borca battıkça
hayatımız da daha tatsız olup çıkıyordu. Eskiden neşeli bir tören olan kahvaltılarımızın
eski tadı kalmamıştı. Bazen aklıma esince, büyük bir buluş yapmış gibi
"Herbert'çiğim, işlerimiz kötü gidiyor!" derdim. O da bana:
"Dostum Handel, inanır mısın ben de şimdi sana aynı şeyi
söyleyecektim" diye karşılık verirdi.
"Öyleyse
Herbert'çiğim şu hesaplarımızı bir gözden geçirelim." Bu karar bize büyük
bir iç rahatlığı verirdi. İş dediğin böyle yapılır diye düşünürdüm. Düşmanla
böylece yüz yüze gelir, yapışırsın yakasına Ben de Herbert de, böyle zamanlarda
koltuklarımız kabarırdı.
O
akşam çok sevdiğimiz bir yemek ısmarladık. Zihnimiz açılsın da iyi çalışalım
diye bir şişe de şarap aldırdık. Bir kâğıt alıp, üstüne düzgün bir yazıyla
"Pip'in borçları" diye yazardım. Herbert de benim yaptıklarımı
yapardı. Bundan sonra çekmecelerde, ceplerimizde, şamdan altlarında, ayna
arkalarında haftalardan beri sürünmüş olan bir sürü makbuzu önümüze yığar,
başlardık borçlarımızın listesini çıkarmaya. Borçlarımın listesini çıkarmakla
borçlarımı ödemek aynı şeymiş gibi hafifler, bu iki işi zihnimde birbirine
karıştırırdım.
Biraz
sonra Herbert'e ne durumda olduğunu sorardım. Herbert kafasını kaşıyarak:
"Epey yüklü oluyor bu liste, Handel" diye söylenirdi. Herbert benden
cesaret alıp, yazmaya devam ederdi. Az sonra bilmem hangi esnafın, lokantanın,
gazinonun faturasını bulamadığını bahane ederek kalemini elinden bırakmaya
kalkışırdı. Ama, ben ciddiyetle akıl verirdim: "Makbuzu yoksa, şöyle yuvarlak
rakam yaz, olsun bitsin!" Yine böyle hesap yaptığımız bir akşam postacı
kapımızın altından bir mektup atıp gitti. Herbert mektubu aldı. "Sana
Handel," dedi.
Trabb
ve Ortaklan'ndan geliyordu bu mektup. "Saygıdeğer bayım" diyordu
bana, sonra Bayan J. Gargery'nin pazartesi akşamı saat altıyı yirmi geçe hayata
gözlerini yumduğunu, önümüzdeki pazartesi günü öğleden sonra saat üçte
cenazesinin kaldırılacağını haber veriyor, törene katılmamı rica ediyordu. Hemen
Joe'ya mektup yazarak başsağlığı diledim, cenazeye geleceğimi bildirdim. O
sabah erken arabayla kasabaya indim, yürüyerek köye gittim.
Yolda
yürürken çocukluğumun o yalnız, çaresiz günleri, ablamın katı yürekliliği,
gözlerimin önünde canlandı. Ama artık içimde ne kin vardı, ne hınç. Her soluk
alışta içime dolan çiçek kokuları bir gün gelip benim de öleceğimi bana
fısıldar gibiydiler. Benim de ne kusurlarım olmuştu! Ablamın anısını yumuşatmak
istiyordu ki, bana gelince benim anım da yumuşasın, tatlılaşsın. Eve geldiğimde
Trabb ve Ortaklan'nın çok gösterişli bir tören düzenlemiş olduklarını gördüm.
Kapıya karalar giymiş nöbetçiler dikilmişti. Köyün bütün çocuklarıyla hemen
hemen bütün kadınları da bizim kapı önüne birikmiş, olup bitenleri
seyrediyorlardı. Nöbetçilerden biri bana kapıyı açtı, kolumdan tutarak misafir
odasına çıkardı.
Burada
Bay Trabb yemek masasının başına geçmişti. Beni görür görmez, şapkamı almak
için elini uzattıysa da ben sersemlemiş olduğum için şapkamı vereceğim yerde
elimi verdim. Tokalaştık. Trabb Joe'yu ölenin kocası olması dolayısıyla şeref
yerine geçirmiş, yani odanın baş köşesine tek başına oturtmuştu. Joe'nun
sırtında uzun, bol bir pelerin vardı. Vücudunu gizleyen bu pelerin çenesinin
altında kocaman bir fiyonkla bağlanmıştı. Gidip ona doğru eğildim. "Sevgili
Joe, nasılsın?" dedim.
"Pip'çiğim,
sen hatırlarsın ablan nasıl iyi biriydi..." diye başladı, ama konuşamayarak
sustu, elimi sıktı. Biddy etrafta dönüp dolanıyor, herkese yardım ediyordu.
Gidip ona da merhaba dedim, sonra Joe'nun yanına oturdum. Acaba ablam evin
hangi odasında yatıyor diye merak ediyordum. Misafir odasının havası pasta
kokusuyla baygınlaşmıştı. Bay ve Bayan Hubble de odadaydılar. Hepimiz cenazenin
ardından gideceğimiz için Trabb şimdi bizi teker teker kara bezlere sarmaya
başladı. Bu iş bitince hepimizi ikişer ikişer sıraya dizdi. Benim yanımdaki Joe
kulağıma doğru eğilerek: "Bana kalsa onu mezara kendim taşımak isterdim.
Üç, dört tane yakın dost bulup sessizce götürmek isterdim." Böylece
hepimiz de mendillerimizi çıkarıp, burnumuz kanıyormuş gibi yüzümüze
bastırarak, ikişer ikişer d' arı çıktık. Joe ile ben, Biddy ile Amca bey, Bay
Hubble ile Bayan Hubble sıraya dizilmiştik. Zavallı ablamın tabutunu yan
kapıdan çıkardılar. Üzerine beyaz kenarlı korkunç bir kara kadife örtü
örttüler. Bütün komşular, bütün köylü töreni çok beğenmişti. Çocuklar bizim
ağır, yaslı adımlarımıza uymaya sabredemedikleri için önden koşup köşe başlarında
bizi bekliyorlar, biraz bizimle yürüdükten sonra fırlayıp gidiyorlardı. İleriki
sokak başında onların heyecanla: "Geliyorlar, işte göründüler!" diye
haber vermelerini duyuyorduk. Yani bir alkışlanmadığımız kaldı! Bu yürüyüş
boyunca o Amca bey olacak alçak beni canımdan bezdirdi: Tam arkamda geldiği
için şapkamın uzun siyah sargılarını, pelerinimin eteklerini düzeltip
duruyordu. Köyden çıkmıştık. Bataklıklar önümüzde uzanıyordu. Irmağın üzerinde
beyaz beyaz yelkenler vardı. Mezarlığa vardık. İşimizi bitirdikten sonra eve
geldik Biddy yemeği benim şerefime misafir odasına hazırlamıştı. Joe yemek
yerken çatalını, bıçağını, tuzluğu, biberliği öyle dikkatle kullanıyordu ki,
üzerimizde ister istemez bir gerginlik vardı. Ama, yemekten sonra birlikte
dükkâna gidip, kapı önündeki o kocaman taşın üstüne oturduğumuz zaman
kaynaşıverdik. Ona piposunu yaktırdım, bu gece eski odamda kalıp kalamayacağımı
sordum. Benim bu isteğim Joe'yu çok sevindirdi. Doğrusu yaptığım kendimin de
hoşuna gitmişti. Büyüklük yaptığımı düşünüyordum. Akşam üzeri ortalık
kararırken Biddy ile bahçeye çıkıp dolaştık. "Ablamın fenalaştığından beni
haberdar etmen gerekirdi, değil mi ya, Biddy?" "Öyle mi Bay Pip? Ben
öyle düşünmedim. Yoksa, yazardım" "Seni azarlamak istediğimden değil,
Biddy, ama öyle düşünmen gerekirdi." Biddy: "Öyle mi, Bay Pip?"
dedi. Öyle sakin, öyle temiz, hoş, öyle sevimliydi ki... Onu üzmek istemediğim
için sözü değiştirdim. "Senin artık burada kalman biraz zor olur, değil mi
Biddy'ciğim?" "Yarın Bayan Hubble'nin yanma taşınıyorum, Bay Pip. Bay
Gargery'nin hizmetine bakacak bir çocuk bulmaya çalışacağız." "Ya sen
nasıl geçineceksin, Biddy? Paraya filan."Biddy, yüzü kıpkırmızı, sözümü
kesti: "Çalışacağım, Bay Pip. Köyde yeni bir okul açılıyor. Oraya öğretmen
olmayı düşünüyorum." Ona başarılar diledim, böyle bir göreve ondan daha
iyi birini tanımadığımı söyledim. Sonra ona ablamın nasıl öldüğünü sordum.
"Son
zamanlarda gitgide iyileşiyor gibiydi" diye anlatmaya başladı.
"Krizler
azalıyor, daha kısa sürüyordu. Bu kez de öyle bir krizden sonra, akşam çay
içerken kendine geldi. Gayet açık olarak: "Joe" dedi. Çoktandır hiç
konuşmamıştı. Hemen koşup enişteni çağırdım. Ablanız onu yanına oturttu,
kollarını boynuna dolattı, başını omzuna koydu. Çok rahat, mutlu bir hali
vardı. Az sonra yine "Joe" dedi. Bir kez "Af, bir kez de,
"Pip" dedi. Ama, başını hiç kaldırmadı. Uyuyor sandık. Sonra yatağına
yatırmak için kaldırdığımızda bir de baktık ki ölmüş..." Biddy ağlıyordu,
benim gözlerim de yaş içinde kalmıştı. "Onu vuran hakkında hiçbir şey öğrenilemedi,
değil mi Biddy?"
"Hiçbir
şey."
"Orlickne
oldu!"
"Galiba
taş ocaklarında çalışıyor."
"Demek
onu hâlâ görüyorsun? Neden bakınıp duruyorsun, Biddy? Ne var o büyük
ağaçta?"
"Ablanın
öldüğü gece Orlick'i o ağacın arkasında gördüm."
"Şimdi
de orada mı yoksa?" diyerek fırlamak üzereydim ki, Biddy elini koluma
koyarak beni durdurdu: "Boşuna gitme Pip. Biraz önce oradaydı, ama hemen
kaçtı. Kimse yok şimdi."
O
herifin hâlâ Biddy'nin peşinde olduğunu bilmek beni yine öfke den kudurtmuştu.
Orlick'i buralardan uzaklaştırmak elimden gelse her şeyi yapacağımı, bütün
paramı bu işe dökeceğimi Biddy'ye söyledim. O, beni yavaş yavaş yatıştıracak
Joe'dan bahsetmeye başladı. Joe'nun beni ne kadar sevdiğini, Joe'nun nasıl
hiçbir şeyden şikayet etmediğini söylüyordu. Bileği sert, kalbi yumuşak, dili
yerine işiyle konuşan bir insan olduğunu anlatıyordu.
Ben
de: "Joe'yu övmek için ne söylerse azdır" dedim. "Buraya
geldiğim zamanlar seninle hep böyle uzun uzun konuşmak isterim, Biddy. Artık
sık sık geleceğim. Joe'yu yalnız bırakmayacağım."
Biddy
ağzını açıp da bir tek kelime bile söylemedi.
"Biddy,
duyuyor musun beni?"
"Evet,
Bay Pip."
"Bana
Bay Pip deyişinin şimdilik üstünde durmuyorum, Biddy. Gerçi bir hayli
zevksizlik, ama şimdilik onu geçelim. Buraya sık sık geleceğimi, Joe'yu yalnız
bırakmayacağımı söyledim. Sen, bu sözlerimi gizli anlamlı bir sessizlikle
karşıladın. Bunun sebebini bana anlatır mısın, Biddy?" Biddy durdu, o
güzel, derin gözleriyle gözlerimin içine baktı:
"Peki
öyleyse... Buraya artık sık sık geleceğine, Joe'yu yalnız bırakmayacağına emin
misin?"
"Biddy'ciğim,
demek hâlâ vazgeçmedin o kötü huydan?" diye derin derin içimi çektim.
"Rica ederim, kapatalım bunu. Çünkü seni çok ayıpladım doğrusu çok, çok
üzüldüm."
O
akşam Biddy'den elimden geldiği kadar uzak durdum, o gece sık sık uyanarak
Biddy'nin bana karşı ne büyük bir haksızlık yaptığını, nasıl günahımı aldığını
düşünerek kendi kendime acıdım durdum. Sabah, arabayla Londra'ya döneceğim için
erkenden kalktım. Bahçeye çıktım, dükkânın penceresinden içeri baktım. Joe
işbaşı yapmıştı.
Dakikalarca
onu seyrettim. Sonra: "Allahaısmarladık, Joe'cuğum" dedim. Yakında
tekrar geleceğim. Sık sık gelir, seni görürüm artık, Joe." Joe:
"Başımızın üstünde yeriniz var, efendim" dedi. "Bekleriz,
Pip'çiğim." Biddy mutfakta beni bekliyordu. Ayrılırken: "Biddy'ciğim,
sanma ki kızgınım" dedim. "Yalnız, çok kırıldım." "Sakın
kırılma sen. Eğer haksızlık ettiysem bırak, ben üzüleyim." Köyden
ayrılırken sabah sisleri duman duman kalkmaktaydı. Sanki bu sisler benim
yüreğimin üzerinden kalkarlarmış, gerçeği meydanda bırakırlarmış gibi ben de
Biddy'nin yerden göğe kadar haklı olduğunu, Joe'yu arayıp sormayacağımı
anlıyordum.
Yirmi
bir yaşıma girmiştim. Yaş günümden bir gün önce Wemmick'ten bir mektup aldım:
Bay Jaggers'in ertesi gün saat beşte beni beklediğini bildiriyordu. Önemli bir
şeyler olacağını tahmin ettik. Gittiğimde, Wemmick yaş günümü kutladı, sonra
içeri girdim. Aylardan kasımdı, Jaggers ocaktaki ateşin başında oturuyordu. "Bugünden
sonra sana artık Bay Pip demem gerek herhalde. Kutlu olsun, Bay Pip." Tokalaştık.
Teşekkür ettim.
"Otur
Bay Pip." Oturdum. O zaman sorguya çektiği şahitlerden biriymişim gibi:
"Genç dostum, seninle konuşulacak bir çift sözüm var" diye giriş
yaptı.
"Buyrun,
efendim."
Jaggers
önce eğilip yere, sonra doğrulup tavana bakarak: "Aylık, haftalık ya da
yıllık geçiminin ne kadara geldiğinden haberin var mı
Bay
Pip?" diye sordu.
"Ne
kadara mı?"
"Evet,
ne kadara?"
Hesaplarımı
o kadar çok gözden geçirmiş, öyle sayısız masraflar yapmıştım ki, aklım
karışmıştı. İstemeyerek, bu soruya karşılık veremeyeceğimi açıkça söylemek
zorunda kaldım. Bu karşılığım Jaggers'in hoşuna gitti.
"Ben
de öyle tahmin ediyordum zaten" dedi. "Şimdi, dostum, ben sana bir
şey sordum. Senin bana sormak istediklerin var mı?"
"Efendim,
size birçok şeyler sormaya can atıyorum elbette. Ama, sormanın yasak olduğunu
unutmuş değilim." "Sor birini bakalım." "Velinimetimin kim
olduğunu öğrenebilecek miyim?" "Hayır. Bir tane daha sor." "Velinimetimin
kim olduğunu yakında öğrenecek miyim?" "Bilmiyorum. Bu tamamen ona
kalmış bir şey. Hadi, bir şey daha sor."
Kaçmak
ister gibi çevrene bakımdın. Ama, bu soruyu sormaktan artık kaçınamazdım.
"Elime
geçecek bir şey var mı?" diye istemeye istemeye sordum.
Jaggers:
"Aha!" dedi, "Biliyordum işin ucunun buraya varacağını!" Sonra
Wemmick'i çağırarak "o kâğıdı" istedi. Wemmick geldi, ona bir kâğıt
verdi, sonra çıktı.
"Şimdi
dikkatini çekerim Bay Pip. İstediğin gibi para çekiyorsun. Wemmick'in hesap
defterinde adına sık sık rastlıyorum. Buna rağmen borçtasın değil mi?"
"Ne
yazık ki evet, efendim." "Ne kadar borçlu olduğunu sormuyorum, çünkü
senin de haberin yok. Zaten haberin olsa da bana söylemezdin, daha az
gösterirdin. Sen şimdi doğruyu söyleyeceğine inanıyorsun, ama gerçekte söylemezdin.
Kusura bakma, ama ben bu gibi işlerde senden daha görmüş geçirmişim. Şimdi al
şu kâğıdı. Aç bakalım neymiş."
"Para!
dedim. "Beş yüz paund."
Jaggers,
"Para... beşyüz paund." diye benim sözlerimi tekrar etti.
"Bir
hayli yüksek bir miktar. Sen ne dersin?"
"Şüphesiz,
efendim." "Güzel. Şüphesiz yüksek bir miktar dediğin bu para senin
Pip. Bundan böyle her yıl eline beş yüz paundluk bir para geçecek; sen de, bu
parayla geçineceksin. Bu miktarı da aşmayacaksın, ta ki velinimetin ortaya
çıksın, sana vereceği paranın bütününü versin; yani kısacası bundan sonra para
işlerini kendi eline alacak, kendin idare edeceksin, Pip. Her dört ayda bir
gelip Wemmick'ten yüz yirmi beş paunt alacaksın. Daha önce de söylediğim gibi
ben yalnız senin velinimetinden aldığım talimat üzerine hareket ediyorum. Bu kadar
paranın çok olduğunu, ama yine de borçtan kurtulamayacağını ben iyi biliyorum.
Ama, benim görevim yalnız onun dediğini yerine getirmektir." Ondan ne
velinimetim ne de varisi olduğum servetin miktarı hakkında hiçbir bilgi
edinememiş olmanın üzüntüsü yüzümden belliydi. Jaggers: "Sana
velinimetinle olan anlaşmam hakkında bir şey daha söyleyeyim de gönlün
olsun" dedi. "O, ortaya çıkınca ben aradan çekileceğim. Bana hiç iş
kalmayacak artık. O, ortaya çıkınca benim hiçbir şeyden haberim olmasına da
gerek kalmayacak. Siz işlerinizi kendi aranızda, baş başa halledeceksiniz. İşte
bugünlük bu kadar." Parayı elime alır almaz aklıma bir şey gelmişti, bu
konuda Wemmick'e danışmak istiyordum.
"Size
akıl danışmak istiyorum Bay Wemmick," dedim. Wemmick hemen posta kutusunu
kapatıp başını iki yana salladı. "Bu dostum ticarete atılmak istiyor, ama
sermayesi yok" diye anlatmaya başladım. "İşte ben ona bu konuda ufak
bir yardımda bulunmak istiyorum." Wemmick, "Londra'nın köprülerini
ben ezbere bilirim, Bay Pip" dedi. "İsterseniz birer birer sayayım:
Londra Köprüsü bir; Sauthwak, iki; Blackfriars, üç; Waterloo, dorr; Westminster,
beş; Vauxhall, altı... Eh, bu kadar köprünün içinden de bir tanesini
seçebilirsiniz. Anlamıyorum, Bay Wemmick." "Açıkçası, beğendiğiniz
köprüyü seçin, Bay Pip. Sonra seçtiğiniz köprüye çıkın, paranızı buradan Thames
ırmağının sularına atın."
Ben
biraz sinirlenerek: "Yani size insan hiç..." diye söze başlamıştım.
Wemmick sözümü kesti: "İnsan hiçbir dostuna para yardımı etmemeli. Evet,
bence öyle; çünkü dosta para yatırmak demek o dostu kaybetmek demektir."
"Düşünceniz gerçekten bu mu, Bay Wemmick?" "Bu büroda sorarsanız
düşüncem budur, Bay Pip." O zaman ben de: "Ya Walworth'ta sorarsam
düşünceniz nedir, Bay Wemmick?" diye sordum.
"Onu
öğrenmek için Walworth'a kadar gelmeniz gerekir" dedi. "Öyleyse gelip
sizi orada görebilir miyim?" "Ne zaman isterseniz, Bay Pip."
Jaggers'in
kulaklarının nasıl keskin olduğunu bildiğimiz için çok alçak sesle konuşmuştuk.
Şimdi Jaggers'in dışarı çıktığını görünce Wemmick ayağa kalkıp paltosunu giydi,
şamdanları birer birer söndürdü. Üçümüz birden dışarı çıktık. Wemmick'in
Walworth'taki düşüncesini almak için pazar günül oraya gittim. "Oğlum
sizin bugün geleceğinizi tahmin etmişti; onun için beklemenizi söyledi"
dedi. "Biraz yürüyüşe çıktı, şimdi döner. Yürüyüşlerini hiç aksatmaz,
benim oğlum. Zaten, Allah için her işi çok düzenli, tertiplidir benim
oğlumun."
Sevimli
ihtiyara gülümseyerek başımı salladım. Birlikte içeri girip ocak başına
oturduk. Beni eğlendirmek için konuşmaya başladı. Oğlunu anlatıyordu.
Wemmick'in eskiden bir şarap deposu sahibi olduğunu öğrenince şaştım. Sonra,
babasının kulakları sağır olunca Wemmick hukuk okumuş, Jaggers'in yanına
girmiş, para biriktirerek arsa alıp yaşlı babanın deyişiyle, "bu güzel, zarif
yapıları" kurmuş. İhtiyarın anlattıklarını tatlı tatlı dinlerken ocağın
yanındaki duvarda bir çıtırtı duydum. Sanki bir tılsımla ocağın sağ yanında bir
tahta kapak açıldı. Kapağın üzerine "John" yazılmıştı. Benim baktığım
yere bakan ihtiyar kapağı görünce, sevinçten coşarak: "Oğlum geldi!" diye
bağırdı, ikimiz birlikte dışarı çıktık. Wemmick'in yanında bayan Skiffins
vardı. Bayan Skiffins bir hayli sert çizgili, Wemmick'ten birkaç yaş küçük
gösteren bir hanımdı. Çok iyi bir kıza benziyordu, yaşlı babaya da çok düşkün
olduğu belliydi. Onun buraya sık sık geldiğini öğrendim. O şapkasını çıkarırken
Wemmick'le ben bahçeye çıktık. Wemmick bana adanın kış mevsiminde nasıl
olduğunu göstermek istediğini söylüyordu, ama ben aslında geçen günkü konu
üzerinde konuşabilmemiz için zemin hazırladığını anladım, dışarı çıkınca hemen
bu konuyu açtım. Ona Herbert'in durumunu, ailesini, yaradılışını, Clara'sıyla
nasıl sermayesizlik yüzünden evlenemediğini anlattım. Ona şimdilik yılda yüz
lira kadar bir yardımda bulunabileceğimi, sonradan bütün param elime geçince
iyi bir işte bir ortaklık bile sağlayabileceğimi söyledim. Yalnız Herbert benim
bu konuyla ilişiğim olduğunu hiç bilmemeliydi, kuşkulanmamalıydı. Sonunda elimi
Wemmick'in omzuna koyarak: "Güvenerek başvurabileceğim sizden başkasını
tanımıyorum" diye sözlerimi bitirdim. "Büyük zahmet verdiğimi
biliyorum, ama suç sizin! Beni buralara davet edip şımartmayacaktınız." Wemmick
biraz sustu. Sonra: "Bay Pip, bir şey söyleyeyim mi, çok iyi kalplisiniz
siz!" dedi. "Yani benim iyi kalpli olmama yardım edecek
misiniz?" "Evet. Miss Skiffins'in kardeşinin bir muhasebe bürosu var.
Hemen onunla konuşup işe başlayacağım." "Çok teşekkürler." "Ben
size teşekkür ederim, Bay Pip, mahkeme koridorlarının tozunu üzerimden silmeye
yarayacak, o dünyayı unutturacak her hareket, her şey benim tercihimdir. Az
sonra eve döndük. Bayan Skiffins çay hazırlıyordu. Yaşlı babaya da son derece
önemli bir görev düşmüştü: Ekmek kızartmak. Sevimli ihtiyar sorumluluğunu o
kadar derinden duyuyordu ki, ekmeklerin üzerine eğilmekten neredeyse boynu
kırılacaktı. Böylece, koskoca bir yığın kızarmış dilim hazırladı. Zamanı
gelince top da atıldı. Bahçenin çevresindeki hendek on metre genişliğinde olsa
dış dünyadan kendimizi ancak bu kadar uzak hissedebilirdik. İçerde derin bir
sessizlik vardı. Bayan Skiffins'in ev sahipliği yapısındaki doğal
davranışlarından her pazar akşamı orada çay hazırlamaya alışık olduğu
anlaşılıyordu. Göğsüne taktığı klasik bir yontma taş iğnenin de ona Wemmick'in
hediyesi olduğunu anladım. Gözüme o kadar çok görünen o ekmek dilimlerinin
hepsini yiyip bütün çayı içtik. Üzerimize bir gevşeklik çökmüştü. Bayan
Skiffins çay bardaklarını kaldırıp bulaşıkları yıkadıktan sonra yaşlı baba
yüksek sesle bize gazete okudu. Arada bir durup bize bakıyordu. Biz de
ilgimizi, merakımızın büyüklüğünü belirtmek için başımızı sallıyorduk. Bayan
Skiffins ile Wemmick yan yana oturuyorlardı. Kendi oturduğum kuytu köşeden bir
aralık Wemmick'in o geniş ağzının iyice uzamaya başladığımı farkettim. Onun
kolunu hanımın beline dolamaya çalıştığı içime doğdu. Gerçekten de bir süre
sonra Wemmick'in eli Bayan Skiffins'in belinin öte tarafından çıktı. Ama, çıkar
çıkmaz Bayan Skiffins yeşil eldivenli eliyle (bulaşık yıkadıktan sonra, benim
şerefime olacak, eldivenlerini yine giymişti) Wemmick'in elini tuttu, kolunu
belinden kemer çıkarırcasına çözüp çıkardı, önlerindeki masanın üzerine koydu.
Bayan Skiffins'in bu sırada gösterdiği soğukkanlılık kadar şaşırtıcı bir sahne
ömrümde görmemiştim. Az sonra Wemmick'in kolu masadan kalktı, yavaş yavaş geri
çekilerek ortadan kayboldu. Derken, ağzının yine yayıldığını fark ettim. Beni
adeta büyüleyen, heyecandan soluğumu kesen bir bekleyişten sonra Wemmick'in eli
bir kez daha Bayan Skiffins'in belini doladı. Bayan Skiffins de hiç istifini bozmadan,
hemen eli tutup yine masaya götürdü.
Yaşlı
babanın gazete okuduğu sürece bu böyle tekrar edip durdu. Sonunda, ihtiyar
uyuklamaya başlayınca, Wemmick kalkıp bir tepsi içinde sıcak su ile rom
takımlarını getirdi. Az sonra uyanan yaşlı babanın da bize katılmasıyla hep
birlikte sıcak rom içtik. Suyla romun karıştırılmasını Bayan Skiffins
yapıyordu. Wemmick'le aynı kadehten içiyorlardı. Bu koşullar altında Bayan
Skiffins'i evine götürmeyi teklif edemezdim. Uygun zamanda hepsine iyi geceler
dileyerek oradan ayrıldım. Gerçekten tatlı bir akşam geçirmiştim. Aradan bir
hafta geçmeden Wemmick'ten bir mektup aldım. Beni çağırıyordu. Genç bir armatör
bulmuştuk. Namuslu bir adamdı, işini genişletip ilerletmek %in bir ortak
arıyordu. Herbert'ten habersiz anlaşmaya vardık. İlk olarak iki yüz elli lira
yatırdım. Her yıl da belli bir miktar ödeyeceğime söz verdim. Aracılığı Miss
SJcifFîftsSn kardeşi yaptı. Herbert'in hiçbir şeyden haberi: olmadı, bu işte
benim parmağım olduğundan. Bir gün akşam üzeri yüzü sevinçten parlayarak
dönüşünü asla unutmayacağım. Bana müjdesini vermek için koşmuş gelmişti. O gün
Clarriker adında genç bir armatörle tanışmış. Clarriker ona karşı şaşılacak bir
yakınlık göstermiş. Herbert beklediği fırsatın en sonunda eline geçtiğini
sanıyordu. Her gün ümidi biraz daha arttı, yüzü biraz daha parladı. Onu böyle
gördükçe ben bazen sevinçten gözyaşlarımı tutamıyordum.
Sonunda
bir gün Herbert, Clarriker'in firmasına girdi, o akşam gelince bana
mutluluğunu, başına konan devlet kuşunun büyüklüğünü anlattı durdu. Gece
yatağıma yatınca kendimi tutamayarak şansımı hiç olmazsa bir tek dostumla
paylaşmış olmanın sevinci içindeydim.
Gece
gündüz aklım Estella'daydı. Kaldığı evin sahibi Bayan Brandley adında bir
duldu. Estella'dan hayli büyük bir de kızı vardı. Anne genç görünüşlü bir
kadındı. Kız ise yaşlı gösteriyordu. Ana eğlenceden hoşlanıyordu, kızı kendini
dine vermişti.
Bayan
Brandley Bayan Havisham'm dünyadan elini eteğini çekip bir kenara çekilmeden
önceki günlerinden arkadaşıymış. Estella ile ev sahipleri arasında hiçbir
yakınlık yoktu.
Estella,
Richmond'da kaldığı sürece, beni inletmek için her elinden geleni yaptı.
Aramızda ne olsa bir dostluk vardı. Onun yakını olmadığım halde oldukça
samimiydik.
Estella
da bu samimiyetimizi diğer hayranlarını kıskandırmak için kullanarak beni de
çıldırtıyordu. Sonra bu samimiyetimiz onun elinde bana karşı da bir silahtı;
çünkü benim aşkımı ciddiye almamak, küçümsemek için bu samimiyetimizden
faydalanıyordu. Böylece, onu adıyla çağırmak, senli benli olmak bile sürekli bir
üzüntü oluyordu.
Onun
benimle senli benli olması diğer aşıklarını kudurttuğu gibi, samimi olduğum
halde ona hiç yaklaşamamak beni de mahvediyordu. Sayısız hayranları vardı
Estella'nın. O kadar kıskançtım ki, herhalde yanına sokulan herkesi hayranı
olarak görüyordum. Ama, böyle abartmasam da aşıkları çoktu. Richmond'da onu sık
sık görüyordum. Çok zaman kayıkla çıkardık. Kır yemekleri, tiyatro, opera,
konser... Her türlü eğlencede onu görüyor, çevresinde pervane gibi dönüyordum.
Onun yanında mutlu bir an geçirdiğimi hatırlamıyorum... Yine de gece gündüz hep
ölünceye kadar onunla olmayı hayal ediyordum. O ise baş başa olduğumuz zaman
hep iki kuklaymışız gibi konuşuyordu. Hep dalgın, umursamaz, alaylı bir tavrı
vardı. Bazen de ansızın bu tavrı bırakıyor, sanki merhamete geliyordu. Bir
akşam: "Pip, Pip, hiç gerçeği olduğu gibi görmeyecek misin sen?" diye
sordu. Akşam üzeri Richmond'daki konağın gölgeli bir penceresinde baş başa
oturuyorduk. "Hangi gerçeği?" diye sordum. "Beni." "Yani
sana hayran olmamalı mıyım?"
"Soruyor,
hâlâ soruyor! Benim ne demek istediğimi anlamadıysan körsün sen!"
"Aşkın
gözü kördür derler" diyecektim, ama sesimi çıkarmadım. Aşkımla onu
rahatsız etmek istemiyordum. Bayan Havisham bizi birbirimiz için seçmişse bunu
bilmek Estella'ya ağır gelebilirdi. "Gerçeği görmemi önleyen biraz da
sensin" dedim. "Buraya beni sen çağırmadın mı?" Estella yine
değişiverdi, o kanımı donduran soğuk umursamaz gülüşüyle: "Orası
öyle" dedi. "Satis'e yapacağım ziyaretin zamanı geldi. Bayan Havisham
beni bir günlüğüne oraya istiyor. Sence bir sakınca yoksa beni Satis'e
götürecekmişsin, sonra da buraya getirecekmişsin, olur mu?"
"Niye
olmasın, Estella?"
"Öyleyse,
yarından sonra gidiyoruz. Masrafı yine ben karşılayacağım."
"Biliyorum,
baş eğmek zorundayım da." Bayan Havisham kararlarını hep böyle birdenbire
verirdi. İnsana hiç şans tanımazdı. Bir gün sonra yola çıktık. Satis Konağı'nı,
Bayan Havisham'ı eskisi gibi bulduğumuzu söylemeye gerek yoktur sanırım. Ama,
Estella'ya eskisinden de düşkün gibiydi; genç kızı kucaklayışlarında,
seyredişlerinde tüyler ürpertici bir şey vardı. Estella'ya yiyecek gibi
bakıyor, her sözünün üzerinde duruyordu. Kendi yarattığı bu nefis şeyi içine
sindirmek ister gibiydi.
Sonra
da ta içimi, yüreğimdeki yaralan görür gibi keskin bir bakışla bana bakıyor,
Estella'nın duyduğuna bile aldırış etmeden, hep o uğursuz heyecanla,
titreyerek: "Nasıl davranıyor bu kız sana karşı Pip, nasıl?" diye
soruyordu. Hele akşam, ocak başında oturduğumuzda son derece garipleşti. Estella'nın
elini kendi eline alarak ona Richmond'dayken kendine aşık ettiği bütün
erkekleri tekrar tekrar anlattırdı. Hasta ruhu bu kurbanlar listesinden büyük
zevk alıyordu. O gelinlikten kefeniyle, o çukura batmış ateşli gözleriyle bir
hayaletten farksızdı.
Artık
inkâr edilemezdi ki: Estella önce erkeklerden Bayan Havisham'ın öcünü alacak,
bana verilecekse ondan sonra verilecekti. Bu arada ben de sapıkça bir ustalıkla
çileden çıkarılıyordum. Estella'nın beni "gerçeği" görmemekle
suçlaması boşuna değildi. Bay Jaggers'in Estella'dan hiç söz etmemesi. Bu
karanlık, hasta evin gölgesi olduğu gibi benim üzerimdeydi, kendimi kurtarmam
mümkün değildi. O gece ilk kez Bayan Havisham'la Estella arasında bir tartışma
olduğunu gördüm. Ocak başında oturuyorduk. Bayan Havisham kolunu Estella'nın
koluna geçirmiş, elini tutuyordu. Estella, onun o korkunç sevgisine hiç
karşılık vermiyor, yalnız boyun eğiyordu. Ara sıra sabırsızlandığı da oluyordu.
Sonra elini Bayan Havisham'ın elinden kurtardı, biraz öteye çekildi. Kadın
gözlerini ona çevirerek hemen: "Nasıl, benden bıkmaya mı başladın
yoksa?" diye çıkıştı. Estella ateşe bakarak: "Galiba kendi kendimden
bıktım biraz" dedi. Bayan Havisham değneğini öfkeyle yere vurarak:
"Doğruyu söyle, nankör!" diye haykırdı. "Benden bıktın, değil
mi?" Estella soğukkanlılıkla ona baktı, sonra gözlerini ateşe doğru
çevirdi. Yaşlı kadının çılgın öfkesi karşısında Estella, güzel yüzüyle, uyumlu
çekiciliğiyle o derece kendini bilir, serinkanlı duruyordu ki! Bu sakinliğinde
zalimce bir şey vardı.
Bayan
Havisham: "Sen kayadan, taştan yapılmışsın!" diye haykırdı.
"Buz
gibi, buz gibi senin kalbin!"
Estella
ocağın yanına yaslanmıştı. Kılı bile kıpırdamadı. Yalnız gözlerini ona çevirdi:
"Nasıl?"
dedi. "Siz mi beni soğuk olmakla suçluyorsunuz? Siz mi?" Kadın
hırsla: "Değil misin sanki?" diye ona çıkıştı. Estella: "Siz
daha iyi bilirsiniz" dedi. "Siz nasıl yaptıysanız ben oyum.
Övünürseniz övünün, yerinirseniz yerinin. Başarı varsa sizindir, yanlış varsa o
da sizin. Kısacası ben sizin eserinizim."
Bayan
Havisham acı acı: "Allahım şuna bak, şu haline bak!" diye bağırdı.
"Ne katı yürekli, nasıl nankör, yarabbi! En yaralı günlerimde bağrıma
bastım onu ben! Yıllarca üstüne titredim."
"Bunda
benim bir payım yok," diye Estella umursamadan konuştu. "Beni
aldığınız zaman benim dünyadan haberim yokmuş. Ama, benden beklediğiniz nedir?
Bana annelik ettiniz. Her şeyimi size borçluyum. Onun için, söyleyin, benden ne
bekliyorsunuz?"
Kadın,
"Sevgi," dedi. "Bütün sevgim sizindir." "Yalan!"
Estella
o zarif, sakin duruşunu hiç bozmadan, sesini hiç yükseltmeden, ne öfkeye, ne de
sevgiye kapılmaksızın; "Analığım benim, her şeyimi size borçlu olduğumu
söyledim," dedi. "Neyim varsa siz verdiniz bana. İstediğiniz anda
hepsini geri alabilirsiniz. Ama, bana vermediğiniz bir şey istiyorsunuz
benden!"
Bayan
Havisham bu kez de, bana dönerek çılgınlar gibi: "Ona hiç sevgi
vermemişim!" diye bağırdı. "Ben ki onu bütün ateşimle,
kıskançlığımla, içim burkularak sevdim, şimdi böyle konuşuyor benimle!"
Estella:
"Bu ateş başında geceler boyu oturduk," diye dalgın dalgın söylendi.
"Verdiğiniz dersleri ezberledim. Doğru söyleyin: Hiç sözünüzden çıktım mı?
Öğrettiklerinize hep sadık kalmadım mı?"
Bayan
Havisham ellerini saçlarına daldırarak: "Nasıl gururlu yarabbi, bu ne
gurur!" diye inledi. "Bana gururlu olmasını kim öğretti? Dersimi iyi
öğrendim diye kim övdü beni?"
Bayan
Havisham: "Ne katı yürekli, yarabbi, ne katı yürekli!" diye yine
inledi.
Estella:
"Ya katı yürekli olmasını bana kim öğretti?" diye sordu. "Ama,
bana karşı da katı yürekli, bana karşı da böyle mi olacaktın?" Bayan Havisham
kollarını uzatmış, adeta çığlık çığlık haykırıyordu şimdi. "Bana karış ha,
Estella, bana karşı?" Estella bir an durgun bir şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra gözlerini ateşe dikerek: "Niçin böyle kendinizi üzüyorsunuz
bilmiyorum," dedi. "Sizin isteğinize ters davranmadım. Yanılmıyorsam
hiçbir zaman yanlış
bir
şey yapmadım." Bayan Havisham: "Bana karşı biraz sevgi göstersen ne
olur?" diye sordu.
Estella:
"Beni yarattığınız biçimde kabul etmek zorundasınız" dedi. "Çünkü
ben sizin elinizin emeğiyim." Bayan Havisham sesini çıkarmadı, ben de bu
bir anlık yatışmadan faydalanarak dışarı çıktım. Bir saatten fazla yıldızların
altında dolaştım. Odaya döndüğümde Bayan Havisham yine masasının başındaydı.
Estella da onun dizinin dibine oturmuş, gelinliğin söküklerini dikiyordu. Sonradan
ikimiz iskambil oynadık, ama şimdi papazkaçtı değil de ustalık isteyen Fransız
oyunları oynuyorduk. O gece orada yattım. Satis'te geçirdiğim ilk geceydi bu.
Bir türlü uyku tutmadı. Sabaha karşı yatakta yatmaya daha fazla dayanamayarak kalktım.
Kendimi sokağa atmak, biraz ferahlamak istiyordum. Yalnız, konağın alt
katındaki taşlığa gerer girmez elimdeki mumu söndürdüm.
İleride
Bayan Havisham'ı gördüm. Bir hayalet gibi adeta kayarak ilerliyor, garip, boğuk
sesler çıkarıyordu. Elinde mum vardı. Odasındaki şamdanların birinden aldığı bu
mumun ışığında hortlak gibiydi. Sonra merdivenden yukarı çıktı. Onun yukarı
katta bir aşağı bir yukarı dolaştığını, inlediğini duyabiliyordum. Dışarı
çıkamadım, gün ağarıncaya kadar orada durup onun yukarıda inildeyerek
dolaşmasını dinledim. Ertesi gün Estella'yla Londra'ya döndük. Bayan
Havisham'la evlatlığı barışmış gibiydiler. Bundan sonra dört kez daha
Estella'yı Satis'e götürdüm. İki kadının arasında başka bir çatışma görmedim. Birbirlerine
karşı takındıkları tavır da hiç değişmedi. Yalnız Bayan Havisham artık evlatlığından
biraz korkuyordu galiba. Klüp toplantılarından birinde her zamanki gibi
birbirimize çatıp söylenerek geçinip gidiyorduk. Klüp kuralları gereği her üye
bir süre sonra toplantıların birinde bir hanım şerefine kadeh kaldırıyordu. O akşam
Drummle'nin Estella şerefine kadeh kaldırdığını, herkesi de Estella şerefine
içmeye davet ettiğini duyunca çok öfkelendim.
"Hangi
Estella?" diye soruvermişim. Drummle: "Sen karışma!" diye
homurdandı.
Bunun
üzerine: "Nereli bu hanım?" diye ısrar ettim. "Bunu
söylemelisin, Drummle."
Gerçekten
de klüp kurallarına göre böyleydi. Drummle hiç nazlanmadan:
"Richmond'lu
Estella'nın şerefine içelim, baylar!" diye yeniden kadehini kaldırdı.
"Güzeller güzeli Estella!" Ben Herbert'in kulağına eğilerek,
"Sanki güzelden anlarmış gibi ayıoğlu ayı!" diye fısıldadım. Sonra
hepimiz şerefe içtik. Herbert: "Ben bu hanımı tanıyorum," dedi.
Drummle:
"Öyle mi?" diye karşılıkta bulundu. Ben kıpkırmızı kesilerek:
"Ben de tanıyorum," diye atıldım Drummle: "Sahi mi?" dedi.
"Aman tanrım!"
Zaten
aptal herif "Aman tanrım"dan başka laf bilmez, sıkışınca
karşısındakinin kafasına bir şeyler atmakla öfkeyi alırdı. Ama onun bu bir çift
lafı, dünyanın en acı alayıymış gibi benim kanımı oynattı. Hemen yerimden
fırlayarak tanımadığı bir hanımın şerefine kadeh kaldırmak terbiyesizliğiyle
suçladım onu. O da yerinden fırlayarak, ne demek istediğimi sordu. Ben,
hesaplaşmak istiyorsa adresimi bildiğini söyledim.
Drummle'den
Richmond'lu Estella'nın onu tanıdığına dair küçük bir mektup getirmesi istendi.
Drummle böyle bir mektup getirebilirse Bay Pip ondan özür dileyecek, böylece
kavga edilmeyecekti. Ertesi gün mektubu getirdi. Estella, BayBentley Drummle
ile birçok kez dans ettiğini bildiren nazik bir pusula göndermişti. Benim için
de o hayvandan özür dilemekten başka çare kalmamıştı.
Drummle'den
özür dilemek zorunda kalmak çok ağırdı. Ama, Estella'nın böyle değersiz, kaba,
huysuz bir odun parçasıyla dans etmeye katlanmış olduğunu öğrenmek bana o kadar
acı verdi ki, anlatamam! Kime yüz verirse versin benim için acı oluyordu. Ama,
karşımda Estella'ya daha layık birini bulsam çekeceğim acının cinsi, daha başka
olurdu. Estella'nın güzelliğinden Londra'da da söz edilmeye başlanmıştı. Onun
için, Drummle'nin onu tanır tanımaz peşine düştüğünü öğrendim. Hep peşindeymiş,
Estella da buna izin veriyormuş. Çok geçmeden Bentley Drummle ile sık sık
karşılaşmaa başladık. Kafasız hayvanların inadıyla bu adam, Estella'nın
çevresinde dönüp duruyordu. Kızın da onu silkip atmak istemediği anlaşılıyordu.
Bir bakıyorsunuz ümit vererek onu çekiyordu, bir bakıyorsunuz yüz çevirerek onu
kışkırtıyordu. Bazen iltifat ediyor, bazen açıkça hor görüyordu. Bazen onu çok
iyi tanıyormuş gibi yakınlık gösteriyor, bir başka zaman soğuk, resmi duruyordu.
Jaggers, Drummle'ye "Örümcek" adını çok iyi takmıştı; çünkü
örümcekler gibi ağını kurduktan sonra köşesine çekilip bekleyen bir yaratıktı
bu; bütün örümcekler gibi de sabırlıydı. Acaba tam zamanında bacaklarını açıp
silkinerek avının üstüne atılmasını becerebilecek miydi?
Richmond'daki
balolardan birindeydi. Estella güzelliğiyle gözleri kamaştırmış, diğer bütün
güzelleri gölgede bırakmıştı. Bentley Drummle de oradaydı. Bu kalın kafalı
sersem Estella'nın çevresinde o kadar pervaneye dönmüş, Estella da buna karşı
öyle hoşgörürlük göstermişti ki, daha fazla dayanamadım, Estella'yla bu konuda
konuşmaya karar verdim. Bayan Brandley evine dönmek için hazırlanıyordu.
Estella büyük çiçek vazolarının arasında oturmuş, onu bekliyordu. Ben de
yanındaydım; çoğu toplantılara onları ben götürüp getiriyordum.
"Yoruldun
mu, Estella?" diye sordum.
"Biraz,"
dedi.
"Ne
kadar yorulsan azdır."
"Tersine,
hiç yorgun olmaman gerek; çünkü yatmadan önce daha Satis'e mektup yazılacak."
Bu
gece kazandığın başarılan anlatacaksın, öyle mi? Ama, bu geceki pek de öyle
övünülecek bir şey değil."
"Neden
bahsediyorsun? Başarının filan farkında değilim ben." "Estella, şu
karşı köşedeki adama bak." Estella gözlerini bana dikerek: "Neden
bakacakmışım ona?" diye sordu.
"Benim
öğrenmek istediğim de bu ya! Bütün gece peşinden ayrılmadı."
Estella,
Drummle'e şöyle bir bakarak: "Pervaneler, daha bir sürü çirkin böcekler
ışığın çevresinde dönerler" dedi. "İşığın ne suçu var bunda?" "Işığın
elinden bir şey gelmez, ama belki Estella'nın gelir," dedim. Estella
gülerek: "Belki haklısın" dedi. "Evet. Belki doğrudur."
"Estella,
beni dinle. Şu Drummle gibi herkesin hor gördüğü bir adama yüz vermen beni
perişan ediyor. Ondan herkesin nefret ettiğini pekâlâ biliyorsun."
Estella:
"Eee?" diye mırıldandı.
"Adamın
içinin de dışı kadar çirkin olduğunu biliyorsun. Zekası kıt, kaba adamın
biri."
Estella
yine: "Eee?" dedi. Biliyorsun ki bu adamın parasından başka hiçbir
şeyi yok. Bir de ailesi eskiymiş; yani hepsi kendi gibi kalın kafalı olan
dedelerinin gülünç bir listesi!"
"Aptallığı
bırak Pip" dedi. "Perişan olmaya filan kalkışma. Benim yaptıklarım
belki başkalarını perişan edebilir. Belki amacım bu olabilir. Ama, seninle bir
ilgisi yok, tartışmaya da değmez." Ben: "Pekâlâ değer," dedim.
"Herkes senin güzelliğini yabana attığını söyleyecek. Ben buna
dayanamam!" Estella: "Ben dayanırım," diye karşılık verdi.
"Estella, bu gururu, bu dik kafalılığı bırak!" Estella, çaresiz
kalmış gibi, elini açarak mırıldandı:
"Hem
bana gururlu diyor, hem de güzelliğimi yabana attığımı söylüyor!"
"Atıyorsun
ya! O herife nasıl bakıp güldüğünü kendi gözlerimle gördüm. Oysa bana ne öyle
bakarsın, ne de gülersin."
Estella
ansızın bana doğru döndü. Kızgın değildi, ama son derece ciddi, samimiydi.
Gözlerini gözlerime dikerek: "Sana da öyle bakıp güleyim mi
istiyorsun?" dedi. "Demek seni de kandırıp aldatayım
istiyorsun?"
"Onu
kandırıp aldatıyor musun, Estella?" "Hem onu hem de başka
birçoklarını. Önüme çıkan herkesi aldatıyorum. Senden başka. Hadi, Bayan
Brandley geliyor, kapatalım bu konuyu."
Estella
böyleydi. Değişeceğe de hiç benzemiyordu.
Yaşım
yirmi üç olmuştu. Pansiyonundan bir yıl kadar önce ayrılmıştık. Irmak kenarında
Gaıdencourt denilen bir yerde ev tutmuştuk. Pocket'ten ders almayı da
bırakmıştım; ama, onu hâlâ sık sık görüyor, çok kitap okuyordum. Herbert'in işi
de yolunda gidiyordu.
Herbert
iş için Marsilya'ya gitmişti. Evde yalnızdım, yalnızlıktan sıkılmıştım. Her gün
durumum açıklanacak, işlerim bir kesinlik bulacak diye beklemekten içime bir
bezginlik gelmişti. Odamda kitap okuyordum. Gece saat on birde kitabımı kapatıp
yatacaktım. Derken, şehirdeki saatlerin on biri vurduklarını duyarak kitabımı
kapadım. Çan sesleri rüzgârda dağılıp gidiyordu. Rüzgârın adeta seslere atılıp
onları paraladığını düşünüyordum ki, merdivende bir ayak sesi duydum. Bir an
irkildim, bu ses ablamın ayak sesiymiş gibi aptalca bir korkuya kapıldım. Sonra
yine kulak verdim. Bir sendeleme oldu O zaman merdiven ışıklarının fırtınadan
sönmüş olduklarını hatırladım. Lambamı alıp koridora çıktım. Merdivendeki kimse
benim ışığımı, görür görmez durmuştu.
Karanlık
merdivenden aşağı bakarak: "Kim var orada?" diye seslendim.
"Nereyi arıyorsunuz?" Bir ses: "Bay Pip'i istiyorum."
"Benim.
Bir şey mi oldu?"
Ses:
"Hiçbir şey olmadı" dedi, sonra merdivenleri tırmanmaya başladı. Lambamı
aşağı sarkıtmış bekliyordum. Bir an sonra adam lambanın ışığına çıktı.
Tanımadığım bir yüz gördüm. Beni görünce sevindi.Adam denizciler gibi
giyinmişti. Uzun, beyaz saçları vardı. Altmış yaşlarında gösteriyordu. Güçlü
kuvvetli bir adamdı. Derisi uzun zaman açık havada kalmaktan yanmış,
sertleşmişti. Son basamakları da tırmandığı zaman iki elimi birden coşkun bir
sevgiyle bana doğru uzattığını görerek sersemce bir şaşkınlığa kapıldım.
"Beni niçin arıyorsunuz?" diye sordum. Adam duralayarak: "Niçin
mi?" dedi. "Ha, sahi! İzin verirsen anlatayım."
"İçeri
girmek ister misiniz?" "Evet," dedi. "İçeri girmek isterim,
evlat." Oysa ben bu daveti hiç istemeyerek yapmıştım, çünkü bu yabancının
bana öyle yakından tanıdığıymışım gibi sevgiyle bakması sinirime dokunuyordu.
Ama, onu içeriye aldım, lambayı masanın üzerine bıraktım, elimden geldiği kadar
nezaketle kim olduğunu, ne istediğini sordum.
Adam
garip bir tavırla etrafına bakmıyordu. Gördüğü şeyleri beğendiği belliydi. Ama,
uzun yolculuklardan sonra kendi evine dönmüş biri gibiydi. Paltosuyla şapkasını
çıkardı. O zaman başının çıplak olduğunu, beyaz saçlarını yanlarından uzatmış
olduğunu gördüm. Yine de bana yabancıydı. Ama ben ona yabancı değilim. Yine
ellerime sarılmak için iki elini birden uzattı. Adamın aklından filan zoru mu
var diye kuşkulanmıştım.
"Ne
istiyorsunuz benden?" diye sordum.
Adam
sağ eliyle yavaş yavaş tepesini ovuşturarak: "Bunca zamandır düşünüp bunca
yol geldikten sonra böyle karşılanmayı beklemiyordum," diye söylendi.
"Ama, sende suç yok. Hiçbirimizde yok suç. Şimdi anlatacağım sana her
şeyi. İzin ver bana." Ocağın önündeki koltuğa oturdu, o damarlı, esmer
ellerini alnından geçirdi. Ona yine dikkatle baktım. Bana hâlâ yabancıydı.
Biraz
sonra adam omzunun üzerinden bana bakarak: "Ortalıkta kimse yok ya?"
diye sordu.
"Sen
benim evime gecenin bu geç saatinde gelmiş olan bir yabancısın," dedim.
"Bana ne hakla bunu soruyorsun?"
Misafirim
bana doğru başını sevgiyle sallayarak: "Yamansın!" diye mırıldandı.
"Böyle yaman çıktığına sevindim doğrusu. Ama, bana numara yapmaya
kalkışma, sonra pişman olursun."
Numara
yapmak istesem de yapacak halim kalmamıştı... çünkü artık tanımıştım onu.
Yüzünün, vücudunun bir tek çizgisini hatırlamadığım halde tanımıştım. Sanki
dışarıda esen fırtına aradaki yılları süpürüp götürmüştü de ben yine bizim köy
mezarlığında o kaçakla karşı karşıyaydım! Kendisini tanıdığımı o da anlamıştı.
Kalktı, yanıma geldi. Yine ellerimi tutmak için uzandı. Şaşkınlığımdan aklım
başımdan gider gibi olmuştu. Ne yapacağımı bilemeyerek ben de ellerimi ona
verdim. Sımsıkı sarılarak ellerimi öptü, bir türlü bırakmadı.
"Çok
asildi yaptığın iş, evlat!" dedi. "Asil ruhlu Pip! Bana yaptığın
iyiliği hiç unutmadım!"
Bana
yine sarılmak ister gibi yapınca elimle onu biraz iterek:
"Dur!"
dedim. "Uzak dur biraz! iyiliğimi unutmadıysan, o kötü hayatından
kurtulduysan senin için iyi olmuştur. Bana teşekkür etmeye geldiysen, buna
gerek yoktu. Ama, beni arayıp buldun, seni geri çevirecek değilim. Bununla
birlikte herhalde anlarsın ki ben..."
Bana
öyle bir dikkatle bakıyordu ki cümlemin arkasını getiremedim.
Bir
an ses çıkarmadan bakıştık. Sonra o sordu: "Anlarsın diyordun.
Neymiş
benim anlayacağım?" "Yıllarca önce tesadüfen karşılaşmıştık diye
şimdi seninle dostluk kuramayacağımı anlarsın. Gördüğün gibi, benim hayatımın
şartlan şimdi çok değişti. Senin de pişmanlık getirip doğru yolu seçtiğine
inanıyorum. Bana teşekküre gelmek nezaketine katlandığın için ben sana teşekkür
ederim. Nede olsa yollarımız birleşemez...Bunu söylemek istemiştim.
Islanmışsın, yorgunsun, besbelli. Gitmeden önce biraz içki ister misin?"
Adam
boynuna bağladığı mendilin bir köşesini çiğneyerek beni süzüyordu. Mendilin
ucunu ağzından çekmeden gözlerini benden ayırmadan: "Evet" dedi.
"Gitmeden önce biraz içki iyi olur."
Büfenin
üzerinde hazır duran içki tepsisini getirdim, misafirime ne içmek istediğini
sordum. Hiç sesini çıkarmadan parmağıyla rom şişesine dokundu. Biraz sıcak
suyla rom hazırladım. Soğukkanlı olmaya çalışıyordum. Ama, arkasına yaslanmış
olduğu yerden hâlâ mendilinin ucunu çiğneyerek beni öyle dikkatle süzüşü
karşısında ellerim titremeye başlamıştı. Sonunda içkisini yapıp götürdüğüm
zaman onun da gözlerinin yaş içinde olduğunu görerek şaşıp kaldım. Bu zamana
kadar, onun bir an önce çıkıp gitmesini istediğimi saklamayarak hep ayakta
durmuştum. Ama, onun bu beklenmedik duygulu hali karşısında ben de fena oldum.
Hemen kendime de biraz içki boşaltıp bir sandalye çektim, onun karşısına
oturdum.
"Biraz
önce kabalık ettiysem kusura bakma" dedim. "Kabalık etmek değildi
amacım. Seni üzdüğüme ben de üzüldüm. Hadi, sağlığına, şerefine!" Kadehimi
dudaklarıma doğru kaldırdım. O da içkisini içmek için ağzını açınca mendilinin
ucu dişlerinin arasından düştü. Adam, deminden beri çiğnediğinin farkında
değilmiş gibi şaşkın şaşkın mendiline baktı. Sonra elini uzattı bana. Elimi
sıktıktan sonra içkisini yudumladı. Sonra da kolunun tersiyle önce
gözyaşlarını, sonra alnının terini sildi. "Ne yapıyorsun şimdi?" diye
sordum.
"Koyun,
sığır yetiştiriyorum bir çiftlikte buralardan binlerce kilometre ötede,
fırtınalı suların ardında." "İşlerin iyi gidiyor mu?" "Hem
de çok iyi gidiyor. Orada birçok kişiler yükünü tuttu, ama benim kadar tutanı
olmadı. Ün saldım oralara ben, evlat!" "Sevindim senin adına."
"Bir
gün gelip senden bu sözleri duyacağımı bekliyordum." Bu sözlerini tam
olarak anlamadığım halde aklıma gelen başka bir şeyi sordum: "Sen çok
eskiden biriyle bana bir emanet göndermiştin. O adamı sonradan hiç gördün
mü?"
"Bir
kere bile görmedim. Ama zaten görmeyeceğim belliydi." "Sana verdiği
sözde durdu. Gelip o paraları bana verdi. O zamanlar ben, bildiğin gibi çok
fakirdim. Benim için bir servetti o para. Ama senin gibi benim de işlerim
yolunda gitti. Onun için izin verirsen borcumu ödeyeyim. Belki başka bir fakir
çocuğa yardım edersin."
Adam
hiç sesini çıkarmadan, beni cüzdanımı cebimden alıp içindekilerin arasından iki
tane banknot ayırışımı seyretti. Bunlar yeni, gıcır gıcır paralardı. Çıkarıp
ona uzattım. Misafirim gözlerini benden ayırmaksızın paraları elimden aldı,
uzunluğuna katladı, şöyle bir büktü sonra lambanın üstüne tutup yaktı,
küllerini de tepsiye attı. Sonra hem gülümser, hem kaşlarını çatar gibi bir
ifadeyle konuştu:
"Haddime
düşmeyerek sorsam olur mu? Seni Tanrı'nın o buz çölü bataklıklarında gördüğümden
sonra nasıl oldu da böyle ilerledin, yükseldin?"
"Nasıl
mı?" Adam: "Ah," diyerek bardağını boşalttı, o iri esmer elini
ocağın üstüne dayayarak durdu. Bir ayağını ateşin önündeki parmaklığa dayadı.
Islak çizmesi sıcaktan hafifçe tütmeye başladı. Ama ziyaretçim ne çizmesine
bakıyordu, ne de ateşe; yalnız bana bakıyordu. Ben ise ancak şimdi titremeye
başlamıştım. Konuşmak için ağzımı açtığım halde sesim çıkmadı. Sonra, kendimi
zorlayarak boğuk bir sesle, ona büyük bir servete mirasçı seçilmiş olduğumu
söyleyebildim. "Benim gibi adi bir mahkûmun bunu sormak haddine düşmemiş,
ama ne türlü bir servet?" diye sordu. "Bilmiyorum," diye
kekeledim.
Mahkûm:
"Dur bakayım ben bir tahminde bulunabilir miyim?" diye gülümsedi.
"Erginliğe eriştiğin zaman gelirin ne kadar oldu, onu bileyim. Bu gelirin
ilk rakamı, örneğin beş mi?"
Yüreğim,
aksak, ağır bir çekiç gibi vurarak ayağa kalktım, ellerimle sandalyemin
arkasına yapıştım, korku dolu gözlerle ona baktım.
"Şimdi
de vekilini tahmin edeyim," diyordu. "Bir vekilin falan vardır
elbette. Erginliğe falan erene kadar. Bu avukatın ilk harfi j midir?" Bütün
gerçek olduğu gibi gözlerimin önüne serilmişti artık. Bu gerçeğin getirdiği
hayal kırıklıkları, tehlikeler, yerin dibine geçmeler... hepsi birden üzerime
üşüşünce kendimi kaybeder gibi oldum. Soluk almakta bile güçlük çekiyordum. O
hâlâ konuşuyor, Jaggers'ten, Wemmick'ten dem vuruyordu. Kafamı kesseler
konuşamazdım o an. Bir elimi kalbime bastırmış, öbür elimle sandalyenin
arkasına yapışmış, öylece duruyor, çılgın bakışlarla ona bakmaya devam
ediyordum. Birden gözümün önünde her şey çevrilip dönmeye başladı.
Mahkûm
düşmeyeyim diye beni kucakladı, kanepeye oturttu. Arkama yastıklar koydu, sonra
önümde dize geldi. Şu anda artık çok iyi hatırladığım o tüylerimi diken diken
eden yüzünü bana iyice yaklaştırdı.
"Evet,
Pip'çiğim, evet, asil kalpli evlat!" dedi. "Ben seni bey yaptım işte!
O zaman yemin etmiştim, elime geçen bütün parayı sana vereceğim diye. Seni
zengin etmek için para biriktirdim. 'Ben nasıl çile çektiysem o öyle sefa
sürsün1 dedim. Çalıştım, didindim, sadece sen çalışmak zorunda kalma diye.
Neden baktın öyle, evlatçığım? Yoksa seni yük altında bırakmak için mi söyledim
sanıyorsun? Yo, evladım. Senin öğrenmen için söyledim! Ölmek üzereyken bulup
ekmek verdiğin o köpek, adam oldu da adam yaratmaya kalkıştı. Bir bey yarattı,
hem de seni yarattı, Pip!" Bense ondan öylesine tiksiniyor, öylesine
nefret ediyordum ki sanki karşımda insan değil de yabani bir hayvan vardı.
"Bak
buraya, Pip. Ben senin bir ikinci baban sayılırım. Sen de benim oğlumsun,
oğlumdan da ileri. Para biriktirdim sadece sen harcayasın diye. Yeni Dünya'ya
gittiğim ilk sıralarda beni bir çiftçiye yardımcı diye kiraladılar. O ıssız
kulübemde koyun, kuzu suratı göre göre insan yüzünün neye benzediğini unuttum
gittim. Ama senin yüzünü bir an bile unutmadım. Her an gözümün önündeydin.
Bazen öyle gerçek gibi görürdüm ki inanacağım gelirdi. Kendi kendime yemin
ederdim, 'hele bir beni serbest bıraksınlar, Tanrı izin verir de zengin olursam
o çocuğu bey yapacağım' diye yemin ederdim. Dediğimi de yaptım. Bak şu haline!
Lord'lar gibisin. Şu evine, odana bak, Lord'lara layık. Lord mu dedim? Lord da
kim oluyor senin yanında! Benim oğlum Lord'larla tepeden bile bakacak!" Neyse
ki mahkûm sevincine, heyecanına o derece kapılmıştı ki kendisinin, sözlerinin
bende uyandırdığı etkiyi görmüyordu bile!
Saatimi,
yüzüklerimi, elbiselerimin kumaşını elliyor, örtüleri evirip çevirerek hepsini
"oğluna" yaraşır derecede kibar, pahalı olup olmadığını gözden
geçiriyordu. Hele kitaplarımı görünce koltuklan kabardı, günün birinde, bu kitapları
ona okumamı istedi. Hele anlamadığı yabancı bir dille yazılmış olanları okumamı
istiyordu. Yine ellerimi tutup öptü.
Boğazında
saat tıkırtısını andıran o hıçkırık sesini yıllar sonra yeniden duydum. Kolunun
ucuyla yine gözlerini sildi.
"Hiçbir
şey söyleme, Pip," diye söylendi. "Kendimi yıllar yılı alıştırdığım
gibi seni alıştırmadım. Hiç hazırlamadım seni. Ama hiç aklına gelmedi mi benim
olabileceğim?"
"Hiç
aklıma gelmedi!" dedim. "Ama bendim işte, hem de tek başıma! Bir
benden, bir de Jaggers'den başka Tanrı'nın tek kulunun haberi bile
olmadı!"
"Başka
kimseye söylemedin demek?" O biraz şaşarak: "Başka kime
söyleyebilirim ki?" diye omuz silkti. "Ah, oğlum, ne de serpilmiş, ne
yakışıklı olmuşsun! Bu yaşa geldin, vardır elbet gönlünün çektiği biri, değil
mi? Vardır bir ay gözlün elbet, bir sevdiğin?
Ah,
Estella! Estella!" "Varsa senin olmuş bil, evlat, parayla olacak işse
olmuş bil! Senin gibi biri hangi kızı dilerse kendiliğinden kazanır. Ama sırtın
paraya dayanacak senin. Dur, önce deminki sözümü bitireyim. O sözünü ettiğim
ıssız kulübede yaşarken efendim öldü. Bana biraz para bırakmış. Ben de bununla
özgürlüğümü satın aldım. Sonra kendi başıma işe atıldım. Ama kendim için değil
ne yaptıysam hep senin için yaptım. Hangi işe atılsam daha başlangıçta ant
içiyordum: 'Kazancım o çocuğun olacak, yoksa Tanrı işimi yürütmesin,'derdim.
Tanrı da hangi işe el attıysam, yürü ya kulum dedi! Demin de söyledim ya, ün
saldım bu yüzden. Birkaç yılın kârını toplayıp bir araya getirince Jaggers'e
mektup yazdım. O da seni aradı, buldu!" "Ah, keşke hiç gelmemiş
olsaydı! Keşke bıraksalardı beni örs başında! O zaman da hayatımdan memnun
değildim, ama şimdikine göre o kadar mutluymuşum ki!"
"Oralarda
gizliden gizliye seni düşünmek kendi paramla senin yetiştiğini bilmek bana öyle
kıvanç verdi ki o sömürgecilerin safkan atları bile sanki tepeden bakardı insana.
Ayaklarının çamurunu sıçratıverirlerdi adamın üstüne. Ben de o kibirli adamlara
bakarak içimden: 'Benim oğlumun tırnağı olamazsınız siz!" derdim. Sonra
kendi aralarında beni yerdiklerini duyardım. Ben de içimden, 'Gerçi bey
değilim, okumam yazmam da yok, ama benim beyefendi bir oğlum var' derdim.
'Sizin varsa varsa hayvanlarınız, toprağınız var. Benim gibi, Londralı bir
beyefendi kimseniz var mı?' derdim içimden. Sonra da bir gün gelip oğlumu
Londra'da görmeyi hayal ederdim. İşte bu düşüncelerle çalıştım; çizdiğim yoldan
hiç mi hiç şaşmadım!"
Elini
omzuna koydu. Baştan aşağı ürperdim. Öyle ya, kim bilir, belki de kana bulanmış
bir eldi, bu. "Oralardan ayrılıp gelmek kolay olmadı! Tehlike de vardı.
"Ama aklıma koymuştum bir kere! Bütün zorluklara direndim. İşte sonunda da
yaptım bu işi, oğlum."
Zihnimi
toplamaya çalıştım, ama sersemleşmiştim.
"Nereye
yerleştireceksin beni?" diye sordu. "Bir köşe bulman gerek bana,
evlat." "Uyumak için mi?" diye sordum. "Evet, hem de uzun
uzun uyumak için; çünkü aylardan beri denizlerde çalkalandım durdum."
Kanepeden
kalkarak: "Burada benimle kalan arkadaş dışarıda. Onun odasında
kalırsın," dedim. "Hemen yarın dönmeyecek umarım?" "Hayır,
yarın değil."
Adam
işaret parmağıyla göğsüne bastırıp sesini alçaltarak: "Haberin olsun,
evlat," diye söylendi, "Ayağımızı denk almalıyız..."
"Neden?"
"Ölüm
var bu işin ucunda çünkü."
"Ne
ölümü?"
"Beni
ömür boyu sürdüler oraya. Dönüp gelmenin cezası ölümdür. Son yıllarda kaçanlar
çok oldu diye iyice sert davranıyorlar şimdi. Yakalanırsam asarlar beni."
Bu
sefil yaratık o kirli altınlardan örülmüş bir zincirle yıllardır beni bağladığı
yetmezmiş gibi şimdi de gelip beni görmek için hayatını tehlikeye atmış, sanki canını
getirmiş bana emanet etmişti. Ondan tiksinme yerine, onu sevmiş olsaydım, ona
kanım ısınmış olsaydı durumum bundan daha kötü olamazdı. Hatta belki daha iyi
bile olurdu. Hiç olmazsa sevdiğim biri yüzünden tehlikeye atılmış olurdum. Dışarıdan
ışık görünmesin diye pencereleri örttüm. Sonra kapıları kapayıp kilitledim. Bu
arada misafirim masa başında, ayakta durmuş, rom içerek pasta yiyordu. Onun bu
halini görünce bataklıklardaki o mahkûm iyice gözlerimin önünde canlandı.
Neredeyse yine iki büklüm olup bacağındaki demiri eğeleyecekti. Herbert'in
odasına gidip oradaki pencereleri de sıkıca kapadım. Sonra misafirime yatmak
isteyip istemediğin sordum. Çok yorgun olduğunu söyledi, gecelik ve sabahlık
çamaşır verdim. "İyi geceler" derken yine ellerime sarılarak
tüylerimi ürpertti. Kendimde olmayarak oradan çıktım.
Ocaktaki
ateşi yenileyerek başına oturdum. Yatıp uyumaktan korkuyordum. Aklımı biraz
başıma toplayıncaya kadar bir iki saat geçti. Düşünmeye başlayınca ne derece
mahvolduğumu, bindiğim geminin nasıl karaya oturup parçalandığını anladım.
Bayan
Havisham'ın benim hakkımdaki sözleri, benim kurduğum boş hayallerden başka bir
şey değilmiş. Estella'nm benim olacağı falan yokmuş! Satis Konağı'nda beni bir
çeşit kolaylık olarak kullanmışlar, uysal bir kavalye, aç gözlü akrabalan
kudurtmak için bir alet, kınlacak başka kalp olmadığı zaman işe yarayan bir
manken... Ama o anda bana en keskin, en derin acıyı veren düşünce şuydu: ne
Bayan Havisham, ne de Estella için değil, bir mahkûm için, belki de sehpada can
verecek bir suçlu için Joe'yu bıraktım.
Şimdi
artık nasıl gidip de Joe'nun, ya da Biddy'nin yüzüne bakacaktım. Onlann o sade
yaşayışı, o vefalı gönülleri şu anda benim en çok aradığım tek avunmaydı. Benim
yaramı en iyi onlar sarardı, ama karşılarına çıkacak yüzüm yoktu. Yapmış
olduğumu ne geri alabilirdim, ne de kapatabilirdim.
Rüzgârın,
yağmurun gürültüsü arasında hep dışarıda ayak sesleri varmış gibi geliyordu.
Sanki dış kapıya vurulmuş gibi geldi ara sıra. Bir fısıldaşmalar oldu
sanmıştım. Daha sonra içimi bir başka korku bürüdü. Öyle ya, kim olduğunu,
gerçek suçunun ne olduğunu bilmiyordum. Belki de böyle vahşi bir gecede bu
sessiz yerde onunla aynı yerde kalmak doğru değildi. Bu korku büyüdü, büyüdü,
bütün odayı doldurdu. Kalktım, elime bir mum aldım, korkunç misafirime bakmaya
gittim. Kafasına bir mendil dolamıştı. Yanında da bir tabanca duruyordu, ama
deliksiz bir uykuya dalmıştı. İyice derin uyuduğunu anladıktan sonra kapıyı
yavaşça kilitledim ve gidip ateş başına oturdum. Biraz sonra koltuktan yere
inerek halının üzerine uzanıp uyudum. Uyandığımda, mumlar dibine kadar yanmış,
ateş sönmüştü.
Gizli
tutmak pek çok bakımdan daha iyiydi. Ama çok zordu. Uşağımdan yakamı
sıyırmıştım, ama şimdi de hizmetime bakan kadın vardı. Bu kadın, yanında
yardımcı olarak, "yeğenim" dediği birini getiriyordu. İkisinin de
anahtar deliğini gözetlemekten gözleri bozulmuştu.
Onlardan
hiçbir şey saklayamazdık. Aradığımız zaman ortada olmazlar, aramadığımız zaman
ayağımıza takılırlardı. Zaten onlara ancak bu konuda güvenilebilirdi. Bir de
ellerinin uzun oluşuna. Bunların merakını çekmek demek, her şeyin ortaya
çıkması demekti. Onlara, bu
sabah
geldiklerinde, taşradaki amcamın ansızın geldiğini söylemeye karar verdim.
Ateş
olmadığı için şamdanları nasıl yakacağımı bilemiyordum. Bizim binaya bitişik
olan kapıcı kulübesine gidip kapıcıdan fenerini isteyecektim. Merdivenlerin
ışığı da bir gece önce fırtınadan sönmüştü. Karanlıkta el yordamıyla
merdivenden aşağı iniyordum ki ayağım bir şeye takıldı. Bu şey köşeye büzülmüş
duran bir adamdı. Kim olduğumu, ne aradığını sorunca adam hiçbir şey söylemedi.
Yakalamak istedim, elimden kaçtı. Ben de hemen koştum, kapıcıyı alıp geldim ama
adam ortadan kaybolmuştu. Acaba adam gizlice benim daireye girmiş olabilir mi
diye düşündüm. Kapıcıyı kapıda bırakıp fenerinden bir mum yakarak daireyi de
baştan aradım. Misafirimden başka kimse yoktu.
Böyle
bir gecede bizim merdivenin dibinde şüpheli birinin saklanmış oluşu beni iyice
kuşkulandırmıştı. Kapıcıya biraz rom ikram etti, o gece bahçe kapısından içeri
sarhoş birini alıp almadığını sordum. Kapıcı, o gece kiracılardan üçünün içkili
olarak geldiklerini, üçünün de kendi dairelerine gittiklerini söyledi:
"Zaten
havanın berbatlığı yüzünden fazla giren, çıkan olmadı. Saat on birde bir efendi
gelip sizi aradı. Onu gördünüz mü?"
"Evet,
taşradan gelen amcam," diye mırıldandım.
"Arkasından
gelen adamı da gördünüz mü?"
"Arkasından
gelen adam mı?"
"Evet.
Amcanızın biraz arkasından geliyordu. Uşağı falan sandım."
"Nasıl
bir adamdı bu?"
Bekçi
pek dikkat etmediğini söyledi. Ama galiba sırtında boz renkli elbiseler varmış.
Biraz da işçiye benziyormuş. Kapıcıya daha fazla soru sormamalıydım. Onu da
kuşkulandırmak istemiyordum. Ama şimdi benim kuşkum iyice artmıştı.
Ocağı
yaktım, ateşin karşısında uyuklamaya başladım. Saat altıyı çalarken uyandım.
Sonra iyice uyumuşum. Gün ışıyınca sıçrayarak yerimden kalktım.
Kendimi
düşünecek durumda değildim. Başıma gelen felaketin büyüklüğünü biliyordum.
Pencerelerin kepenklerini açtım. Ateşin başına oturdum. Yaşlı hizmetçimle
yeğeni çıkıp geldiler, beni böyle ayakta görünce şaşırdılar. Amcamın gece
habersizce geldiğini, kahvaltıyı hazırlamalarını söyledim. Ben de yıkanıp
giyindim. Ama hep rüyadaymışım, ya da uykuda geziyormuş gibiydim. Ocağın
başında "Amcam" kalksın diye beklemeye başladım. Biraz sonra kapısı
açıldı, dışarı çıktı. Gündüz ışığında suratı büsbütün çirkin göründü gözüme.
Doğru dürüst yüzüne bile bakmadım. Kahvaltı sofrasına oturduğumuz zaman:
"Seni ne isimle çağıracağımı bile bilmiyorum," dedim. "Herkese
amcam olduğunu söyledim." "İyi yapmışsın, evlat, Amca de bana." "Oradan
gelirken kendine bir isim bulmuşsundur." "Evet, evlat. Provis adını
aldım."
"Hep
bu ismi mi kullanacaksın?" "Evet, evlat. Nesi var? Pekala isim işte!
Ama sen başka bir isim uygun görürsen o başka!" Fısıldayarak: "Asıl
ismin ne?" diye sordum.
O
da fısıltıyla: "Magwitch," dedi. "Abel Magwitch." "Daha
önceleri ne yapardın?"
"Serseriydim."
Bunu büyük bir ciddilikle söylemiş, serseriliği bir meslek gibi söylemişti.
"Dün
gelip kapıcıya beni sorduğun zaman yanında başka biri var mıydı?"
"Başka
biri mi? Hayır!"
"Peşinden
gelen varmış, ama."
"Dikkat
etmedim. Gerçi arkamdan birisi yürür gibiydi, ama peşimden birinin geldiğini
pek düşünmedim."
"Londra'da
seni tanırlar mı?"
"İnşallah
tanımıyorlardır, evlat!" diyerek parmağını bıçak gibi şöyle bir gırtlağına
dayadı. "Yüreğim ağzıma geldi."
"Eskiden
tanınır mıydın Londra'da?"
"Pek
o kadar değil. Daha çok taşradaydı benim işim."
"Mahkemen
Londra'da mı görüldü?"
"Hangisi?"
"Sonuncusu."
"Evet"
der gibi başını salladı. "Jaggers'i öyle tanıdım, zaten. Jaggers benim
savunmamı yaptı."
Tam
ben suçunun ne olduğunu soracaktım ki Provis sofradan bir bıçak alıp
kaldırarak, "İşlediğim suçun cezasını kat kat ödedim, bunu da böyle bil!"
dedi, kahvaltıya başladı.
Bataklıktaki
gibi insanı tiksindiren bir aç gözlülükle yemek yiyordu.
Bütün
hareketleri kaba ve gürültülüydü. Son karşılaşmamızdan beri dişlerinin bazıları
da dökülmüş olduğu için lokmasını ağzının içinde döndürdükçe başını da
döndürüyordu.
İştahım
yoktu, olsa da onun karşısında kapanır giderdi. Ondan son derece tiksinerek,
yüzüne bile bakamadan, gözlerimi sofra örtüsüne dikmiş, öylece oturuyordum.
Provis
önündekileri silip süpürünce özür diler gibi: "Boğazıma pek düşkünümdür,
ben, evlat," dedi. "Eskiden beri bu böyledir. Daha az yiyen biri
olsam belki başım daha az belaya girerdi. Yeni Dünya'ya gönderip beni çoban
yaptıkları zaman şu tütün olmasa herhalde bir koyun da ben olup çıkardım."
Kalktı,
ceketinin cebine elini sokup bir tutam tütün çıkardı.
Piposunu
doldurduktan sonra geri kalan tütünü, cebi bir kutuymuş gibi cebine koydu.
Ocaktan maşayla bir parça kor alıp piposunu yaktı. Sonra sırtını ateşe döndü,
ellerime sarılmak üzere uzandı. Bir yandan, dişlerinin arasına kıstırdığı
piposunu tüttürürken bir yandan da benim ellerimi sallıyordu.
"Hey
gözünü sevdiğim!" diye söylendi. "Şu benim oğluma bak hele! Tam bir
beyefendi. Sana baktıkça içim açılıyor, Pip! Ömrümce durup seni seyretsem
doyamazmışım gibi geliyor!"
İlk
fırsatta ellerimi kurtardım. O genizden gelen boğuk sesini duydukça, o kabak
kafasının yanlarından aşağı sarkan beyaz saçlarını gördükçe beni kıskıvrak
bağlayan zincirin çaresizliğini hissediyordum.
"Senin
ayaklarının tozlanmasına razı olamam. Sana bir at almalıyız, paytonla
gezmelisin. Sade sen mi ya? Uşağın bile atlı olmalı senin. O denizin öte
yanındaki sömürgeciler safkan ata binip gezecekler de benim oğlum gezmeyecek mi?
Biz onlara gösteririz Londralı beylerin nasıl yaşadığını, Pip?" Cebinden
bir cüzdan çıkarıp masanın üstüne fırlattı. Şişkin bir cüzdandı. "Al,
evlat, senin bütün masrafını karşılar bunun içindekiler. Hepsi senin, evlat!
Benim neyim varsa hepsi senin! Sakın bitecek diye korkma. Arkası da hesapsız
bunun. Buralara geldim ki oğlum sonsuz paralar harcasın, ben de seyredeyim.
Benim tek isteğim bu. Tek zevkim bu benim." O konuştukça ben tiksintiden,
ürküntüden neredeyse çıldırıyordum.
"Dur
biraz," dedim. "Seninle konuşacaklarımız olmalı. Ne yapacağız? Ne
kadar kalacaksın? Neler yapacaksın? Bütün bunları bilmeliyim. Önce şunu
sorayım: "Seni nasıl koruyacağız."
"Bence
tehlike o kadar büyük değil," dedi. "Eğer birisi ihbar etmezse
tehlike olmaz. Benim gelişimi bilen de bir Jaggers var, bir Wemmick var, bir de
sen varsın. Başka kimse yok beni ihbar edecek?"
"Tesadüfen
tanıyan çıkarsa?"
"Sanmıyorum.
Aradan yıllar geçti. Kimse tanımaz beni. Ama zaten vız gelir bana. Bundan elli
kat tehlikede bile olsam ben yine seni görmek için gelirdim!"
"Ne
kadar kalacaksın?"
Provis
piposunu çekip ağzı bir karış açılmış olarak bana bakakaldı. Sonra: "Ne
kadar mı?" diye sordu. "Geri dönmeyi düşünmüyorum." "Nerede
oturacaksın?" diye inler gibi sordum. "Ne yapacağız seni? Nasıl
saklayacağız?" "Ah, evlat" diye güldü. "Bu yeryüzünde takma
saç var, gözlük var. Kılık kıyafet değiştirmek için de giysiler alırız. Bu
işlerin kolayı vardır, evlat. Nerede oturacağıma gelince, sen ne dersin, ne
düşünürsün?"
"Bu
sabah işi hafife alıyorsun, ama dün gece böyle değildin. Ölüm var işin ucunda,
diyordun."
Piposunu
dişlerinin arasına kıstırarak: "Ölüm gerçekten var işin ucunda,"
dedi. "Sen, bunu böyle bilmelisin. Çıkıp gelmişim bir kez.
Şimdi
geri dönmeye kalkışmak burada kalmaktan daha kötü olur. Hem yıllar yılı böyle
gelip seninle beraber olmak gözümde tüttü. Onun için çıktım, geldim. Benim
gözüm pektir. Çok tehlikeler atlattım. Kaderde ölüm varsa, çıksın karşıma,
ölümden kaçmam ben. Ama yüz yüze gelmeden de pabuç bırakmam ona. Sen şimdi
bunları geç, bir kez daha bakayım benim oğluma!"
Yine
iki elimi tuttu, kendisinin olan bir şeye bakar gibi tepeden tırnağa beni
süzdü. Keyifli keyifli pipo tüttürmekten de hiç vazgeçmiyordu. Herbert'i iki,
üç güne kadar bekliyordum. O gelince Provis'i yakınımızda bir yere aktarmak
gerekecekti. Herbert'e sırrımızı söyleyecektik. Ama Provis bunu pek
istemiyordu. Ancak benim ısrarımla Herbert'i bir kez görüp yüzüne bakmaya razı oldu.
Gördükten sora karar verecekti. "Ama yine de ona İncil'e el bastırmazsak
olmaz," diyordu. Cebinden yağlanmış, kirlenmiş, kara kaplı bir İncil
çıkararak gösterdi. Korkunç babalığımın, bu kitabı, sırf insanlara el bastırıp
yemin ettirmek için yanında taşıdığını öğrendim sonraları. Yıllarca önce o
mezarlıkta bana nasıl yemin ettirdiğini hatırladım. Nasıl bir kıyafet seçmek
istediğini sordum. Düşündüğü bir şeyler olmalıydı. Bana tarif ettiği şeyleri
alıp giyse, üniversite hocasıyla dişçi arası bir şey olup çıkardı. Epey dil
dökerek onu zengin bir taşra çiftçisi kılığına girmeye ikna ettim. Bu kıyafete
girinceye kadar bizim hizmetçi kadınla yeğenine de görünmeyecekti.
Sersemleşmiş
ve aklım karışmış olmasına rağmen bu kararlara varabilmek hayli zor oldu. Amcama
da ben dışarıdayken bir yere kımıldamamasını, kapıyı kimseye açmamasını
söyledim. Essex Sokağı'nda temiz bir pansiyon vardı. Bu pansiyonun arka
pencereleri bizim bahçeye bakardı. Hemen oraya gittim, İkinci katta bir oda
bulabildim. Sonra dükkânları dolaşarak amcama elbiseler aldım. Oradan Jaggers'e
gittim. Jaggers bürosunda masasının başındaydı. Beni görür görmez hemen ayağa
kalkıp ocağın başında durdu. "Dikkat et, Pip, sözüne dikkat et,"
dedi. "Ederim, efendim," dedi. "Söyleyeceklerimi yolda gelirken
iyice tasarlamıştım çünkü." Jaggers: "Düşünmeden konuşarak kendini
zor durumda bırakma," dedi.
"Sonra
herkesi de zor durumda bırakır, çıkmaza sokarsın. Anlıyorsun, değil mi?
Herkesi. Bana hiçbir şey söylemeni istemiyorum. Hiçbir şey bilmek istemiyorum
ben." Provis'in dönüşünden haberi olduğu anlaşılıyordu.
"Duyduklarımın doğru olup olmadığını öğrenmek istiyorum" dedim.
"Gerçi doğru olduklarına ne yazık ki eminim. Ama yine de bir sormak
istiyorum." Jaggers, "Anladım" demek ister gibi başını salladı.
"Ama," dedi,
"Duydum
mu dedin, yoksa haber aldım mı dedin? Çünkü duydum dersen konuştun demektir.
İnsan Yeni Dünya'da sürgün olmuş olan birisiyle konuşamaz, değil mi?"
"Evet,
Bay Jaggers. Öyleyse şöyle diyorum: "Abel Magwitch adında bir kişi bana
kendisinin yıllardır bilmediğim velinimetim olduğunu haber verdi. Bu haberin
aslı var mı?"
"Doğrudur.
Senin velinimetin Abel Magwitch'dir." "Başkası değil, yalnız o, öyle
mi?" "Evet."
"Sizi
herhangi bir şekilde suçlamak istemiyorum, Bay Jaggers ama eskiden beri ben
velinimetimi Bayan Havisham sanırdım."
Jaggers
sakin sakin; bana bakarak sağ elinin işaret parmağının yanını kemirdi.
"Dediğin
gibi, Pip, senin yanılmanda benim hiç suçum yok," dedi. İçim sızlayarak:
"Yanılmamak da imkânsızdı ama değil mi?" diye mırıldandım. Jaggers
başını iki yana sallayarak: "Hiçbir delil yoktu, Pip," dedi.
"Görünüşe
aldanma. Delillerle kanıtlanmayan hiçbir şeye inanma, kulağına küpe olsun bu
senin." Bir an sustum. Sonra: "Hepsi bu kadar, efendim," dedim.
"Aldığım haberi doğrulamış oldum. İşte bu kadar."
Jaggers:
"Bunca yıldır seninle konuşurken hiçbir zaman yalan ve asılsız bir şey
söylemediğimi şimdi anlıyorsun, Pip," dedi. "Öyle, değil mi?"
"Öyle,
efendim."
"Yeni
Dünya'lı Magwitch'in oradan mektupla yaptığı teklifi kabul ettiğim zaman zaten
yazmıştım hiçbir zaman yalan söyleyemem diye.
Kendisine
başka bir uyarıda da bulundum. Uzak bir gelecekte İngiltere'ye gelip seni
görmeyi düşündüğünü ima eder gibiydi.
Kendisine
bu konuyu bir daha açmamasını söyledim. Müebbet olarak sürüldüğünü, bu ülkeye
yeniden ayak basmaya kalkarsa kanunen en ağır cezaya çarpılacağını ona yazdım.
Magwitch benim bu uyanlarımı dikkate almış olmalı."
"Evet,
efendim. "
Jaggers
gözlerini yüzümden ayırmaksızın: "Wemmick bir mektup almış. Mektubu yazan
Purvis adında bir Amerika'lı...."
"Provis
olmasın, efendim?"
"Teşekkür
ederim, Pip. Belki de Provis'tir. Sen Provis diye mi biliyorsun?"
"Evet."
"Demek
sen Provis diye biliyorsun? Ne diyordum? Provis adında bir Amerikalıdan mektup
almış bizim Wemmick. Provis Magwitch senin adresini soruyormuş. Wemmick de
adresini bildirmiş. Sen Magwitch konusunu Provis kanalıyla öğrenmiş
olmalısın."
"Evet,
Provis kanalıyla öğrendim."
Jaggers
elini uzatarak: "İyi günler, Pip," dedi. "Görüştüğümüze memnun
oldum. Yeni Dünya'ya, Magwitch'e mektup yazacak olursan, ya da Provis kanalıyla
haber gönderirsen lütfen benden de selam söyle.
Makbuzlanm,
bizdeki paranın geri kalanını sana gönderiyoruz. Güle güle, Pip."
Tokalaştık.
Avukat benden gözlerini hiç ayırmamıştı. Kapıda döndüm, baktım. Hâlâ gözleri
benim üzerimdeydi. Dışarı çıktım. Wemmick görünmüyordu. Olsa da şu anda bana
yardımı olmazdı. Hemen eve döndüm, Provis romla su içip pipo tüttürüyordu.
Onun
için ısmarladığım elbiseler ertesi gün geldi. Onun, kıyafetini ne kadar değiştirirse
değiştirsin, kimliğini asla gizleyemeyeceğini düşünüyordum. Kılığını
düzelttikçe o mezarlıktaki tipine daha çok benziyordu sanki! O ıssız çoban
hayatının izleri de hâlâ üzerindeydi, ona hiçbir elbisenin örtemeyeceği vahşi
bir hava veriyordu.
Akşamlan
o damarlı, iri elleriyle koltuğunun yanlarına sımsıkı yapışmış olarak uyuduğu
zaman ona bakıyor, acaba işlediği suç neydi, diye merak ediyordum. Aklıma
gelen, gelmeyen her türlü kötülüğü yüklüyordum ona, kalkmak, hemen oradan kaçıp
gitmek geliyordu içimden. Her geçen saat ona karşı duyduğum tiksintiyi biraz
daha artırıyordu. Herbert'in yakında geri döneceğini bilsem belki de paniğe
kapılıp, kaçardım. Hatta bir gece yarısı yatağımdan kalktım giyindim bile!
Gizlice kaçıp asker olarak Hindistan'a gitmeyi düşünüyordum! Sonra vazgeçip yine
soyundum, yatağıma yattım.
Provis
zamanının çoğunu uyuklayarak ya da cebinde taşıdığı eski bir deste iskambil
kağıdıyla karışık bir çeşit fal açarak geçiriyordu.Geri kalan zamanlarda da
bana kitap okutturuyordu: "Yabancı dilden çevrilmiş olsun, evlat!" diyordu.
Ben okurken o müzede eserini gösteren birinin gururuyla beni seyrediyordu. O
eski masallardaki kendi yarattığı biçimsiz canavar peşine düşen genç doktorun
felaketi herhalde benimkinden büyük olamazdı yalnız, benim peşime beni yaratmış
olan canavar düşmüştü. O beni övüp sevdikçe ben ondan iyice tiksiniyordum.
Aradan
beş gün geçmişti. Hiç dışarı çıkmıyordum. Herbert her an gelebilirdi. Hava
karardıktan sonra Provis'i şöyle bir hava alsın diye gezdiriyordum, o kadar.
Bir akşam yemekten sonra ocak başında uyuyakalıp dururken merdivende Herbert'in
ayak sesini duyup sevinçle yerimden fırladım. Provis uyuyordu. Benim kalktığımı
duyar duymaz o da sendeleyerek kalktı, aynı anda elinde o çakının parıltısını
gördüm.
"Herbert
geliyor!" dedim.
Herbert
içeri girdi, Fransa'nın serbest, neşeli havasını da beraberinde getirdi.
"Handel,
dostum, nasılsın nasılsın? Sanki seni görmeyeli bir yıl olmuş gibi özledim,
inan. Yoksa gerçekten o kadar zaman mı geçti? Ne kadar değişmişsin sen!
Zayıflamış, solup sararmışsın Handel'ciğim. Ah, afedersiniz!"
Provis'i
fark etmişti. Provis gözlerini arkadaşıma dikmişti. Bir eliyle çakısını dimdik
tutarken öbür eliyle cebinde bir şeyler araştırıyordu. Ben hemen kapıları
sımsıkı örterken Herbert odanın orta yerinde durup kalmıştı.
"Herbert,
dostum, çok garip bir şey oldu," diye söze başladım. "Benim bir
misafirim var."
Provis:
"Bu işi bana bırak, evlat!" diyerek Herbert'e doğru ilerledi.
O
kara kaplı küçük kitabını ona uzatarak: "Al bunu sağ eline," dedi.
"Sözünde
duracağına dair yemin et. Öp şunu şimdi!"
Ben:
"Dediği gibi yap, Herbert," dedim.
Herbert
şaşkın şaşkın, İncil'i öptü. Provis hemen onun elini sıkarak: "Şimdi artık
sen de bizdensin," dedi. "Seni de Pip gibi destekleyeceğim."
Herbert'e
yemin ettirdikten sonra olup bitenleri anlattık. Herbert'in dinledikçe
şaşkınlığı arttı ve çok rahatsız oldu. Provis'i Herbert'le benden ayıran hiçbir
şey olmasa bile ben anlattıkça artan sevinci, gururu aramızda perde gibiydi.
Beni yetiştirdiği için yalnız kendi adına değil, benim adıma da övünüyordu.
Benim de kendisi kadar memnun olduğumu sanıyordu. Benim rahatsız olduğumu
aklına getiremiyordu.
O
ilk gece merdivende gördüğüm adamı unutamıyordum. Dışarı çıkıp içeri girerken
çevreme bakınıp duruyordum. Ama şüphe uyandıracak kimse görmedim. Havuzun yanından
geçerken karşıya, Provis'in odasının ışıklı arka pencerelerine şöyle bir
baktım, sonra içeri girdim. (Provis'i o gece oraya yerleştirmiştik.) Herbert
beni kucaklayıp bağrına bastı. Arkadaşlık duygusunu hiç bu kadar yakından
duymamıştım. Baş başa verdik, kara kara düşünmeye başladık. Ne yapacaktık? Provis'in
oturduğu koltuk boş duruyordu. Herbert önce oraya oturdu.
Ama
oturur oturmaz kalktı, koltuğu itti, başka yere oturdu. "Ne yapacağız
şimdi, Herbert?" diye sordum. Herbert başını ellerinin arasına alarak:
"Zavallı, sevgili Handel'ciğim benim," dedi. "Beynimden
vurulmuşa döndüm, düşünemiyorum."
"Ama
bir şeyler yapmak gerek. Bu adam atlar, arabalar, daha bir sürü lüks şeyler
almayı aklına koymuş. Bir şeyler yapıp ona engel olmalıyız."
"Yani
onun parasını kabul etmeyecek miyiz?"
"Nasıl
kabul edebiliriz?" diye arkadaşımın sözünü kestim.
"İşin
en korkunç tarafı da şu: Bu adam beni gerçekten evlat biliyor, Herbert. Çok
bağlı bana. Hiç böyle bir şey gördün mü sen! Bundan sonra ne iş yaparım ben?
Belki gider asker olabilirim, o kadar! Bu da aklımdan geçmedi değil, Herbert;
ama seni bekledim, konuşmak için."
"Askerlikte
olmaz," dedi. "Bundan sonra ondan hiçbir şey kabul etmeyeceğine göre
bugüne kadar almış olduklarını da bir gün ödemek istersin. Asker olursan böyle
bir şey yapamazsın. Carriker'in firmasına girmek daha iyi bir fikir bence.
Küçük bir firma, ama olsun. Nasıl olsa beni zamanla ortaklığa alacaklar,
biliyorsun!"
Zavallı
çocuk! Bu ortaklığı kimin sağladığından hiç haberi yoktu.
"Başka
bir şey daha var," diye sözüne devam etti. "Cahil bir adam bu.
Yıllardır hep aynı saplantıyla yaşamış. Sonra, (belki yanılmış olabilirim ama)
kendisinin azılı birisi olduğunu da sanıyorum. Şimdi bir düşün. Böyle bir adam
kellesini koltuğuna alıyor, buralara geliyor. Bunca zaman bu hayalle yaşayıp
bekledikten sonra şimdi sen onun bindiği dalı kesersen, hayallerini yıkmış
olursun, böyle bir adamın neler yapacağını hiç düşünmedin mi?"
"Düşünmez
miyim, Herbert! Bana kızıp teslim oluverecek de günahı benim boynuma kalacak
diye ödüm kopuyor."
"Yapar
mı yapar! Bunun için de burada kaldıkça sen onun avucunun içindesin demektir.
Onu bırakıp kaçarsan da rahat gidemezsin, çünkü hayal kırıklığına uğradığı için
polise teslim oldu mu, olmadı mı diye ömrünün sonuna kadar kuşku içinde
yaşarsın."
Provis'in
böyle bir şey yapması beklenebilirdi. Böylece, ben de kendime hep onun katili
gözüyle bakıp vicdan azabı çekecektim. Yerimden kalkarak bir aşağı, bir yukarı
dolaşmaya başladım. Herbert konuşmaya devam ediyordu: "Yapılacak ilk iş
onu İngiltere'den uzaklaştırmaktır. Bunu becere-bilmek için de sen onunla
gitmek zorundasın. Nasıl bir bahane bulalım onu buradan uzaklaştıralım?"
"Onun
hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Gece gündüz onu görüp, hayatıma böyle karışmış
olan bu adam hakkında hiçbir şey bilmemek ne garip bir durum... Çocukluğumda
iki gün, bir gece beni dehşete düşüren bir sefil olduğunu biliyorum
sadece."
Herbert
kalkıp koluma girdi. Birlikte bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başladık. Biraz
sonra Herbert durdu.
"Handel'ciğim,
Provis'in bu katkılarını daha fazla kabul edemeyecek misin?"
"Edemeyeceğim,
Herbert. Benim yerimde olsan sen de aynı şeyi yapmaz miydin?"
"Yani,
kesin olarak ilişiğini keseceksin, öyle mi?"
"Böyle
bir soruyu nasıl soruyorsun, Herbert?" "Onun hayatından kendini
sorumlu tutacağın anlaşılıyor. Öyleyse ilk yapacağın iş onu İngiltere'den
çıkarmak olmalıdır. Sonra bir yolunu bulup kendini kurtaracaksın. Ama daha
sonra. Sen önce onu buralardan uzaklaştır, gerisini birlikte düşünüp bir
çaresine bakarız." Onun bu sözleri beni rahatlatmıştı.
"Herbert,"
dedim. "Bu adamın geçmişini öğrenmenin tek yolu, açıkça sormak
galiba."
Herbert:
"Evet," dedi. "Yarın sabah kahvaltıda sorarsın."
Ertesi
sabah Provis kahvaltıya geldi. Çakısını çıkardı, yemeğe başladı. Bana verdiği o
cüzdanın içindekileri bir an önce harcatmak istiyordu. Şimdi kaldığımız yerleri
geçici bir barınak sayıyor, yakında daha lüks yerlere taşınmamızı istiyordu.
Kahvaltısını bitirdi, çakısını pantolonuna silerek kaldırdı. O zaman ben
doğrudan doğruya bir giriş yaptım:
"Dün
gece sen gittikten sonra arkadaşıma da söyledim: Senin hakkında hiçbir şey
bilmiyorum. Birbirimizi daha iyi tanımalıyız, değil mi?
Başına
gelenleri bize anlatmalısın." Provis bir an düşündü. Sonra:
"Olur," dedi. "Pip'in arkadaşı yeminli olduğunu unutmuyorsun değil
mi?"
Herbert:
"Elbette," dedi.
"Benim
söylediklerim burada kalacak."
"Evet."
"Peşinen
söylüyorum: Suç işlediysem cezasını kat kat çektim."
"Buna
eminiz."
Piposunu
aldı. Cebinden biraz tütün çıkardı. Sonra tütüne bakıp yine cebine koydu. Sonra
başladı anlatmaya.
"Bütün
ömrüm hapislere girip çıkarak geçti, sürgün oluncaya kadar.
Başıma
da asılmaktan başka her şey geldi desem yeridir. Nerede doğduğuma gelince,
bunları sizler gibi ben de bilmiyorum. Kendimi bildiğim zaman Essex eyaletinde
tarlalardan pancar çalarak yaşıyordum. Birisinin beni bırakıp kaçtığını hayal
meyal hatırlıyorum. Galiba babamdı. Babam tenekeciydi sanırım. Adımın Abel
Magwitch olduğunu biliyordum. Yeryüzünde kimsem yoktu, beni her gören yüzünü
buruşturuyordu. Ev nedir bilmiyordum. Aynaya hiç bakmamıştım. Soğuktan titreyen
zavallı bir şeydim.
Serserilik,
dilencilik, hırsızlık yaparak sürünüp gidiyordum. İş bulabildiğim zamanlar
çalışıyordum. Ama iş bulmak kolay değildi. Böylece bin türlü iş yapıp
hiçbirinde dikiş tutturamadan, başım dertten kurtulmadan büyüdüm. Bir asker
kaçağından okuma yazma öğrendim. Yaşım büyüdükçe başım daha az derde giriyordu.
Ama yine de zaman zaman hapse giriyordum. Bundan yirmi yıl kadar önceydi. At
yarışlarında bir adamla tanıştım.
Adı
Compeyson'du. İşte bataklıklarda boğuştuğum adam buydu. Efendi bir adama
benziyordu. Bana yaklaşıp: "Görünüşe göre işlerin yolunda gitmemiş,"
dedi.
Ben
de: "Ben, şanssız bir adamım," dedi. Compeyson: "Şans dediğin
değişir," dedi. "Kim bilir, belki senin de şansın değişmek
üzeredir," dedi. Ben de: "Umarım," dedim.
Compeyson:
"Ne iş yaparsın sen?" diye sordu. "İyi yerim, iyi içerim, sen
ısmarlarsan," dedim.
Adam
güldü, beni şöyle bir süzdü. Elime biraz para sıkıştırdı. Eril tesi akşam için
çağırdı. Aynı yer, aynı saat. Ertesi akşam gittim, Compeyson'la anlaştık. Onun
adamı oldum. İşi dolandırıcılıktı. Sahte imzalar, çalınmış banknotlar, buna
benzer şeyler. Kafasında planlar kurar, ama kendi elini hiç bulaştırmazdı. İşi
bana yaptırır, tehlikeye beni atar, yalnız kazanca sahip çıkardı. Duygusuz
acımasızdı. Compeyson'un ortağı olan bir adam daha vardı, adı Arthur'du. Arthur'un
sağlığı bozulmuştu. Yıllar önce, Compeyson'la Arthur zengin bir kadını
dolandırmışlar, büyük bir para geçmiş ellerine. Ama Compeyson'un kumarına, har
vurup harman savurmasına, para dayanmıyordu. Onun için, yeni yeni işler
peşindeydiler. Arthur'un ölümü yakındı. Aklı da yerinde değildi. Compeyson'un
bir karısı vardı. Bu kadın Arthur'a acırdı. Ama Compeyson kimseye acımazdı. Arthur,
Compeyson'ların evinin üst katında oturuyordu. Compeyson onun yediğini,
içtiğini hep hesap ediyordu. Belki iyileşip para kazanırsa burcunu ödetecekti.
Ama Arthur çok geçmeden öldü. Onu belki de üçüncü görüşümdü. Bir gece
Compeyson'ların misafir odasında oturuyorduk. Arthur sırtında pijamayla deli
gibi odasından dışarı çıkıp aşağı indi: Terden saçları kafasına yapışmıştı. Compeyson'un
karısının ellerine sarıldı.
"Sally,
o kadın yukarıda, benim odamda!" diye soluk soluğa haykırdı.
"Başımdan
atamıyorum bir türlü. Tepeden tırnağa beyazlar giymiş, başına da beyaz çiçekler
takmış. Çok öfkeli! Kolunda bir kefen var, sabaha karşı bu kefeni sana
giydireceğim," diyor. İnim inim inliyordu zavallı Arthur.
Compeyson:
"Sersem herif, o da senin gibi insan; buradan geçmeden senin odana nasıl
girebilir?" diye çıkıştı.
Arthur,
korkusundan titreyerek: "Bilmiyorum," dedi. "Ama gözlerimle
gördüm. Yatağın ucunda durmuş, ateş püskürüyor. Üzerinde kan lekeleri
var."
Compeyson
atar, tutardı, ama bir korkak da oydu. Karısına döndü: "Şu hasta sersemle
çık da görsün kimsenin olmadığını," dedi. Bana da:
"Sen
de git, Magwitch," dedi. "Kendisi yerinden kıpırdamadı."
Compeyson'un
karısıyla beraber Arthur'u odasına çıkarıp yatırdık. Sayıklayıp duruyordu.
"Bakın,
görmüyor musunuz?" diye bağırıyordu. "Kefeni nasıl da sallıyor bana! Gözlerine
bakın, nasıl ateş pusturuyor! Görmüyor musunuz? Saracak kefeni bana, saracak,
alın elinden şunu!" diye haykırıyor, tepiniyordu.
Bize
sarılmış, öyle bir konuşuyordu ki o hayaleti neredeyse benim bile gördüğüme
inanacağım geliyordu. Compeyson'un karısı onun bu durumuna alışkın olmalıydı.
Sonra Arthur uykuya daldı. Sabaha doğru bir çığlıkla uyandı.
"Yine geldi! Kefen de elinde! Açıyor kefeni! Üstüme geliyor,
üs tüme geliyor!" diye haykırıyordu. O sabah ölüp gitti. Compeyson onun
ölümünü pek umursamadı.
"Hem kendi kurtuldu, hem ben," diyordu. İşlerimize
devam ettik. Şu İncil'i bana o vermişti. Bunun üstüne el bastırıp bana ne
yeminler ettirdi. O yeminlerin kölesi oldum adeta.
Hep
ona borçlu durumdaydım. Tehlikeden tehlikeye atıyordum kendimi onun yüzünden.
Yaşı benden küçüktü, ama kurnazdı, bilgiliydi. Bir gün yakalandım, mahkûm
oldum. Dört, beş yıl içinde birkaç kez de şüpheli olarak yakaladılar, ama delil
bulamayıp bıraktılar. Compeyson kendini korumasının biliyordu. Ama sonunda
ikimiz birden yakalandık. Jaggers'i tutabilmek için elbiselerimi bile sattım'
Compeyson hiç yardım etmedi. Mahkemeye getirdikleri zaman kendimi onunla
kıyasladım. Beyaz mendiliyle, tam bir beyefendiydi o. Ben ise serserinin
biriydim. Bütün deliller de benim aleyhimdeydiler. Ortada ben görünmüştüm,
işleri ben çevirmiştim. Compeyson'u gören olmamıştı. Böylece kendini temize
çıkardı. Sabıkalı olan bendim, yaşça büyük olan, cahil olan bendim, o değil!
Sonunda ona yedi yıl verdiler... beni de on dört yıla çarptırdılar. Mahkemeden
çıkarken: "Elime bir fırsat geçerse, senin kafanı ezeceğim!" dedim.
Alçak, hemen beni şikâyet etti, kendisiyle benim arama iki tane nöbetçi
diktirdi!
Provis
anlatırken iyice heyecanlanmış, öfkelenmişti. Ama kendini tuttu.
"Korkmayın
kendimi kaybetmem," dedi. Ter içinde kalmıştı. Mendilini çıkarıp elini,
yüzünü, sildi. Sonra sözlerine devam etti: "Compeyson'un kafasını
ezeceğim" diye yemin etmiştim. "Aynı hapis gemisine düştüm, ama uzun
zaman bir fırsat bulup yanına yaklaşamadım.
Sonunda
bir gün arkasından yaklaşıp ensesine vurdum. Ne oluyor diye başını çevirir
çevirmez var gücümle vurmaya başladım. Beni yaka paça tutup ayırdılar. Geminin
ambarına attılar beni. Ama bir yolunu bulup kaçtım. Köy mezarlığında
saklanmıştım. İşte orada, karşıma şu oğlum çıktı, bana yeniden can verdi. Yüzüme,
sevgi dolu bakışlarla baktı.
"Oğlumun
söylediklerinden anladım ki Compeyson da kaçmış. Belki de benim korkumdan
kaçmıştı. Arayıp buldum onu. Yüzünü paran parça ettim. Yakasından tutup gemiye
götürecektim? Bana ne olursa olsun vız geliyordu. Öleceğimi bilsem götürüp
teslim edecektim onu." "Ama yine ucuz kurtuldu. İyi adam diye
biliniyordu. Ben onun peşini bırakmamış, öldürmek için elimden geleni
yapmıştım. O da bu yüzden çılgına dönmüştü. Böylece, cezası hafif oldu. Ben
ömür boyu sürgün oldum. Ama duramadım işte, çıkıp geldim buralara."
Ben,
onun sağ olup olmadığını sordum.
"Kim
sağ mı?"
"Compeyson."
"Hiç
haberim yok. Ama eğer sağsa benim ölümümü istiyordur."
Herbert
hem dinliyor, hem de önündeki bir kâğıda bir şeyler karalıyordu. Provis
gözlerini ateşe dikmiş, piposunu tüttürürken Herbert bu kâğıdı benim önüme
itti. Şöyle yazmıştı:
"Bayan
Havisham'ın üvey kardeşinin adı Arthur'du. Compeyson ise Bayan Havisham'ı
aldatan adam olmalı."
Hafifçe
başımı sallayıp kâğıdı kaldırdım. Hiç sesimizi çıkarmadan Provis'i izliyorduk.
Provis'ten
hoşlanmayışımın asıl nedeni Estella'ydı. Ama Estella'yı düşünecek fırsatım
yoktu. Provis'in anlattıkları içimde yeni korkular uyandırmıştı. Compeyson
sağsa, Provis'in döndüğünü de haber alırsa ne yapacağı apaçıktı. Öyle bir
adamın çok korktuğu can düşmanını, polise ihbar etmeye kalkması beklenirdi. Provis'e
Estella'dan hiç sözetmemiştim. Hiçbir zaman da söz etmeyecektim. Ama
İngiltere'den ayrılmadan önce Estella'yı da, Bayan Havisham'ı da son bir kez
daha görmek istiyordum. Ertesi gün Richmond'a gidecektim.
Brandley'lere
gittiğimde Estella'nın hizmetçisini çağırdılar. Kadın bana hanımının Satis
Konağı'nı gittiğini söyledi.
"Ne
zaman gelecek?" diye sordum. Hizmetçi bilgi vermek istemiyordu. Hanımının
şimdilik yakın bir zamanda gelmeyeceğini söyledi. Herhalde beni şaşırtmak
istiyordu.
Ertesi
gün, Joe'ya verilmiş sözüm olduğunu, onu ziyarete gideceğimi söyledim. Kasabada
bir gece kalıp dönecektim. Sonra, Provis'e Avrupa'yı hiç görmediğimi
söyleyecek, gezmek, alışveriş etmek için beraber gitmeyi teklif edecektim. Onu
ülkeden uzaklaştırmak için en iyi yol buydu. Sabah daha hava aydınlanmadan yola
çıktım. Arabadan iner inmez ilk gördüğüm şey Bentley Drummle oldu.
O
beni görmemezlikten gelince ben de onu görmemezlikten geldim. İkimiz için de
son derece gülünç bir numaraydı bu; çünkü biraz sonra yine karşılaştık.
Masamda
kahvaltımın gelmesini beklerken eski bir gazeteye dalmış gibi yapıyordum. Ama
Bentley'in kalkıp ocak başında durduğunun farkındaydım. Dakikalar geçtikçe onun
böyle ateş başında duruşu beni rahatsız etti. Ayağa kalktım. Bentley'in
bacaklarının arkasından uzanıp maşayı alıp odunları karıştırmaya başladım ama
hâlâ onu tanıamazhktan geliyordum.
Drummle,
birdenbire: "Ne yapıyorsun sen?" diye sordu. Ben, elimde maşa:
"Ha, sen misin?" dedim. "Ben de merak ediyordum, ateşin sıcaklığını
kesen kimdir böyle diye."
Başladım
ateşi karıştırmaya. Sonra gidip Drummle'nin yanında durdum. Omuzlarımı iyice
dikleştirmiş, sırtımı ateşe vermiştim. Bentley omzuyla beni kenara iterek:
"Demin ki arabayla mı geldin?" diye sordu. Ben de omzumla onu kenara
iterek: "Evet" dedim. "Rezalet bir yer.
Galiba
sen de bu yakınlardansın değil mi?" "Evet," dedim.
"Dyuduğuma göre bizim buraları sizin Shropshire'a çok benziyomuş."
Drummle:
"Hiç benzemez," dedi.
Sonra
başını eğerek ayakkabılarına baktı. Ben de aynı şeyi yaptım. Arkasından Drummle
benimkilere baktı. Ben de onunkilere... "Çok oldu mu sen geleli?"
diye sordum. "Eh, sıkıntıdan patlayacak kadar oldu." dedi.
Sıkıntısını göstermek için esniyordu, ama ocak başını bırakmamak için o da
benim kadar kararlıydı. "Çok kalacak mısın?" diye sordum.
"Bilmem," dedi. "Sen?" "Bilmem," dedim.
"Buralarda
bataklık yerler var galiba, değil mi?"
"Evet,"
dedim. "Ne olmuş yani?"
"Hiç.
Birazdan at gezintisine çıkıyorum da! Bataklıkları gezmeyi düşünüyorum. Çok
tipik köyler varmış. Köylerde de oldukça ilgi çekici yerler görülebilirmiş.
Küçücük şirin meyhaneler, demirci dükkânları, falan filan... Hey, garson!"
"Buyrun,
efendim."
"Atım
hazır mı?"
"Kapıda
bekliyor, efendim."
"Bak
oğlum, hanımefendi bugün benimle at gezisine çıkmıyor. Hava bozuk."
"Başüstüne,
efendim."
"Akşam
yemeğine de beklemeyin, çünkü hanımefendinin evine davetliyim."
"Başüstüne,
efendim."
Sonra
Drummle, bana nispet eder gibi bir ifadeyle yüzüme baktı. Bu bakış, öyle tepemi
attırdı ki şeytan dedi tut domuzu, at ocağın içine!
Drummle:
"Klübe uğradın mı son zamanlarda?" diye sordu.
"Hayır,"
dedim. "Son gittiğimde tiksindim oradan!"
"Aramızda
tartışma çıktığı akşamı mı söylüyorsun?"
Kısaca:
"Evet," dedim.
Drummle
alaylı alaylı: "Şansın varmış, ucuz kurtardın yakanı!" diye
gülümsedi. "Olur olmaz yerde öfkelenmenin gereği yok!"
Ben
gayet soğuk: "Bay Drummle, siz bu konuda kimseye öğüt verecek durumda
değilsiniz," dedi. "Ben ara sıra öfkelenirim, ama hiç olmazsa
öfkelendiğim zaman karşımdakine bardak falan fırlatmam."
Drummle:
"Ben fırlatırım," dedi. Çiğ çiğ yiyecek gibi bakarak: "Sizinle
konuşmayı isteyen ben değilim," dedi. "Bu konuşma hoşuma gitmiyor.
Seni görmek bile istemiyorum."
"Bence
de öyle. Zaten sen söylemesen ben söyleyecektim. Yalnız, bundan sonra ne olursa
olsun, sakın öfkelenip kendini kaybetme. Kaybettiklerin sana yeter de artar
bile." "Ne demek istiyorsun."
Drummle
garsonu çağırdı.
"Garson!
Hanımefendinin at gezisine çıkmayacağını, anlıyorsun, değil mi? Akşam yemeğini
de hanımefendinin evinde yiyeceğimi." "Anladım, efendim."
Garson
benim masamdaki çaydanlığı, soğumakta olduğun göstermek için elleriyle tutup
yalvarırcasına yüzüme baktıktan sonra dışarı çıktı.
Bentley
benim omzuma dayalı duran omzunu oynatmamaya çalışarak cebinden bir puro
çıkarıp ucunu dişleriyle kopardı. Gitmeye hiç niyeti yoktu. Bense için için
köpürüyordum, soluğum kesilir gibi oluyordu. Estella'nın adını söylemek
istiyordum, ama bu adı onun ağzından duymayı dayanamayacağımı da biliyordum.
Onun için, taş kesilmişcesine kımıltısız, gözlerimi karşı duvara dikmiş
duruyor, hiç sesimi çıkarmamak için kendimi zorluyordum.
Bu
gülünç durumda daha ne kadar kalacaktık. Neyse ki içeriye üç tane zengin
görünümlü çiftçi girdi. Bunları, zavallı garsonun özellikle gönderdiğini
sanıyorum. Üçü de paltolarını çıkarıp soğuktan kızarmış ellerini ovuşturarak
ocak başına yürüdüler. Biz de çekilmek zorunda kaldık. Kahvaltımın başına
oturdum. Pencereden Bentley'in beceriksiz, hantal, kaba hareketlerle atına
bindiğini görebiliyordum. Tam atını sürmek üzereyken purosunu yakmak için
çakmak istedi. Bir adamın gidip onun purosunu yaktığını gördüm. Arkasından bu
adamı Orlick'e benzettim, ama yüzünü göremedim. İçim öyle sıkıntılıydı ki,
aldırmadım. Bayan Havisham'a gittim. Her şey bıraktığım gibiydi. Bayan Havisham
ocağa yakın kanepede oturmuş ayaklarını bir yastığa dayamıştı. Estella onun
dizinin dibinde örgü örüyordu. Ben içeri girince ikisi de başlarını kaldırıp
baktılar. Yüzümde büyük bir değişiklik görmüş
olmalılar
ki şöyle bir bakıştılar. Sonra Miss Havisham: "Gel bakalım, Pip,"
dedi. "Hangi rüzgârlar attı seni buraya?" Gözlerimin içine bakıyordu
ama şaşkınlığa uğradığını sezmiştim.
Estella
bir an örgüsünü bırakıp yüzüme bakmış, sonra yine örgüsüne dönmüştü.
Parmaklarının hareketinden anlaşılıyordu ki Estella durumu sezmişti. "Dün
Estella'yı görmek için Richmohd'a gittim, Bayan Havisham. Onu buraya atan
rüzgâra ben de kapıldım, geldim işte."
Bayan
Havisham oturmam için işaret edip duruyordu. Tuvalet masasının başındaki, her
zaman onun oturduğu masaya oturdum. Bütün hayatımın, umutlarımın mahvolduğu şu
sırada, ancak bu sandalyeye oturabilirdim. Bayan Havisham gözlerini yüzümden
ayırmıyordu. Estella, başını eğmişti, ama örgü ören parmaklarının temposundan,
beni can kulağıyla dinlediği belliydi.
"Beni
koruyan kişinin kim olduğunu öğrendim. İyi olmadı bu benim için,öyle bir
kimsenin himayesinde olmak hiç de övünülecek bir şey değildir. Bu konuyu burada
kesiyorum, bir başkasının sırrına saygı göstermek zorundayım. Beni buraya ilk
aldığınız zaman, gerçekten tesadüfen aldınız, öyle mi? Bir çeşit uşak gibi,
hizmetinizi gördürmek için,parayla tuttunuz beni, değil mi?" Bayan
Havisham ciddiyetle: "Öyle, Pip," diye başını salladı. "Aynen
öyleydi." "Bay Jaggers de..." diye söze başlamıştım, Bayan
Havisham kesin bir tavırla sözümü kesti. "Bay Jaggers'in bu işle hiçbir
ilgisi yoktu. Seni tanımadığı gibi seni tuttuğumu da sonradan öğrendi. Hem
senin velinimetinin, hem de benim avukatım oluşu tamamen bir
rastlantıdır." Yalan, ya da kaçamaklı konuşmadığı yüzünden anlaşılıyordu.
"Kasıtla
yapılmamış olabilir," dedim. "Ama ben öyle sandım. Siz de bunu
bildiğiniz halde benim yanlışımı düzeltmediniz; ve bundan yararlandınız."
Bayan
Havisham başını sallayarak: "Evet," dedi. "Öyle yaptım."
"Zalimlik
değil miydi bu bana karşı?"
Değneğini
yere vurdu, ani bir öfkeyle haykırdı.
"Ben
kimim ki merhamet beklersin benden? Ben kimim Allah aşkına, ben kimim ki başkalarına
acıyayım?"
"Benim
o yanlışımı düzeltmemekle, çıkar düşkünü akrabalarınızı bir bakıma cezalandırmayı
düşündünüz, değil mi?"
"O
da doğru. Ama çanak tuttular onlar buna. Sen de öyle. Ben kim oluyorum ki
onların, ya da senin gözlerinizi açacağım. Kendi tuzağınızın kendiniz kurdunuz
hepiniz; ben değil!"
Başkaldırarak,
hırsla konuşmuştu. Yatışsın diye bekledim, sonra konuşmama devam ettim:
"Londra'ya
gittiğim zaman sizin akrabalarınızdan birinin evinde kaldığımı biliyorsunuz. O
zamandan bu yana bu adamla da, onun yakınlarıyla da hep beraberim. Onlar
hakkındaki fikirlerimi size söylememek alçaklık olur. Siz isterseniz
öğrenmekten kaçının, isterseniz sözlerime inanmayın, ama şunu bilmenizi
istiyorum ki Matthw Pocket de, oğlu Herbert de son derece cömert, dürüst, açık
kalpli kimselerdir.
Bayan
Havisham: "Onlar, sizin dostlarınız," dedi. "Dostum olmak
istediler," dedim. "Sizin beni kendinize varis seçtiğinize onlar da
inanıyorlardı. Bayan Pocket, Bayan Georgiana, Bayan Camilla bana diş bilerken
onlar beni dost olarak kabul ettiler."
Bu
sözlerimin onu etkilediğini görünce sevindim. Bir an gözlerini kısarak beni
süzdü.
"Onlara
ne yapmamı istiyorsun?"
"Sadece
onları ötekilerle karıştırmayın. Aynı kanı taşıyorlarsa da yaradılışları
tamamen ayrı."
Hâlâ
beni süzerek: "Ne istiyorsun onlar için?" diye sordu. . Ona
Herbert'in Clarriker firmasına girişini anlattım. Herbert'e daha çok yardım
edemeyeceğimi, benim vadetmiş olduğum parayı gizlice tamamlarsa çok memnun
olacağımı söyledim.
Dalgın
dalgın yüzüme bakarak beni dinliyordu. Yavaş yavaş dalgınlığı kayboldu, dikkat
kesildi. Estella, örgüden başını kaldırmıyordu. Sonunda Bayan Havisham:
"Başka?" diye sordu. O zaman Estella'ya döndüm. Sesimin titremesine
engel olmaya çalışarak: "Estella, seni sevdiğimi biliyorsun," dedim.
"Seni ne kadar uzun zamandan beri, ne kadar çok sevdiğimi
biliyorsun." Şimdi Estella başını kaldırmıştı. Örgüsünü kesmeden,
duruşunuzu hiç bozmadan yüzüme bakıyordu. Bayan Havisham da bir ona, bir bana
bakıp duruyordu.
"Ta
başlangıçta o hatayı yapmamış olsaydım sana sevgimi çoktan açıkça söylerdim.
Nasıl olsa kaderimiz ortak diye, bu konuda Bayan Havisham'ın sözüyle hareket
ettiğini sandığım için seni rahatsız etmekten çekindim. Ama şimdi artık
söylemenin sırası geldi."
Estella
hâlâ örgüsüne bakıyordu. Durgun bir yüzle bana dönerek başını salladı.
"Biliyorum,
Estella, biliyorum," diye onun bu baş sallamasına karşılık verdim.
"Asla benim olmayacağını biliyorum. Bugünden sonra ne yapacağım ve nereye
gideceğim hiç belli değil. Ama seni yine de seviyorum. Seni bu evde gördüğüm
günden beri sevdim."
Estella
anlamsız bir yüzle, örgüsünü aksatmadan bana bakıyordu.
"Zavallı
bir fakir gencin duygularıyla oynamak, onun umutlarını boş yere körükleyerek
asılsız hayaller peşinde koşmasına göz yummak... Bunun ne büyük bir zalimlik,
ne korkunç bir zalimlik olduğunu düşünememişti Bayan Havisham." Estella
da, kendi acısından benim acımı hiç düşünmedi."
Estella:
"Öyle hayaller, duygular var ki ben bunları hiç anlamıyorum," dedi.
"Seni seviyorum" dediğin zaman bu kelimelerin sözlükteki anlamını
biliyorum, ondan öte hiçbir şey anlamıyorum. İçimde, kalbimde hiçbir yankı
uyandırmıyor bu sözlerin. Hiç önem vermiyorum. Sana bunu söylemeye çalıştım,
öyle değil mi?" İçim yanarak: "Evet," dedim. "Evet, ama sen
inanmak istemedin?"
"Evet,
inanmak istemedim. O kadar gençsin, güzelsin ki! Duygusuz olman beklenemez,
Estella!"
"Benim
yaradılışım böyle," dedi. "Benim hamurum yoğruldu. Seni bütün
tanıdığım erkeklerden ayrı tutuyorum, Pip. Seni uyarmaya çalıştım.
Ama
daha fazlası elimden gelmez."
"Bentley
Drummle'nin burada senin peşinde olduğunu inkâr edemezsin, değil mi?"
Estella
son derece küçümser, umursamaz bir tavırla: "Evet, kendisi burada, benim
peşimde," dedi.
"Sen
de ona yüz veriyorsun, at gezintilerine çıkıyorsun. Hatta bu akşam birlikte
yemek yiyeceksiniz. Yalan mı?" "Hepsi doğru."
"Ama
sen onu sevemezsin, Estella?"
Parmaklan
durdu: "Ben sana ne söyledim?" diye sordu. "Her şeye rağmen
benim duygusuz olduğuma inanmıyor musun?" "Ama onunla evlenemezsin,
değil mi, Estella?" Estella bir an Bayan Havisham'a baktı. Düşünür gibi
durdu. Sonra: "Yalana gerek yok! Evleniyorum onunla," dedi.
Yüzümü
ellerime gömdüm. Ama duyduğum acının korkunçluğuna rağmen, kendimi tutabildim,
başımı kaldırıp karşımdaki iki kadına baktım. Bayan Havisham'ın yüzünde öyle
cansız, öyle acıklı bir ifade vardı ki duyduğum acı kasırgası arasında bile dikkatimi
çekti.
"Estella,
Estella, sevgili Estella, sakın Bayan Havisham'a kapılıp böyle korkunç bir şey
yapma," diye yalvardım. "Benim önemim yok; zaten bu konuda beni
hiçbir zaman hesaba katmadığını biliyorum. Ama kendine Drummle'den daha değerli
birini bul! Seni isteyen ondan çok daha iyi erkekler var. Bayan Havisham,
onların hepsini kırmak, üzmek için seni Drummle'ye veriyor. Kimbilir,
Estella... seni benim kadar uzun zamandan beri seven olamaz, ama belki de benim
kadar içten seven bir erkek vardır. Onu seç, ben senin uğruna buna belki d
yanabilirim."
Benim
bu içtenliğim Estella'yı şaşkınlığa uğratmıştı. Sözlerimin yalnız sözlükteki
anlamını değil, içindeki duygulan da anlayabilseydi bana acıyacağını sanıyorum.
Daha
yumuşak bir sesle: "Drummle ile evleniyorum," dedi. "Düğün
hazırlıklarım yapılıyor, yakında evleneceğiz. Benim kendi isteğim bu."
"Kendini
bir hayvana vermek senin isteğin olabilir mi, Estella?"
Genç
kız garip bir gülüşle: "Başka kime vereyim kendimi?" diye bana
karşılık verdi. "Benim duygusuzluğumu içten duyacak bir erkeğe mi vereyim?
Bu kadar, işte! Pekala bir evlenme sayılır bu benim için kocam da olup
gider." "Bayan Havisham'a kanma," diyorsun. O b^ nim hemen
evlenmemi istemiyor. 'Biraz daha bekle' diyor. Ama ben bu sürdüğüm hayattan
bıktım. Zaten canımı sıkıyordu. Hiç olmazsa bir değişiklik olur. Artık bu
kadarla keselim bu konuyu. Seninle ben birbirimizi hiçbir zaman
anlayamayacağız."
"Öyle
adi bir hayvandır ki o, öyle aptal bir hayvan!" diye inledim.
Estella:
"Onun beni üzeceğini sanma," dedi. "Benim de saçımı ona süpürge
edeceğimi sanma. Hadi, gel, ver bana elini. Artık vedalaşalım. Ah, hayalperest
çocuk... yoksa hayalperest adam mı demeli sana artık?"
"Ah,
Estella!" diyerek elinin üstüne eğildim. Gözyaşlarını elinin üstüne
damlıyordu. "İngiltere'de kalacak olsam bile, senin Drummle'yle evlenmene
nasıl dayanabilirim?"
"Saçmalık
bu!" dedi. "Saçmalık, geçer gider bu üzüntüler."
"Hiçbir
zaman!"
"Haftaya
kalmaz beni düşünmez olursun."
"Seni
düşünmemek mi? Sen benim canımdan bir parçasın, Estella! Buraya ilk geldiğimde,
kaba bir işçi çocuğu diye beni kırmıştın. O gün bugündür okuduğum her satır
yazıda, gördüğüm her manzarada sen varsın. Sen her türlü güzelliğin örneğisin
benim için. İstesen de, iste-mesen de, son nefesime kadar benim bir parçam olarak
kalacaksın, Estella. Tanrım seni korusun, sevgilim! Tanrım affetsin seni!"
Elini
uzun uzun dudaklarıma bastırdım, sonra oradan çıktım. Ama o ayrılıştan kalan
şey, Estella'nın yüzündeki şaşkınlıktan, inanmazlıktan çok, Bayan Havisham'ın
gözlerindeki çılgın acıma, pişmanlık bakışı oldu.
Her
şey bitmişti artık! Hiçbir şey kalmamıştı elimde! Konaktan çıkınca uzun zaman
kasamanın arka sokaklannda dolaştım durdum. Sonra yaya olarak Londra yoluna
çıktım. Drummle'nin yüzüne bakmaya dayanamazdım artık. Arabaya binip yolcularla
dostluk da yapamazdım. En iyisi yürüyüş yaparak yorulmaktı.
Londra
Köprüsü'ne geldiğimde gece yansını geçiyordu. Üstüm başım ıslak, çamur
içindeydi, yorgundum. Kapıcı beni kulübesinin önünde durdurdu.
"Size
bir mektup var, efendim. Benim fenerin ışığında okuyacak-mışsınız. Şaşırarak
mektubu aldım. Bay Phillip Pip'e diye yazılmıştı. Kenarında da "Lütfen
burada okuyun," diyordu. Zarfı açtım, kapıcının fenerinin ışığında,
Wemmick'in el yazısıyla yazılmış olan cümleyi okudum: "Eve gitmeyin!"
diyordu.
Bunu
okur okumaz oradan uzaklaştım. Hemen bir arabaya atlayıp başka bir pansiyona
gittim bir oda tuttum. Saat yedide uyandırmalannı söyleyerek yattım. Sabah
Wemmick'i görmeliydim. Londra'da değil Walworth'ta görmeliydim. Berbat bir gece
geçirdim. Saat yedide gelip kapıma vurduklan zaman hemen yataktan kalktım. Saat
sekizde Walworth'a gelmiştim. Küçük hizmetçi kız karşıladı beni. Onunla beraber
içeri girdim. Wemmick, kendisi ve Yaşlı Baba için çay yapıyordu. Wemmick:
"Günaydın, Bay Pip!" dedi. "Demek kasabadan döndünüz?"
"Döndüm,
ama eve gitmedim."
"Çok
iyi. Zahmet olacak, ama artık kusura bakmayın. Yaşlı Ba-ba'nın sabah
kahvaltısını hazırlıyorum."
"Olur,
siz işinize bakın."
Wemmick
hizmetçi kıza döndü.
"Öyleyse,
sen işinin başına gidebilirsin, Mary Anne," dedi. Kızın arkasından da bana
göz kırptı: "İşte görüyorsunuz ya, Bay Pip, böylece biz de baş başa kalmış
oluyoruz."
Ona,
bu dostluğu için teşekkür ettim. Alçak sesle konuşmaya başladık.
Ben
de bir taraftan ekmek kızartıyordum.
"Bay
Pip, beni anladığınız belli. Bu, konuyu konuşmak için Walworth'a geldiğinizden
de anlaşılıyor. Özetle, dün, duyduğuma göre oldukça zengin bir adam,
sömürgelerden buraya gelmiş."
Wemmick:
"Sömürge'de olması gerekirken, bu adamın ortadan kaybolması tedirginlek
yaratmış. Sizin eviniz de ya göz hapsine alınmış, ya da alınabilirmiş."
Kimler
alacakmış?" diye sordum.
"İşin
orasını kanştırmayalım. Size bunları bir ihbar olduğu için söylemiyorum.
Kulağıma çalınan bazı söylentileri aktarıyorum."
Wemmick'le
kahvaltıya oturduğumuzda: "Şu benim evimin gözetlenmesi sözünü ettiğiniz
sömürgeyle ilgili kişi yüzünden olmalı, değil mi?" diye sordum.
Wemmick'in
yüzünde son derece ciddi bir anlam belirdi:
"Böyle
bir şey söylemeye cesaret edemem, çünkü benim hiçbir bilgim yok. Ama böyle bir
tahmin yürütebilirim."
Wemmick'in
söylediğinden daha fazla bir şey söyleyemeyeceğini biliyordum, bu kadarını
söylemesinin bile, büyük bir özveri olduğunun farkındaydım. Kendisine bunu
söyledim, izin verirse son bir soru soracağımı söyleyerek cevap verip vermemeyi
ona bıraktım.
"Adı
Compeyson olan, kötü ünü olan birini tanıyor musunuz?"
Wemmick
"evet" der gibi başını eğdi.
"Bu
adam sağ mı?"
Yine,
başını eğdi.
"Londra'da
mı?"
Wemmick
yine başını eğdi. Dudaklarını kısıp bir kez daha baş salladı, sonra kahvaltısına,
konuşmasına devam etti:
"Şimdi,
gelelim dün benim yaptıklarıma. O yerde o söylentiyi duyduktan sonra doğru
sizin eve gittim. Sizi bulamayınca Bay Herbert'i bulmak için Clarriker
firmasına gittim. Hiçbir isim ve ayrıntıya girmeden Bay Herbert'le konuştum.
Kendisine, sizin dairenizde, ya da o yakınlarda oturan bir kimseden haberi
varsa, onu hemen oradan uzaklaştırmasını söyledim."
"Herbert
ne yapacağını şaşırmıştır."
"Bir
hayli telaşlandı; çünkü kendisine bu adamı uzaklaştırmasını, ama fazla uzaklara
götürmemesini söyledim. Böyle durumlarda saklanmak için büyük bir şehirden daha
iyi yer bulunmaz. Hemen harekete geçmek doğru değildir. Bir köşeye saklanırsın.
Ortalık yatışıncaya kadar beklersin. Ondan sonra harekete geçer, örneğin bir
yabancı ülkeye geçmeye çalışırsın."
Bu
durum karşısında dün Herbert'in nasıl bir şey yaptığını sor-
"Yanm
saat kadar bocaladıktan sonra bir şey tasarladı. Bana gizlice sözlü olduğu bir
genç hanımdan sözetti. Bunu sizin de bildiğinizi söylediğine göre hanım kızı
tanıyor olmalısınız."
"Biliyorum,
ama tanışmıyorum onunla."
"Bu
hanım kızla yatalak babasının oturduğu evin sahibi temiz, dürüst bir dul
kadınmış. Evin üst katı da kiralıkmış. O adamı buraya yerleştirmenin uygun olup
olmayacağını bana sordu. Ben de uygun olduğunu söyledim."
Çok
hafiflemiş olarak Wemmick'e tekrar tekrar teşekkür ettim, daha sonra ne
yaptıklarını sordum.
"Bay
Herbert bocalamaktan kurtulduktan sonra hemen işe başladı. Dün gece saat dokuz
olmadan o adamı oraya yerleştirdi."
Wemmick
kahvaltısını bitirmişti. Kalktı, ceketini giydi.
"Şimdi
Pip, elimden geleni yaptığımı sanıyorum. Size daha başka yardımda
bulunabilirsem, buraya kadar zahmet ederek söylemenizi rica ederim. Bay
Herbert'in sözlüsü olan hanımın adresi burada. Bu gece oraya gitmenizde bir
sakınca olmadığını sanıyorum." Minnetle sarılmıştım. "Hiçbir şey
değil, Bay Pip, emin olun hiçbir şey değil," dedi. Sonra ellerini omzuma
koyarak konuştu: "Size son derece önemli bir şey söyleyeceğim, Bay Pip. Bu
akşam o adamın bütün malını, servetini elinize almaya bakın. Yann ne olacağı
onun başına ne geleceği hiç belli olmaz." Ben böyle bir şey yapmayı hiç
düşünmüyordum, ama sesimi çıkarmadım.
"Zaman
geldi. Yola çıkmak gerek. Bugün yapacak iyice önemli işiniz yoksa akşama kadar
burada kalmazını tavsiye edeceğim. Çok yorgun ve endişelisiniz."
Bu
davetini kabul ettim. Saat akşam sekiz sıralarında, ırmak kıyısında, gemi
tezgâhlarının bulunduğu mahalleye geldim. Buranın havasında bir kereste, talaş kokusu
vardı ki insanın hoşuna gidiyordu. Bu havaliyi hiç bilemediğim için Wemmick'in
vermiş olduğu adresi güçlükle buldum. Yeni yapılan, onarılan, boyanan, hurdaya
çıkan bir sürü gemi arasında defalarca yolumu kaybettikten sonra ansızın bir
köşeyi döndüm, kendimi Değirmen İskelesi denen meydanlıkta, yani aradığım yerde
buldum. Burası çok cana yakın bir yerdi. Irmaktan esen rüzgârın dönüp
dolaşabileceği kadar genişti. Yaşlı ağaçlarda bir yel değirmeninin harap
gövdesi
vardı. Akşama doğru Wemmick'in verdiği adrese gittim. Bayan Whimp-le'nin evini
kolayca buldum. Kapıyı çalınca güler yüzlü, temiz bir kadın karşıma çıktı. Ama
daha o ağzını açmadan Herbert göründü, beni hemen misafir odasına çekerek
kapıyı kapadı. Onun tanıdık yüzünü bu yabancı yerde görmek o kadar garip ki!
"İşler
yolunda, Handel," dedi. "Dostumuz hayatından memnun. Yalnız, seni
görmek için can atıyor. Clara babasının yanına çıktı. İndiği zaman sizi
tanıştırırım."
Yukarı
katta ansızın ürkütücü bir homurtu yükselmişti. Herbert:
"Yukarıda
huysuz bir ihtiyar var. Bizim Provis'in buraya gelmesi zavallı Bayan Whimple
için çok iyi oldu" dedi, "Çünkü bu homurtuya dayanacak kiracı
bulabilmesi kolay olmuyor. Bayan Whimple çok iyi, çok temiz bir hanım.
Clara'yla o ana kız gibidirler. Zatan Clara'nın kendi annesi yok, yukarıdaki
ihtiyardan başka kimsesi yok. Ama ben bundan memnunum. Akrabası olmadığı için
evlenince hem onun başı dinç olur,hem benim, diye düşünüyorum."
Herbert'le
Clara Barley, Hammersmith'te tanışmışlar. Clara orada okula gidiyormuş.
Birbirlerini sevdiklerini Bayan Whimple'ye söylemişler. O da iki sevgiliyi
kanadının altına almış. Biz Herbert'le konuşurken yukan kattan gelen homurtular
durup yeniden başlıyordu. Derken, oda
kapısı açıldı, yirmi yaşlarında, çok güzel, ince yapılı bir kız içeri girdi.
Elinde bir sepet vardı. Herbert hemen sepeti elinden aldı, onu bana "Clara"
diye tanıttı. Son derece zarif bir kızdı. Sanki yukarıdaki o homurtulu devin
eline esir düşmüş bir periydi. Tam o sırada Koca Barley'in homurtusu yine
duyuldu. Bunun üzerine Clara, Herbert'e: "Babam beni çağırıyor,
canım," diyerek koştu.
Herbert:
"Clara'yı çağırması hiç bitmez!" diye söylendi. "Bil bakalım,
Handel, şimdi ne istiyor bu kudurmuş deniz canavarı?"
"Bilmem
ki! İçki mi istiyor acaba?" Yukarıki homurtular kesilmişti.
Herbert:
"Tamam," dedi. "Koca Barley içkisini içti. Artık
rahatlamıştır."
Az
sonra da Clara aşağı indi. Az önce koluna asılı olan sepette babasının o
akşamki yemek için verdiği şeyler vardı. Onları hazırlamak için mutfağa girince
Herbert'le ben de Provis'in yanına çıktık.
Onu
evin en üst katındaki aydınlık, havadar iki odalı bir kısma yerleştirmişlerdi.
Burası rahat bir yerdi. Koca Barley'in gürültüsü daha az duyuluyordu. Provis
sakin görünüyordu. Fazla telaşa kapılmadığı anlaşılıyordu. Yalnız sözle
anlatılamaz, ama yine de kesin bir şekilde yumuşamış, incelmişti; ya da bana
öyle geldi.
O
gün başımı dinlemek fırsatını bulduğum için sağlam kafayla düşünebilmiş,
Provis'e Compeyson'dan hiç söz etmemeye karar vermiştim. Onun Londra'da
olduğunu öğrenirse belki de kızıp eski düşmanının peşine düşmeye kalkarak kendi
kendini tehlikeye atabilirdi. Onun için Herbert, ben ve o ocağın başına
oturduğumuzda Provis'e o sabah Wemmick'in anlattıklarını, Compeyson konusuna
dokunmadan söyledim. Bir süre sonra İngiltere'den ayrılıp başka bir yere
gitmemiz gerektiğini anlattım. Ondan sonra ne yapacağımızı hiç açmadım. Zaten
onu böyle benim yüzümden ölüm tehlikesiyle karşı karşıya, değişmiş,
yumuşamış
bir şekilde gördüm göreli ben de şaşırmıştım, onu bir kez İngiltere'den alıp
götürdükten sonra ne yapmak istediğim karar vermemiştim. Bütün konuşmamız boyunca
gayet mantıklı davrandı. "İngiltere'ye dönüşüm tehlikeli bir maceraydı,
bile bile yola çıktım, ama burada göz göre göre kendimi ateşe atmanın gereği
yok," diyordu.
Herbert
de:
"İkimiz
de usta birer kayıkçı sayılırız Handel," dedi. "Provis'i bir kayıkla
kendimiz kaçırabiliriz. Böylece kayıkla kayıkçı kiralayarak, kimse görmeden,
hiçbir kuşku uyandırmadan yapabiliriz bu işi. Gerçi mevsim elverişli değil ama
olsun. Hemen bir kayık alıp bizim bahçenin iskelesine bağlasan iyi olur. Birkaç
kez kısa geziler yaparsak, daha sonra ne yaptığımızı kimse anlayamaz."
Onun
bu düşüncesi hoşuma gitmişti; hele Provis iyice sevindi. Hatta bir parola bile
kararlaştırdılar. Biz kayıkla ırmağa açılıp Değirmen İskelesi'nin önünden
geçerken Provis işlerin yolunda olduğunu göstermek için, doğuya bakan penceresinin
perdesini indirecekti.
Eve
gideceğimiz zaman Herbert'le birlikte çıkmamızın doğru olmayacağını söyledim.
Ben önce çıkacaktım, Herbert yarım saat sonra gelecekti.
Provis'e:
"Seni böyle bırakıp gitmek istemem, ama burada daha güvendesin,"
dedi.
Ellerime
sarılarak: "Gerçi bir daha ne zaman görüşeceğimiz belli değil, ama,
Allah'a ısmarladık demek zoruma gidiyor," dedi.
"Herbert
aramızda hep haber getirip götürecek. Yolculuk zamanı gelince de birlikte
gideceğiz. Bundan hiç kuşkun olmasın. Hadi şimdi hoşçakal. İyi geceler."
Provis,
yolumuzu aydınlatmak için lamba tutarak uğurladı. Arkama dönüp ona baktım, bana
geldiği ilk gece benim ona üst kattan lamba tutuşumu hatırladım. Bir gün gelip
ondan ayrılmanın beni bu kadar üzeceğini o gece söyleseler hiç inanmazdım. Yolda
ve eve geldiğimde, arkamdan gelen olabilir diye iyice dikkatli davranmıştım,
ama kuşkumu çeken hiçbir şey olmadı. Yanm saat kadar sonra Herbert de gelince
aynı şeyi söyledi. Işıklan söndürüp pencereden dışarısını gözetledik. Ertesi
gün hemen kayık bulmaya çıktım, aldığım sandalı bizim bahçe yakınında küçük
iskeleye bağladım. Sonra hemen her gün küreğe çıktım.
Bazen
tek başıma, bazen Herbert'le birlikte çıkıyordum. Kar, yağmur, rüzgâr
demiyordum. İlk birkaç seferden sonra bütün çevredekiler bana alıştılar, artık
dikkat bile etmez oldular.
Gezintilerimi
gitgide uzatarak en sonunda bir gün Değirmen İskelesi'ne kadar gittim. Herbert
de yanımdaydı. Hem gidişte, hen dönüşte o penceredeki perdenin yavaşça aşağı
doğru çekildiğini gördük. Herbert haftada en az üç kez Clara'yı görmeye
gidiyordu, Provis hakkında getirdiği bütün haberler iyiydi. Buna karşın ben hep
kuşkulu, hep içim ürpertili geziyordum, beni gözetleyen biri varmış gibi
geliyordu. Günler geçtikçe, içimde Estella'nın evlenmiş olduğuna dair bir inanç
kökleşmeye başlamıştı. Onun evlenmiş olduğuna emindim ama, yine de kesin olarak
öğrenmemek için gazete filan okumuyordum. Es-tella hakkında ne duyarsa duysun bana
gelip söylememesi için Herbert'e yalvardım.
Hayatım
şimdi çok tatsız, üzüntülü geçiyordu. Hiçbir iş yapamıyordum; hep bir
huzursuzluk, hep bir bekleyiş içindeydim.
Bazı
havalarda sular yükseldiği zaman Değirmen İskelesi'ne doğru açılmışsam, dönüşte
Londra Köprüsü'nün altından geçmek, hemen hemen imkânsız oluyordu; çünkü burada
sular akıntı ve anafor yapıyordu. Böyle zamanlarda sandalımı Gümrük İskelesi'ne
çekip bir kayıkçıya teslim ediyor, kendim yaya olarak eve dönüyordum. Sular alçaldığı
zaman benim sandalı evimin yanındaki iskeleye getiriyorlardı. Böylece ırmaktaki
kayıkçı ve gemiciler benim her havada sandalla çıkmamı daha olağan karşılamaya
başlamışlardı. Ömrümdeki en önemli karşılaşmalardan birine, işte böyle suların
ben ırmaktayken yükselip de kayığımı Gümrük Iskelesi'ne bırakmam neden oldu.
Akşam üzeriydi. Hangi semtte, hangi lokantada yemek yiyeceğimi bilmeden
dolaşıyordum. Bir ara Cheapside'ye saptım. O kalabalık caddede herhalde benden
daha kararsız, daha üzgün bir kimse bulunamayacağını düşünerek ağır ağır
ilerliyordum ki, arkamdan biri yetişerek elini omzuma koydu. Başımı çevirince
Jaggers'i gördüm. Avukat, koluma girerek: "Aynı yönde yürüdüğümüze göre
birlikte yürüyelim bari" dedi. "Nereye böyle, pip?" "Eve
galiba." "Yani bilmiyor musun?" Bu kez altta kalmaya hiç niyetim
yoktu. "Bilmiyorum, çünkü henüz karar vermedim," diye atıldım.
"Akşam yemeğine gidiyorsun, değil mi? Kimseye sözün var mı?"
"Hayır, kimseye sözüm yok." "Öyleyse gel, yemeği bizde ye,
Pip."
Kabul
etmeyecektim ama, tam o sırada: "Wemmick de geliyor," deyince
düşüncemi değiştirip onun yemek davetini kabul ettim. Büroya gittik. .Taggers,
Wemmick, ben, bir arabaya atlayıp patronun evine ittik. Gider gitmez yemeğe
oturduk. Gerçi böyle bir yerde Wemmick'le özel olarak konuşamazdım. Hiç olmazsa
ara sıra onunla göz göze gelip gülümsemek istiyordum. Ama, Wemmick hep ya
önündeki yemeğe ya da patronuna bakıyordu. Benimle konuşmak zorunda kaldığı
zamanlar ise son derece resmi, soğuk davranıyordu. Sanki benim bildiğim
Wemmick'in sevimsiz, yaradılıştan ters bir ikiz kardeşiydi. Yemeğe oturduktan
biraz sonra Jaggers: "Bayan Havisham'ın mektubunu Bay Pip'e göndermiş
miydin, Wemmick?" diye sordu.
"Hayır
efendim. Postaya verecektim, ama Bay Pip'in bizimle yemek yiyeceğini örenince
yanıma aldım." Wemmick zarfı çıkarıp, patronuna verdi o da bana uzattı.
Bayan Havisham Londra'daki adresimi bilmediği için mektubu Jaggers'in eliyle
gönderdiğini, bir iş konusunda benimle konuşmak istediğini söylüyordu. Jaggers:
"Gidecek misin, Pip?" diye sordu.
"Evet,
efendim" dedim.
"Ne
zaman gidiyorsun?"
"Şu
sıralarda beklediğim bir haber var, onun için kesin bir şey söyleyemiyorum.
Ama, ilk fırsatta gideceğim."
Bunları
söylerken, Wemmick'e baktım. O, yüzündeki posta kutusuna balık sokuşturmakla
meşguldü. Bana hiç bakmayarak patronuna döndü."
"Bay
Pip Bayan Havisham'ı hemen şimdi gidip görecekse cevap yazmamıza gerek
kalmaz."
Wemmick
benim kasabaya derhal gitmemi söylemek istiyordu. Ben de biraz daha düşünmüş,
sonra karar vermiş gibi yaparak ertesi gün gidip Bayan Havisham'ı göreceğimi
söyledim. Wemmick hiçbir şey söylemedi, ama memnun bir tavırla bir bardak şarap
içti.
Jaggers:
"Pip, dostumuz Örümcek sonunda oyunu kazandı, değil mi?" diye
mırıldandı.
Fısıltı
gibi bir sesle "Evet" diyebildim.
"Ama
asıl oyun şimdi başlıyor. Her oyunda olduğu gibi evlilik oyununda da kuvvetli
olan kazanır. Şimdi, iş kimin daha kuvvetli olduğunu bulmakta. Bizim Örümcek
tutar karısını dövmeye kalkışırsa..."
Yüzüm
ve kalbim cayır cayır yanarak: "Onun böyle bir şey yapabilecek kadar alçak
olduğunu düşünmüyorsunuz değil mi, Bay Jaggers?" diye sordum.
"Hayır,
Bay Pip; yalnız, bu bir varsayım. Karısını döverse kadını sindirerek kendisi
kuvvetli duruma geçebilir. Diğer yandan, iş zekaya kalırsa Örümceğin şansı yok.
Böyle bir adamın ne yapacağı önceden kestirilemez. Yapacağı iki şey var.
"Nedir
bunlar?"
"Dostumuz
Örümcek gibi kimseler ya döverler, ya sinerler. Kimisi homurdana homurdana
siner, kimisi de ses çıkarmadan siner. Ama, Wemmick'e sor bak, ya döverler, ya
sinerler."
Wemmick
bana hiç bakmadan: "Ya döverler, ya sinerler," diye patronunun
sözlerini tekrarladı. Jaggers yanındaki büfeden bir şarap seçip kadehlerimizi
doldururken:
"Hadi,
Bayan Bentley Drummle'nin şerefine içelim!" dedi. "İnşallah bu oyunda
üstün çıkan o olur. Nasıl olsa ikisinin de kazanması olanaksız." Sonra
sofraya yemek getiren kâhya kadına dönerek: "Ah, Molly!" diye başını
salladı. "Molly, Molly, Molly! Ne kadar da elin ağır bugün!" Kadın
kendini mazur gösterecek bir şeyler mırıldanarak geriledi. Konuşurken sinirli
sinirli oynatıp durduğu parmaklarının hareketi ansızın dikkatimi çekmişti.
Yüzüm
değişmiş olmalı ki Jaggers: "Ne var, Pip?" diye sordu.
"Hiç,"
dedim. "Yalnız, konuştuğumuz şeyler benim için bir hayli acı verici."
Molly'nin
parmaklarının hareketi örgü ören bir kadını andırıyordu. Bu elleri, birinin
ellerine benzetiyordum. Jaggers işinin bittiğini söyleyince kâhya kadm sessizce
dışarı çıktı, ama hayali gözlerimin önünden gitmiyordu. Örgü örer gibi oynatıp
durduğu ellerini, karşısındakinin yüzüne dikilmiş duran gözlerini hep görür
gibiydim. Başka bir çift elle, başka bir çift gözle karşılaştınyordum bunlan.
Vahşet, çile, şiddet dolu bir ömür sürecek olsa Estella da tıpkı Molly'ye
benzeyecekti. Estella'yla birlikte o yıkık bahçede dolaşırken, bir de onun
yüzünü araba penceresinden gördüğüm zaman içimde doğup hemen sönen o tuhaf
duygu sevdiğim kızı bu karanlık geçmişli kadına bağlayan zincirin birer
halkasıymış demek! Şu anda Estella'mn annesinin Molly olduğuna emindim. Jaggers
benim Estella'ya karşı olan duygularımı biliyordu. Konunun bana acı verdiğini
söyleyince, "Anladım" der gibi başını salladı, hafifçe arkama vurdu,
sonra yemeğine devam etti. Kâhya kadın bir iki kez daha yanımıza geldi. Jaggers
ona her zamanki gibi sert davrandı, Molly de işini bitirir bitirmez dışarı
çıktı. Ama, elleri Estella'mn elleriydi, gözleri Estellanm gözleri! Yanımıza
iki kez değil, yüz kez girmiş çıkmış olsa düşüncem ancak bu kadar kesin
olabilirdi.
Yemek
eğlenceli geçti diyemem. Wemmick sırası gelince, işinin gereğiymiş gibi şarap
içerek laf ediyordu, büroda ay başı gelince maaşını alır gibi. Ne çok konuşuyordu,
ne de az. Ne çok içiyordu, ne de az. Sırası gelince, gerektiği kadar. Benimle
ise hemen hiç ilgilenmez gibiydi. Çok gecikmeden Jaggers'e teşekkür ederek,
ikimiz birlikte ayrıldık.
Sokağa
çıkınca koluma girerek:
"Eh,
bunu da atlattık!" diyordu. "Bizim patron doğrusu dünyada eşi
bulunmayan harika bir adamdır. Ama, onunla başbaşa yemek yerken sanki yerin
dibine geçerim."
Molly'den
söz açmak istiyordum, ama damdan düşer gibi konuşmuş olmamak için önce yaşlı
babadan, Bayan Skiffins'ten söz ettim. Bayan Skiffins üzerine konuşurken
dostumun yüzüne öyle bilgiç bir ifade geldi ki; öyle bir gizliden gizliye
horozlanır gibi gerdan kınşı da vardı ki! Bundan sonro Molly'den söz açmakta
sakınca görmedim.
"Hatırlar
mısınız?" diye sordum. "Jaggers'in evine ilk kez yemeğe gideceğim
zaman bana kâhya kadına dikkatli bakmamı söylemiştiniz."
Wemmick:
"Öyle mi demiştim?" diye mırıldandı.
"Onu
Jaggers'in evcilleştirdiği vahşi bir canavar olarak tarif etmiştiniz. Nasıl
evcilleştirmiş Jaggers onu?"
"Patronun
sırrıdır bu! Yıllar geçmiş aradan."
"Bildiğiniz
kadarını bana söyleyin! Bu kadının geçmişiyle ilgileniyorum, çünkü bir nedeni
var. Hem zaten söyleyecekleriniz benim bildiklerimden ileri geçmeyeceğine emin
olabilirsiniz."
Wemmick:
"Elbette," dedi, sonra anlatmaya başladı: "Bundan yirmi yıl
kadar önce Molly cinayet suçundan yargılanmış, sonra suçsuz çıkmış.
Son
derece güzel bir kadındı o zamanlar. Galiba kanında biraz Çingenelik de varmış;
yani, kafası kızınca gözü dünyayı görmezmiş."
"Ama
suçsuzmuş öyle mi?"
Wemmick:
"Avukat Jaggers'miş," dedi. "Harika bir savunma yapmış
Kadının
durumu ümitsiz olduğu halde, o kurtarmış. Jaggers mesleğinde oldukça yeniymiş
henüz. Bu dava sayesinde ün kazandığı söylenir. Öldürülen kimse de kadınmış...
Bir kıskançlık sorunu varmış. İkisi de serserice hayat süriiyorlarmış. Molly
çok küçük yaşta kendisi gibi serseri bir adama kaçmış. Deli gibi kıskanırmış
kocasını. Adamın da öldürülen kadınla düşüp kalktığı biliniyormuş. Yani
Molly'den başka kimseden kuşkulanılmasına gerek olmadığı halde Jaggers, Molly'nin
ufak tefekliğini öne sürerek, onu kurtarmış. Diğer kadın müthiş bir boğuşmadan
sonra boğazı sıkılarak öldürülmüş çünkü. Jaggers Molly'yi yargıcın karşısına
çıkarırken, giyimine öyle dikkat edermiş ki, kadın gayet zayıf, cansız
görünüyormuş. Şimdi bizim patron ara sıra Molly'nin bileğinin kuvvetinden söz
eder, ama yargılanma sırasında bu konuya hiç dokunmadığına emin
olabilirsiniz!" "Bu kadının, yani Molly'nin, çocuğu filan var mıymış?"
Wemmick şöyle bir bakarak:
"Evet,
varmış," dedi. "Üç yaşlarında bir yavrusu varmış. Hatta kocasının
diğer kadınla kendini aldatmasından sonra kocasından öc almak için, "Bu
çocuğu ortadan kaldıracağım" diye tehditler savurmuş. Adam bu çocuğa çok
düşkünmüş. Mahkemede karşı taraf kadının karakterini kötülemek için bu konudan
faydalanmaya çalışmışlar, ama Jaggers onları da susturmasını bilmiş. Kısacası,
Molly'yi göz göre göre ölümden kurtarması sihirbazlık gibi bir şeymiş."
"Molly
o zamandan beri Jaggers'in yanında çalışıyor, öyle mi?"
"Öyle."
"Peki,
çocuğa ne olmuş?"
Wemmick
hiçbir şey bilmediğini söylemek ister gibi omuz silkti.
"Çocuk
kız mıymış, erkek mi hatırlıyor musunuz?"
"Kızmış,
bildiğime göre."
Benim
de öğrenmek istediklerim bundan ibaretti. Az sonra ayrıldık.
Eve
doğru yürürken kafamdaki düşünceler iyice büyümüş, ağırlaşmış
gibiydi.
Ertesi gün, Bayan Havisham'ı ziyarete gittim. Ama başka kimseye görünmek
istemiyordum. Eskiden gördüğüm hizmetçi kadın bana konağın kapısını açtı.
Karanlık koridorun başında, yine eskisi gibi bir şamdan yanıyordu. Ama, şamdanı
bu kez kendim elime aldım, merdiveni yalnız başıma çıktım. Bayan Havisham düğün
sofrasının kurulu durduğu büyük salondaydı. Kapı aralık duruyordu. Uzun uzun
vurdum, ama duyuramadım. Sonunda içeri baktım. Yaşlı kadın ocağın önünde, eski
bir koltuğa gömülmüş, alevleri seyrediyordu.
Onun
böyle dalgın zamanlarında sessizce içeriye girip ocağın köşesinde durup
beklemek hoşuma giderdi. Bayan Havisham başını kaldınr kaldırmaz beni gördü.
Şimdi de gidip eski yerime durdum. Üzerinde öyle yapayalnız bir hal vardı ki,
ister istemez içim sızladı. Ben de yıllar boyunca bu uğursuz konağın
felaketleriyle kaynaşmamış, bu evin bahtsızlıklarına ortak olmamış mıydım?
Tam
o sırada Bayan Havisham gözlerini kaldırdı, beni gördü. Bir an gözlerini açarak
bana baktı, sonra: "Gerçek mi?" diye fısıldadı.
"Benim,
Bayan Havisham," dedim. "Dün Bay Jaggers'e gönderdiğiniz notu oldum,
hemen geldim." "Teşekkür ederim."
O
eskimiş koltuklardan birini de ben çektim, karşısına oturdum. Kadının yüzünde,
o güne kadar hiç görmediğim bir anlam vardı:
"Geçen
gelişinde dokunmuş olduğun bir konuyu tazelemek, şana kalbimin tam bir taş
olmadığını göstermek istiyorum. Ama, belki de sen artık benim kalbimde bir
yumuşaklık olabileceğine inanmak istemezsin, kimbilir?"
Birkaç
nezaket sözü söyledim. Kadın o titrek, kemikli elini, bana dokunmak istercesine
uzattı, ama sonra daha ben bu harekete ne anlam, nasıl bir karşılık vereceğimi
düşünemeden, elini geri çekti.
"Arkadaşına
yardım etmemi, iyilikte bulunmamı istemiştin. Nasıl yapabilirim bunu, bana
anlatır mısın?"
Ona
Herbert'in Clarriker firmasına girişini, ortaklık ümitlerini, başından sonuna
kadar, uzun uzun anlattım. Kimseye açamayacağını sebepler yüzünden arkadaşıma
daha fazla yardım edemeyeceğimi, böylelikle Clarriker'e vadetmiş olduğum parayı
da veremeyeceğimi söyledim.
Kadın
anladığını belirtmek için başım salladı, ama yüzüme bakmadan:
"Demek
böyle!" dedi. "Peki, ne kadar para gerekir arkadaşının ortaklığa
girebilmesi için?"
Çok
fazla bulacağından korkarak: "Dokuz yüz paund" dedim. "Sana bu
parayı vereceğim, ama beni de gizli tutacaksın," dedi.
"Kendi
payımı gizli tuttuğum kadar!"
"Seni
biraz olsun rahatlatacak mı bu iş?"
"Hemde
çok."
"Çok
mu mutsuzsun, Pip?"
Bu
soruyu, yine yüzüme bakmadan, ama ondan duymaya hiç alışık olmadığım bir dert
ortağı gibi sormuştu. Konuşursam ağlayacağımdan korkarak, karşılık vermedim.
Sol kolunu değneğinin üstüne koydu, başını yavaşça koluna yasladı.
Biraz
sonra: "Hiç mutlu değilim, Bayan Havisham," dedim. "Ama, şu anki
üzüntümün sebepleri sizin bildiklerinizden bambaşka şeyler. Bir başkasının sim
dediğim şeyler."
Bir
sessizlik oldu. Sonra Bayan Havisham başını kaldırıp ateşe baktı.
"Üzüntümün
başka nedenleri var diyerek benim vicdan yükümü hafifletmek istiyorsun. Çok
asilce bir davranış bu. Ama, doğru mu bu? Ancak arkadaşına yardım etmekle mi
faydalı olabilirim sana, Pip?
Senin
kendin için yapabileceğim hiçbir şey yok mu?"
"Hiçbir
şey yok. Bunu düşünüp sorduğunuz için çok teşekkür ederim, ama gerçek, hiçbir
şey yok."
Bayan
Havisham yerinden kalktı, o odada kalem, kâğıt aradı.
Bulamayınca
cebinden fildişinden yapılma, altın çerçeveli, eski birkaç yazı levhası
çıkardı. Boynunda da zincir ucunda bir altın kalem asılıydı.
"Bay
Jaggers'le aran hâlâ iyi, değil mi?"
"Evet.
Dün gece yemekte beraberdik."
"Ona
istediğin parayı sana vermesi için bir not yazıyorum. Çünkü burda hiç para
tutmam. Ama, Bay Jaggers'in haberi olmasın istersen."
"Sağolun,
Bayan Havisham. Bay Jaggers'in vermesinde hiçbir sakınca yok."
Yazdıklarını
bana okudu. Parayı kendi çıkarım için değil, kendisinin bir işini görmek için
kullanacağımı Jaggers'e açıkça belirtmişti.
Uzatırken
parmaklan titriyordu. Sonra boynundaki kalemi çıkardı, yüzüme bakmadan, bir
ikinci kâğıtla birlikte elime verdi.
"Bunun
üstüne adımı yazdım," dedi. "Sen de benim adımın altına,
"Bağışlıyorum"
diye yazabilirsen ne mutlu bana!"
"Ah
Bayan Havisham, elbette yazarım!" dedim. "Ben de öyle acı yanlışlar
yaptım ki hayatımda! Öyle körlük, öyle nankörlük ettim ki!
Benim
bağışlanmaya ihtiyacım varken size kin duyabilir miyim?"
Bu
kez başım çevirip bana baktı. Sonra önümde dize geldi.
Şaşırmıştım.
Hayır, dehşet içinde kalmıştım. Ellerini kavuşturmuş, bana doğru kaldırmıştı.
Bir an onun küçücük bir kızken, annesinin yanında diz çöküp ellerini kaldırarak
dua edişini görür gibi oldum. Onun o dağınık beyaz saçlarını, o harap yüzünü
ayaklarımın dibinde görmek beni baştan aşağı sarsmıştı. Kalkması için
yalvararak, kalkmasına yardım etmek için kolumu omzuna sarmaya çalıştım. Ama, o
yalnız ellerimi tuttu, başını eğip ağlamaya başladı. Şimdiye kadar tek bir
gözyaşı döktüğünü görmemiştim. Ağlarsa açılır diye düşünerek ben de ona sarıldım,
sesimi çıkarmadan bekledim.
Hıçkırıklarının
arasından: "Ah, ne yaptım ben!" diye inliyordu. "Ne yaptım
ben!"
"Bana
yaptığınızı demek istiyorsanız bunun için üzülmeye değmez. Ben Estella'yı nasıl
olsa sevecektm... Söyleyin, evlendi, değil mi?"
Sanki
sormaya gerek varmış jdbi! Zaten tahmin etmesem bile, evin üzerine inmiş olan
yepyeni bir ıssızlık bana gerçeği anlatmaya yeterdi.
Bayan
Havisham: "Evet," dedi. Sonra, "Ah, ne yaptım ben! Ne
yaptım!"
diye
yine inlemeye başladı. Ellerini ovuşturup o beyaz saçlarını dağıtarak hep:
"Ah, ne yaptım ben!" diye inliyordu, "Ne yaptım ben!"
Onun
bu yakınmasına karşı ne söyleyeceğimi, onu nasıl avutacağımı bilemiyordum.
Küçük bir kız çocuğunun körpe ruhunu kendi çılgın kininin kalıbına sokmakla
büyük bir günah işlemişti. Ama, şu anda ona acımamak elimde değildi. Kendini,
dünyadan ayırmakla, hayatın, zamanın her derde verdiği şifalardan da yoksun
etmiş, hep felaketiyle uğraşa uğraşa sapıtmıştı. Başkalarına yaptığı
kötülüklerin en büyük cezası kendi durumuydu. Çevresindeki her şey gibi çürümüş
olan büyük acısının hiçliğiydi onun en büyük cezası.
"Geçen
gün Estella'ya sevgini söylediğin zaman sanki senin aynanda kendi eski durumumu
gördüm. Yaptığım işin korkunçluğunu işte o zaman anladım. Hey Tann'm, ne yaptım
ben! Ne yaptım, ne yaptım!"
Belki
yirmi, otuz kere, elli kere tekrar etti: Ne yapmıştı, ne yapmıştı!
Onun
yakınmaları durunca ben: "Bayan Havisham," dedim. "Benim
yüzümden vicdan azabı çekmenize hiç gerek yok. Estella, başka bir konu. Ama,
geçmişte yapılan hatalar yüzünden diz dövmekle ona da yardım edemezsiniz.
Yıllar boyunca onun ruhuna içirdiğiniz zehiri bir damlacık olsun gidermeniz
mümkünse bunu yapın, çok daha faydalı olur."
"Biliyorum,
biliyorum, ama Pip, yavrucuğum..." Beni böyle çağırışında yepyeni, kadınca
bir şefkat vardı. "...İnan bana, Estella'yı aldığım zaman amacım onu
korumaktı. Kendim gibi bir felaketten kurtarmak istiyordum onu. İlk düşüncem
buydu. Ama, büyüdükçe, nasıl güzel bir kadın olacağı ortaya çıktıkça ben
sapıttım. Yavaş yavaş kalbini çaldım, yerine bir buz parçası koydum,
bıraktım."
"Keşke
bıraksaydiniz kalbini de, varsın yaralansa, kırılsaydı!"
Bayan
Havisham yine bir ara: "Ne yaptım, ah, ne yaptım!" diye dövündü.
Sonra yalvarırcasına: "Benim başıma gelenleri buseydin bana biraz acırdın,
daha iyi anlardın beni," dedi. "Başınıza gelenlerden belki de haberim
var, Bayan Havisham. Londra'ya ilk gittiğim zamanlar öğrendim. Eskiden beri
içimi sızlat-mıştır bu öykü. Felaketinizi de, sizin üzerinizde bıraktığı etkiyi
de anladığımı sanıyorum. Bütün bunlardan, aramızda bugün geçenlerden cesaret
alarak size, Estella hakkında bir soru sorabilir miyim?
Şimdiki
Estella değil de evinize yeni gelen küçük Estella hakkında?"
Bayan
Havisham yere oturup kollarını koltuğun şiltesine yaslamış, başını da
kollarının üzerine koymuştu. Gözlerimin ta içine bakarak:
"Sor
bakalım!" dedi. "Estella kimin kızıydı?" Bayan Havisham başım
salladı. Ben: "Bilmiyorsunuz ha?" diye sordum. Yine "Hayır"
der gibilerden başını salladı. "Ama, Bay Jaggers onu buraya getirdi, ya da
gönderdi, değil mi?" "Kendi getirdi." "Peki, nasıl
oldu?"
Bayan
Havisham bir duyan olabilir gibi bir fısıltıyla anlatmaya başladı:
"Çoktandır
eve kapanmış durumdayım. Ne kadar zaman olduğunu bilmiyorum; bu evde saatlerin
hangi zamanı gösterdiğini sen de biliyorsun. Waggers'e bir kız evlatlık edinmek
istediğimi söyledim. Küçük bir kız çocuğunu yetiştirmek, şefkat gösterip
büyüterek kendi başıma gelen felaketten korumak istiyordum. Dünyadan elimi
eteğimi çekmeden önce Jaggers'in adını gazetelerde okumuştum. Jaggers böyle bir
yetim kız arayıp bulacağını söyledi. Bir süre sonra da bir gece kucağında bir
kız çocuğuyla geldi. Çocuk mışıl mışıl uyuyordu. Adına Estella dedim."
"O
zaman Estella kaç yaşındaydı?"
"İki,
üç yaşlarında. Estella da geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyor."
Estella'nın
annesinin Molly olduğuna ben o kadar emindim ki, başka hiçbir delil
istemiyordum. Ama, bütün bu kişilerin arasındaki bağ öyle apaçıktı ki, kim olsa
aynı sonuca varırdı. Daha fazla kalmayıp ayrıldım. Hizmetçi kadına, biraz
bahçede dolaşmak istediğimi söyledim. Her tarafı dolaştım. Herbert'le
dövüştüğümüz köşe, Estella'yla yan yana yürüdüğümüz yollar. Hepsi de ne kadar,
ıssızdı! Dönüşte bira fabrikasına uğradım. Fabrika bahçesinin küçük kapısının
paslı çengelini açıp içeri girdim. O yüksek tavanlı yerin bir kapısından
girmiş, diğer kapısından çıkmak üzereydim ki, çocukluğumdan kalma bir duyguyla
başımı arkaya çevirdim... Yine Bayan Havisham'ın tavan atkılarından birine
asılmış, sallandığını görür gibi oldum, tepeden tırnağa ürperdim bir an, sonra
dışarı çıktım.
Şu
tahta kapının önünde bir zamanlar Estella kalbimi kırmıştı. Ben de içimin
acısını unutmak için saçlarımı çekmiştim. Şu anda, ortalığın ıssızlığı, akşam
saatinin durgunluğun, biraz önce gördüğüm hayalin korkunçluğu içimi korkuya
benzer bir duyguyla doldurmuştu. Ön bahçeye geçince, nedense, evden hemen
aynlamadım. Yeniden yukarı çıkarak, acaba Bayan Havisham iyi mi, rahat mı, diye
bakmaya karar verdim.
Demin
oturmuş olduğumuz odanın kapısından içeri bir göz attım. Ocak başındaki eski
koltuğa gömülmüş, arkası kapıya dönük oturuyordu. Sessizce çekilip gitmek
istedim.
Tam
çekilmek üzereydim ki kocaman bir alev parıltısı gördüm. Aynı zamanda, Bayan
Havisham bana doğru koşmaya başladı. Her tarafı alev, ateş içindeydi, çığlık
çığlığa haykırıyordu. Onu saran alevlerin yüksekliği kendi boyunun iki katı
kadar vardı. Sırtımda çift pelerinli bir pardesü, kolumda da kalın bir palto
vardı. Bunları açıp kadının üstüne atmış, onu yere yıkmış, iyice sarıp
sarmalamışım. O düğün sofrasının üstündeki bütün çürümüş döküntüyü, iğrenç
böcekleri yere dökerek kocaman örtüyü çekip almış, bunu da kadının üstüne
sarmışım. Ama, o anda bütün bunları yaptığımın farkında bile değildim. Bildiğim
tek şey, ikimizin birden yerde, ziyafet masasının ayak ucunda oluşumuzdu.
Havada parıl parıl korlar uçuşuyordu. Bunlar Bayan Havisham'ın gelinliğinin
parçalarıydı. Sonra rahatı kaçan kara böceklerle örümceklerin yerlerde
koşuştuklarını gördüm. Aşağı katlardan bağırış çağırış, hizmetçiler, uşaklar
koşup geldiler Ben hâlâ bütün kuvvetimle Bayan Havisham'ı yere bastırmaya
çalışıyordum. Sanki bir haydut yakalamıştım da kaçmasından korkuyordum O anda
onun kim olduğunu, niçin boğuştuğumuzu sorsalar bilemezdim Yanıp kül olmaktan korumak
için sarıp sarmalamış, yere bastırmıştım, ama bunlann hiçbirini
hatırlayamıyordum.
Bayan
Havisham baygındı. Onu yerinden kımıldatmalarını, hatta ona dokunmalarını
istemiyordum. Hemen doktor çağırttım, doktor gelene kadar onu kucağımdan
bırakmadım. Bırakırsam yine yangın çıkacak, onu yakıp kül edecek diye
korkuyordum galiba. Doktor gelince ben de ayağa kalktığımda iki elimin de yanık
içinde olduğunu görerek şaşırdım kaldım. Elimin yandığını ne hatırlıyor, ne de
duyabiliyordum. Doktorun muayenesine göre Bayan Havisham birçok yerinden ağır
yanmıştı, yanıkları ümitsiz değilmiş. Asıl tehlike geçirmiş olduğu
sarsıntıdaymış. Doktor onun şiltesini yatağından aldırıp o koca şölen masasının
üzerine serdirdi. Yanıkların ilaçlanıp sarılması için burasının en uygun yer
olduğunu söylüyordu.
Birkaç
saat sonra onu yeniden gördüğümde Bayan Havisham düğün sofrasının üzerine
uzatılmış yatıyordu. Gelinliği olduğu gibi yanmıştı, ama yine de üzerinde o eski,
korkunç gelinlik hali vardı. Vücudunu baştatf aşağı sargılarla sarmışlar,
üzerine de beyaz bir çarşaf çekmişlerdi. Estella'nm Paris'te olduğunu öğrendim.
Doktor hemen ona mektup yazıp ilk postaya yetiştireceğine söz verdi. Bayan
Havisham'ın akrabalarını, ben, Matthew Pocket aracılığıyla haberdar edecektim. O
akşam bir ara Bayan Havisham kendine geldi, olup biteni hatırladı. Ama, olayı
anlatışmdaki canlılıkta çok korkunç bir şey vardı. Gece yarısına doğru,
sayıklamaya başladı, zamanla yine kendinden geçmişti. Alçak sesle hep: "Ne
yaptım ben!" diyordu. "Hey Ulu Tann'm, ben ne yaptım!" Sonra:
"İlk düşüncem onu felaketten korumaktı," diye söyleniyor, daha sonra:
"Kalemi al, adımın altına, 'Bağışlıyorum' diye yaz," diyordu.
Bu
üç cümlenin sırasını hiç değiştirmiyordu. Konakta benim yapabileceğim bir şey
kalmamıştı. Londra'da ise, bütün bu korkunç olayların bile aklımdan silemediği
bir tehlike vardı. Onun için sokağa çıkıp Londra'ya doğru yola çıktım. Çok acı
çekiyordum ellerimden, ama daha kötü olabilirdi. Sağ elimi biraz
kullanabiliyordum; sol elim kadar baştan aşağı sargılanmış değildi. Sol kolumu
askıya almışlardı. Bu yüzden, paltomu da peler1-gibi omzumda taşımak
zorundaydım. Saçım biraz yanmıştı, ama yüzümle başıma bir şey olmamıştı. Herbert
hemen gidip babasına haber verdi, sonra yanıma döndü, o günü bana
hastabakıcılık etmekle geçirdi. Son derece iyi, itinalı bir hastabakıcıydı
doğrusu! Saati gelince sargılarımı açıyor, serinletici ilaçlara batmp yeniden
sarıyordu. Beni kanepeye yatırmıştı. O ateş parıltısı aklımdan gitmiyordu. Her
yerde alevlerin ışığını, o telaşı görüp duyar, o keskin yanık kokusunu hep
koklar gibiydim. Bir an uyuklayacak olsam Bayan Havis-ham'ın çığlıklarını
duyarak uyanıyor, çevresindeki o yüksek alev çerçevesiyle koştuğunu görür gibi
oluyordum. Zihnimin, ruhumun duyduğu acı, yanıklarımın acısından çok daha
keskindi. Herbert bunu sezdiği için beni oyalamak, düşünmemi önlemek için
elinden geleni yapıyordu.
Bu
arada gemi konusundan söz etmiyorduk, ama ikimizin de aklı bundaydı. Sözsüz bir
anlaşmayla ikimiz de yaralarımı bir an önce iyileştirmeyi düşünüyor olmalıydık.
O
sabah Herbert'e ilk sorduğum soru, Değirmen İskelesi'nde işlerin yolunda gidip
gitmediği olmuştu. Herbert, gayet tasasız bir şekilde, her şeyin yolunda
olduğunu söyleyince ben artık bu konuyu açmamıştım. Akşam üzeri Herbert
kendiliğinden o konuyu açtı.
"Handel'ciğim,
dün gece Provis'le tam iki saat konuştuk. Biliyor musun, Handel, bu adamı
tanıdıkça sevmeye başlıyor insan."
"Ben
sana söylemiştim, son görüşmemizde bana da bir hayli sevimli geldi."
"Dün
gece geçmişini anlattı durdu. Eski günleri, karanlık, fırtınalı maceraları,
hayatındaki kadınları, hele karısından ayrılışını anlattı... Acıttım mı
elini?"
"Anlat,
Herbert," dedim. "Provis'in bütün söylediklerini anlat bana!"
Herbert
sargılarımı değiştirmeye devam ederken anlatıyordu: "Dediğine göre,
Provis'in kansı kendinden hayli gençmiş, ama şok kıskançmış.
Hem
de kinciymiş. Son derece kinciymiş, Handel... her bakımdan son derece."
"Nasıl son derece?"
"Adam
öldürecek derecede! Çok mu soğuk geldi ilaç?" "Yok, farkında bile
değilim. Kimi öldürmüş bu kadın?" "Aslında kendi canını korumak içinmiş
galiba, ama adam öldürme suçundan yargılamışlar. Savunmasını Jaggers yapmış. Ve
böylece Jaggers büyük ün kazanmış. Provis de onu böyle tanımış. Karısının
öldürdüğü, daha doğrusu ölen kadın daha yaşlı, daha iri, daha kuvvetliymiş.
Jaggers bunu öne sürerek Provis'in karısını kurtarmayı başarmış... Zavallı
Handel'ciğim, yine acıttım galiba?"
"Hayır,
hiç acıtmıyorsun, Herbert. Anlatmaya devam et."
"Provis'le
karısının bir çocukları varmış. Provis bu yavruya çok düşkünmüş. O gece karısı
bir ara Provis'in karşısına çıkmış, çocuğu ortadan kaldıracağına, babasının onu
bir daha asla görmeyeceğine and içmiş, sonra kaçıp gitmiş... Tamam, asıl acıyan
kolunu yine askıya taktık, şimdi sağ el kaldı ki, o da hiçbir şey değil! Sakın
yangının dumanlan içine kaçmış olmasın? Soluk alışını hiç beğenmiyorum."
"Geçer,
Herbert. Ne olmuş, kadın dediğini yapmış mı?"
"İşte
bu Provis'in hayatının en karanlık dönemi. Kadın dediğini yapmış. Çocuğu
öldürmüş."
"Yani
bu, kadının dediği mi, yoksa Provis'in başka bir bildiği var mı?"
"Kadın
öyle söylemiş. Provis çocuğun ölümüne kan ağladığı kadar korkmaktan da kendini
alamamış. Çocuğun ölümünden onu da sorumlu tutarlar diye ödü koparak kaçıp
saklanmış. Kadın da, suçsuz bulununca ortadan kaybolmuş. Böylece Provis hem
çocuğunu, hem de çocuğunun anasını kaybetmiş."
"Acaba
bu çocuk..."
"Bir
dakika azizim, daha bitmedi. Compeyson namussuzu Provis'in bu sırrını öğrenmiş,
korkusundan faydalanarak adamcağızı boğaz tokluğuna, en kötü işlerinde
kullanmış. Bizimkinin de öfkesi bu yüzden iyice artmış Compeyson'a karşı."
"Bütün
bunlar hangi tarihte olup bitmiş?"
"Dur
bakayım, laf arasında, aşağı yukarı yirmi yıl oluyor, dedi.
Hatta
sonunda mezarlıkta karşılaşmasının lafı geçti. Kaç yaşlarındaydın sen o
zaman?"
"Yedi
galiba."
"Evet.
Çocuğunu kaybedeli o zaman üç, dört yıl olmuşmuş. Seni görünce aklına kendi
kızı gelmiş, çünkü kız yaşasaymış senin kadar filan olacakmış."
Kısa
bir sessizlik oldu. Sonra ben heyecanla: "Herbert" dedim,
"Pencerenin
aydınlığında beni iyice görebiliyor musun, yoksa ateşin karşısına mı
geçeyim?"
"Ateşin
karşısına geç daha iyi."
"Bana
bak, Herbert."
"Bakıyorum,
dostum."
"Dokun
bana."
"Dokunuyorum."
"Ateşin
filan yok değil mi? Geçen akşamki felaket yüzünden aklıma bir şey mi oldu
yoksa?"
"Saçmalama!
Çok heyecanlısın ama demir gibisin. Aklın da başında."
"Aklımın
başında olduğunu biliyorum. Artık Değirmen İskele-si'nde sakladığımız adamın
Estella'nın babası olduğuna da eminim."
Estella'nın
geçmişini niçin ortaya çıkarmıştım, bilmiyorum.
Ama
yukarıda anlattığım konuşmadan sonra içimi yakıcı bir istek sardı: Ne yapıp
yapıp bu işin aslını Jaggers'ten öğrenmeliydim. Belki de önüme son dakikada
çıkmış olan Provis'e, eskiden beri hayatımı doldurmuş olan aşkın havasından bir
pay çıkarmak istiyordum.
Az
kalsın hemen o gece kalkıp Jaggers'in evine gidecektim. Herbert böyle bir şey
yaparsam mutlaka yatağa düşeceğimi, Provis'in hayatının, benim sağlığıma bağlı
olduğunu söyleyerek beni yola çıkmaktan vazgeçirdi. Ne olursa olsun, ertesi
sabah Jaggers'e gitmek şartıyla o gece evde kaldım. Ertesi sabah Jaggers'in
bürosuna gittiğimde Wemmick'le içerde hesaplan gözden geçiriyorlardı. Onları
böyle başbaşa bulunca sevindim. Sırdaşlığımızı ele vermeden konuştuğumu Wemmick
kendi gözleriyle görecekti. Böyle kolum askıda, ellerim sargı içinde içeri
girmem de benim için iyi oldu; çünkü, görünüşüm, anlattıklanmın yarattığı
heyecan Jaggers'i bir dereceye kadar yumuşatmaya yaradı, konuşmamız delillere,
tanıklara her zamanki kadar bağlı kalmadı.
Satis
Konaği'ndaki felaketli olayı anlatıp bitirdikten, onların soru-lanna da
karşılık verdikten sonra, Bayan Havisham'ın bana para verilmesi için yazdığı
kartı çıkardım. Bunu görünce avukatın gözleri çukura batmış gibi olduysa da
birkaç dakika sonra dokuz yüz paundluk bir çek yazması için Wemmick'e talimat verdi.
"Senin
kendin için bir şeyler yapamadığımıza üzülüyorum, Pip."
"Sağolun,
Bayan Havisham da bana aynı şeyi söyledi," dedim. "Ama, ben
istemedim."
Jaggers:
"Ben olsam isterdim, ama herkes kendi işini kendisi bilir" dedi. Artık
asıl konuya geçmenin zamanı gelmişti. Jaggers'e döndüm. "Yine de Bayan
Havisham'dan bir isteğim oldu, efendim," dedim.
"Manevi
kızı hakkında bana bilgi vermesini istedim, o da bütün bildiğini söyledi."
Jaggers
önce eğilip şöyle bir ayakkabılarını süzdü, sonra doğruldu.
"Ben
olsam söylemezdim, ama herkes kendi işini kendisi bilir," dedi.
"Efendim,
ben, manevi kızı hakkında Bayan Havisham'dan daha çok şey biliyorum. Bu kızın
annesini biliyorum."
Jaggers
soru sorar gibi yüzüme bakarak: "Annesini mi?" diye mırıldandı.
"Bu
anneyi şu son üç gün içinde gördüm."
Jaggers:
"Öyle mi?" dedi.
"Onu
siz de gördünüz, hem de benden sonra bile gördünüz."
"Öyle
mi?"
"Belki
de Estella hakkında da sizden daha çok şey biliyorum, efendim," dedim.
"Ben onun babasını da biliyorum."
Jaggers
belli belirsiz irkildi. O derece kendini kolluyordu ki, Ekildiğini belli
etmedi, ama yine de üzerine gelen belli belirsiz bir dikkat kesiliş bana
tahminimde yanılmamış olduğumu gösterdi: Estella'nın babasını bilmiyordu
Jaggers!
"Ya,
demek hanımefendinin babasını biliyorsun, öyle mi, Pip?"
"Evet
efendim. Provis... Yeni Dünya'dan gelen adam."
Bu
sözlerim üzerine Jaggers açıkça irkilmekten kendini alamadı. Sonra kendini
topladı, cebinden mendilini çıkararak bu irkilişini belli etmemeye çalıştı, ama
benim gözümden kaçmamıştı. Bu sözlerimi Wemmick nasıl karşıladı, bilmiyorum;
Waggers aramızdaki sır ortaklığını sezer diye korkumdan ona bakmamıştım. Jaggers
artık kendini iyice toplamıştı. Serinkanlı bir tavırla sordu:
"Provis
bu iddiasını ne türlü delillere dayıyor, Pip?"
"Provis'in
böyle bir iddiası yok, hiçbir zaman da olmadı," dedim.
"Kendisi
kızının sağ olduğunu ne biliyor, ne de düşünüyor."
Sonra
bütün bildiklerimi anlattım, bana Wemmick'in anlatmış olduğu şeyleri Bayan
Havisham'dan öğrenmiş olduğumu, açıkça söylemedim, ama ima ettim. En sonunda,
Wemmick'e bakmaya cesaret bulabildiğimde, o elinde kalemi, harıl hani bir
şeyler yazıp çiziyordu.
Jaggers
de bir anlık bir duraklamadan sonra yazı masasına doğru ilerledi.
"Wemmick,"
dedi, "Bay Pip geldiğinde biz neredeydik?" Böylece beni baştan
savmasına izin vermeyecektim. Biraz öfkeli bir tavırla karşısına geçtim.
Benimle erkekçe, açık açık konuşmasını söyledim. Benim, kendisine güvendiğim
gibi, onun da bana güvenebileceğini, bunca yıldan, başıma gelen bunca şeyden
sonra gerçeği öğrenmeye hakkım olduğunu söyledim.
O
hâlâ taş gibi duruyordu. Bu kez Wemmick'e döndüm:
"Bay
Wemmick, sizin duygulu bir insan olduğunuzu biliyorum. Sıcak yuvanızı, ihtiyar
babanızı gördüm. İş hayatının yorgunluğunu nasıl tatlı, şen bir biçimde
giderdiğinizi gördüm. Yalvarırım size, Bay Jaggers'e benimle biraz daha açık konuşinası
gerektiğini anlatın!"
Jaggers'le
sekreteri bakıştılar. Ömrümde iki insanın birbirlerine bu kadar garip
baktıklarını hiç görmemiştim! Wemmick hemen o an orada işini kaybedecek diye
ödüm koptu. Ama, Jaggers'in yüzündeki ifadenin yumuşayarak gülümsemeye dönüştüğünü
görünce korkum geçti.
"Bu
ne, Wemmick? Neler duyuyorum, senin ihtiyar baban, şen, tatlı çalışmaların filan
mı varmış?"
Wemmick,
korkusuz bir tavırla: "Varsa ne çıkar!" dedi. "İşimi aksatmıyor
bunlar!"
Jaggers
elini benim koluma koyup gülümseyerek: "Pip, bu adam Londra'nın en büyük
sahtekârı olmalı" dedi.
Wemmick:
"Hiç de değil," diye atıldı. "Ben sahtekârsam, siz de benim
kadar sahtekârsınız."
Jaggers
hâlâ inanmıyormuş gibi: "Senin mi sıcak yuvar var?" diye sordu.
Wemmick:
"İşime zararı dokunmadıktan sonra varsın olsun," dedi. "Bana
öyle geliyor ki, bir gün siz de kendinize bir köşede sıcak bir yuva kurmak
istiyorsunuz, ama açıklamak istemiyorsunuz!"
Jaggers:
"Hay Allah!" dercesine birkaç kere daha başını salladı.
Sonra
bana dönüp anlatmaya başladı: "Şimdi Pip, düşün ki bir genç kadın senin
anlattığın gibi bir durumda çocuğunu kocasından kaçmpbir yere gizliyor. Ama,
avukatının ısrarı üzerine, gerçeği avukatına anlatıyor. Öyle bir avukat ki,
Pip, ömrü suçlular arasında geçmekte, bu hayata doğan çocukların felaketini
yakından görmektedir. Bu çevrede yetişen çocukların cellada yem olarak
büyüdüklerine inanmaktadır." "Anlıyorum, efendim."
"Bu
avukat, bir gün bu şanssız yavrulardan birini kurtarma imkanıyla karşılaşıyor.
Zengin bir kadın manevi bir evlat istemektedir... bir kız çocuğu. Avukat,
annesi adam öldürme suçuyla yargılanan o güzel yavruyu düşünüyor. Babası çocuğu
ölü bilmektedir; annesi de, darağa-cından kurtulsa bile, çocuğuna doğru dürüst
bakacak durumda değildir; çünkü, geçirmiş olduğu sarsıntılar, ölüm korkusu
biraz aklını bozmuştur. Çocuğunu avukatının eline verir; sonradan, beraat
edince, kendi de onun evine sığınır." "Anlıyorum, efendim."
"Şimdi
de, bu kızın büyüdüğünü, zengin bir adamla evlendiğini varsay.
Hiç
tanımadığı, varlıklarını bile bilmediği gerçek annesi ve babası sağdır; hem de
birbirlerine oldukça yakın yerdedirler. Bütün bunlardan kimsenin haberi yoktur.
Yalnız sen nasılsa öğrenmiş bulunuyorsun. İyi düşün böyle bir durumu."
"Düşünüyorum, efendim."
"Lütfen
Bay Wemmick de düşünsün." "Düşünüyorum, efendim."
"Böyle
bir sırrı bunca yıldan sonra deşmek kime yarar? Babaya mı?
Anneye
mi? Kıza mı? Sorarım size, baylar, kime yarar?"
Wemmick'e
baktım. Yüzünde son derece ciddi bir ifadeyle, parmağını dudaklarına bastırdı.
Ben de aynı şeyi yaptım. Jaggers de bizim gibi yaptı.
Sonra
"Wemmick," dedi. "Bay Pip geldiğinde nerede kalmıştık?
Oradan
ayrılınca Bayan Havisham'ın kardeşine gittim. O da hemen gidip Bay Clarriker'i
bana getirdi, parayı Clarriker'e devrederek büyük bir yükten kurtulmuş oldum.
Büyük bir servetin beni beklediğini öğrenip büyük ümitlere kapıldığımdan bu
yana yaptığım ilk iyi iş oldu.
Clarriker'den
öğrendiğime göre firmanın işleri ilerliyormuş, yakında Doğu'da bir şube
açabileceklermiş. Bu şubeyi de Herbert idare edecekmiş. Ben Londra'da kalacak
olsam bile, arkadaşımdan ister istemez ayrılmak zorunda kalacaktım! En son
tutunduğum dalın da kırılmakta olduğunu, yakında boşlukta kalacağımı seziyordum.
Yalnız,
akşam Herbert eve gelip de firmaya ortak olarak kabul edildiğini, artık Clara
ile evlenebileceğini söyleyince, onun sevincine ortak olarak kendi üzüntümü
unuttum. Herbert'e kalırsa yakında ben de onların yanına gelecektim, hep
birlikte Nil boyunca yolculuk edecektik.
Mart
geldi, çattı. Sol kolumun iyileşmesi umduğumuzdan uzun sürmüştü.
Hâlâ
palto giyemiyordum. Sağ elim, iyileşmiş sayılırdı. Yanık yerleri kalmıştı, ama
kullanabiliyordum.
Bir
pazartesi sabahı Herbert'le kahvaltı ederken postacı Wem-mick'ten şöyle bir
mektup getirdi:
"Bu
mektubu okur okumaz yak. Ve derhal o düşündüğümüz işi gerçekleştir. "
Mektubu
Herbert'e gösterdim. Kelimesi kelimesine ezberledikten sonra hemen yaktık.
Herbert:
"Bunun üzerine çok düşündüm," dedi. "Başka kayıkçı alacağına
bizim Startop'u al. İyi çocuktur, bizi sever, iyi denizcidir, atılgandır, hem
de kendisine güvenilir."
Startop'u
ben de aklımdan geçirmiştim.
"Ama,
ona her şeyi nasıl anlatırız?"
Herbert:
"Çok bir şey anlatmaya gerek yok!" dedi. "Provis'i gizli bir
nedenle yurt dışına çıkarmak zorunda olduğunu söylersin. Startop kimsenin işine
burnunu sokmaz. Demek, sen de gidiyorsun?" "Elbette!"
"Nereye?"
Bana
kalırsa gideceğimiz yerin önemi yoktu. Hamburg, Rotterdam, Anvers, hangisi
olursa... Yeter ki İngiltere'den uzaklaşalım.Provis'i uzaklaştırtabildiğim kadar
uzaklaştırtmak istiyordum. Londra'dan kalkan, bizi alabilecek olan yabancı bir
gemiyi daha önceden kararlaştıracak, kuytu bir köşede o gemiyi bekleyecektik.
Kahvaltıdan
sonra Herbert'le dışarı çıktık, limana gittik. Hamburg'a giden bir gemiyi
seçtik. Ne olur, ne olmaz diye aynı saatlerde kalkacak olan başka yabancı
gemilere de baktık. Sonra, ben gereken kâğıtları çıkarmak, Herbert de
Startop'la konuşmak üzere, birkaç saatliğine ayrıldık.
Öğleden
sonra saat birde yeniden buluştuğumuzda ben pasaportları hazırlatmıştım,
Herbert de Startop'la konuşmuş, onun böyle bir maceraya hazır olduğunu
öğrenmişti.
Herbert
işine gitti, ben de eve döndüm.
Kutuda
bana yazılmış bir mektup duruyordu. Yazı oldukça düzgündü ama, zarfı çok pisti.
Elden gönderilmişti. Mektupta şöyle deniyordu:
"Yarın
gece, bataklıklardaki bekçi klübesine gel. Amcan Provis hakkında bilmen
gerekenler var. Kimseye söyleme. Mektubu da yanında getir" diyordu.
Ne
yapacağımı bilemiyordum. Hemen karar vermek zorundaydım. Ertesi gece
gidemezdim. Çünkü yolculuk zamanına kadar çok az zaman kalıyordu. Ama sözü
edilen bilginin yapacağımız yolculuğa da önemli bir etkisi olabilirdi.
Düşünecek
zamanım yoktu, gitmemek elimde değildi. Provis'den söz edilmesi bana başka
seçenek bırakmıyordu. Herbert'e, alelacele bir not bıraktım. Dönüşü belirsiz
bir yolculuğa çıkmak üzere olduğum için son bir kez olarak gidip Bayan Havisham'ı
görmek istediğimi söyledim. Bu mektup aklımı darmadağın etmişti. Mektubun bir
tuzak olması olasılığı vardı. Ama, ya gerçekten Provis hakkında bilmem gereken
bir şey varsa? Bunu öğrenmeyişim yüzünden şu en son dakikada Pro-vis'in başına
bir şey gelirse kendi kendimi nasıl bağışlayabilirdim? Çok uzun, sıkıntılı
gelen bir yolculuktan sonra akşam üzeri kasabaya gelmiştim. Bu arada da Satis
Konağı'na gidip Bayan Havisham'ın nasıl olduğunu sordum. Bir parça iyileşir
gibi olduğunu, ama hâlâ çok-hasta yattığını söylediler. Gece yola çıkıp
bataklığa gittim. Bekçi kulübesine yaklaşıp kapıyı çaldım. Kireç ocağının
boğucu dumanlan, sinsi bir hayalet gibi üzerime yürüyordu. Hiç ses çıkmayınca
bir daha vurdum. Yine ses veren olmadı. Bu kez kapının çengelini kaldırdım. Kapı
açıldı. İçeride masa üzerinde bir mum yanıyordu. Bir tahta sıra, bir de yatak
gördüm. Yukarıda balkon gibi bir yer vardı. "Kimse yok mu?" diye
seslendim. Ses veren olmadı. Saatime baktım. Tam zamanıydı. Tekrar, "Kimse
yok mu burada?" diye bağırdım. Ses yok. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Yağmur
yağmaya başlamıştı. "Kulübeye biraz önce gelmiş ve tekrar geri dönmek
üzere dışarı çıkmış olmalı; yoksa, şamdanı yanık bırakmazdı," diye
dünüyordum. Aklıma mumun yeni anlamak için fitiline bakmak geldi. Dönüp şamdanı
elime almıştım ki şiddetli bir sarsıntı mumu söndürdü, kendimi arkadan atılan bir
kementle kıskıvrak bağlanmış buldum. Birisi, karanlıkta, kısık sesle bir küfür
savurdu. "Şimdi elimdesin!" dedi. Kurtulmaya çabalarken: "Ne
oluyoruz? Kimdir bu? İmdat! Yetişin! Kurtarın beni!" diye bağırıyordum.
Kement
yalnz kollarımı sımsıkı bağlamakla kalmıyor, yanık yaralarımı keserek bana
korkunç bir acı veriyordu. Karanlıkta boş yere çırpınarak bağırıp duruyordum,
üzerimde hep göremediğim düşmanımın sıcak soluğunu duyuyordum. Çok kuvvetli bir
adamdı; beni susturmak için ağzımı kapatmaya çalışıyordu. Sonunda beni duvara
bağlamıştı. Adamın acelesi olmadığı anlaşılıyordu. Yeniden ateş yakmaya
başladı. Dudaklarını ve ellerini görebiliyordum. Derken, talaşların
tu-tuşmasıyla bir alev parladı, bunun ışığında Orlick'i tanıdım. Şamdanı yaktı,
masanın üzerine bıraktı. Beni iyice görebilmek için şamdana arkasını dönerek,
kollarını kavuşturup oturdu, bana baktı.
Ben
de şimdi duvarın hemen önündeki dimdik bir merdivene bağlanmış olduğumu
anladım. Bir süre Orlick'le birbirimize baktık, sonra o: "İşte
elimdesin!"dedi.
"Çöz
şu bağlarımı! Bırak beni."
"Korkma,
bırakacağım! Salıvereceğim seni, git gidebildiğin kadar.
Ama,
zamanı gelince."
"Neden
kandırıp getirdin beni buraya?"
Orlick
korkunç bir bakışla: "Bilmiyor musun?" diye sordu.
"Neden
böyle tuzağa düşürdün beni?"
"Kimseden
yardım istemeyip her işi kendim yapacağım. Kimse sırrımı bilmeyecek!"
Karşıma
geçmiş, kollarını kavuşturmuş, başını sallayarak beni seyrediyor, benimle alay
ediyordu. Orlick elini kulübenin köşesine doğru uzattı, pirinç dipçikli bir
tüfek çekip aldı, bana doğrulttu.
"Bunu
biliyorsun değil mi? diye sordu. "Daha önce gördüğün yeri hatırlarsın
herhalde?"
"Evet,"
dedim.
"O
yerden ettin beni. Sen sebep oldun. Konuş!"
"Başka
ne yapabilirdim?"
"Sadece
o hareketin bile yeterdi. Ama, sen onunla kalmadın. Sevdiğim kızla benim arama
ne cesaretle girdin?"
"Ne
zaman girdim?"
"Ne
zaman girmedim ki! Hep benim aleyhimde konuştun ona."
"Sen
kendi kendini hatırdın."
"Yalan
söylüyorsun! Bir de beni buralardan uzaklaştırmaya çalıştın.
Görüyorsun
ya, duydum ona söylediklerini o gece! Hem, sana bir şey daha söyleyeyim mi,
beni buralardan süreceksen bu gece sür, tam zamanıdır, yoksa, çok geç kalırsın!"
Parmağını bana doğru uzatmış sallıyordu, ağzı, homurdanan bir hayvanın ağzı
gibiydi. Gerçekten çok geç kalmış olduğumu anlıyordum.
"Ne
yapacaksın bana?" diye sordum.
Yumruğunu
olanca hızıyla masaya vurup kendi de sanki o hızla ayağa kalkarak: "Canını
alacağım senin!" diye haykırdı.
Öne
doğru eğilmiş, gözlerini bana dikmişti. Yumruk yapmış olduğu elini yavaşça
açtı, bana baktıkça ağzı sulanıyormuş gibi şöyle bir dudaklarının üstünden geçirdi.
Sonra yine yerine oturdu.
"Ta
çocukluğundan beri Orlick babanın başına belâ oldun!."
Gerçekten
de mezarımın başına geldiğime inanıyordum. Bir an çaresizliğin verdiği bir
çılgınlıkla çevreme bakındım, ama kısıldığım kapandan kurtulacak hiçbir yol
yoktu.
Orlick
kollarını kavuşturarak: "Seni yalnız öldürmekle kalmayacağım!" diye
söylendi. "Tümüyle ortadan kaldıracağım seni! Tek bir kemiğin, tek bir tel
saçın kalmayacak dünya yüzünde! Kireç ocağına atacağım. Varsın geride kalanlar
başına ne geldi diye merak edip dursunlar. Hiçbir şey bilmeyecekler."
Provis,
Estella'nın babası, kendisini yüzüstü bırakıp kaçtığıma inanacaktı. Herbert
bile kuşkulanacaktı benden. Joe, Biddy kendilerini ne kadar sevdiğimi, pişmanlığımın,
üzüntümün derinliğini asla öğrenemeyeceklerdi. Önümde bekleyen ölüm korkunçtu,
ama öldükten sonra kötü ad bırakmak düşüncesi o anda ölümden de korkunçtu! Beynim
o kadar hızlı işliyordu ki, yalnız dostlarımın değil, henüz doğmamış kuşakların
bile beni lanetle, tiksintiyle andıklarını görür gibi oluyordum... Estella'nın
Biddy'nin çocukları, torunları... "Şimdi, seni hayvan vurur gibi vurup
gebertmeden önce son bir kez gözden geçireceğim. Son bir kez alay edeceğim
seninle."
"İmdat!"
diye bağırmak aklımdan geçmişti, ama onun bu son sözleri üzerine, keyifle
karşıma geçişini görünce, bağırmayı gururuma yediremeyerek, sustum. Gözleri
kanlı, kıpkızıl parlıyordu. Boynuna astığı teneke bir kupayı kaldırıp ağzına
dikti. Keskin bir ispirto kokusu duydum, yüzüne parlak bir renk yayıldığını
gördüm. Orlick yine kollarını kavuşturarak homurdandı: "Seni köpek seni!
Orlick babanın sana söyleyeceği bir çift sözü var. Senin o ablan olacak şirreti
tahtalı köye gönderen de benim." Hâlâ o korkunç hızla işleyen beynim, daha
onun homurtusu dinmeden, ablamın hastalığını, sakatlığını, ölümünü yeni baştan
yaşamış, bitirmişti. "Sen olduğunu biliyordum, katil!" diye
haykırdım. Orlick tüfeği kaptı, dipçiğiyle havayı döverek: "Ama, sebep
sensin! Senin yüzünden oldu!" diye bağırdı. "Bu gece seni nasıl
yakala-dıysam ona da arkadan saldırdım o gün. Öldü sandım, kaçtım. Yakınlarda
bir kireç ocağı olsaydı bir daha canlanabilir miydi o eli maşalı şırfıntı! Ama,
Orlick babanın bir suçu yok bunda. Suçlu sensin. Eskiden beri yüz gören, kayırılan
sensin, yüzüne tüküriilen, eşşekler gibi çalıştırılan da ben."
İçki
kupasını tekrar ağzına dayadı, iyice kudurur gibi oldu. Kupayı kaldırışından,
içinde fazla bir şey kalmadığını anlıyordum. Sarhoş olup beni öldürecek
cesareti bulmaya çalışıyordu. Bu kupanın içindeki her damla benim canımdan bir
damla demekti. Biraz sonra ben de kulübeyi saran o boğucu dumandan bir parça
olacaktım. Orlick, ablamı yaraladıktan sonra yaptığı gibi hemen kasabaya koşacak,
insan içine karışacaktı. O birkaç kelimelik bir cümleyi tamamlayıncaya kadar
ben hayalimde hayatımın geçen yıllarını yeni baştan yaşayıp bitiriyordum.
Ölümün yakınlığı, kolumun korkunç sancısı bana garip bir heyecan vermişti.
Bu
heyecan içinde gördüğüm hayallerin canlılığını ne kadar anlatsam azdır. Ayrıca,
bütün dikkatim de Orlick'in üstüne toplanmıştı, kirpiğini oynatsa farkına
varıyordum. Şimdi yerinden kalkmış, masayı kenara doğru itiyordu. Şamdanı alıp
bana doğru tuttu.
"Sana
bir şey daha söyleyeyim! O gece merdiven dibinde gördüğün de bendim!"
Lambaları
sönmüş, karanlık merdiveni, bekçinin fenerinin ışığıyla duvara vuran tırabzan
gölgelerini gördüm. Pansiyonun oda kapılarını gördüm... kimi aralık, kimi kapalı...
ortalıktaki eşyalar... "Ne mi arıyordum orada? Senin yüzünden işimden
olduktan sonra, kendim başka işler, başka dostlar buldum. Bu dostlar benim
adıma mektup bile yazıyorlar. Anlarsın ya, hani o mektup! Hem de kaç türlü yazı
gelir bu ahbapların elinden! ablanın cenazesine geldiğin zaman senin canını
almaya and içmiştim. Seni tek başına bir yerde kıstırmak için her hareketini
izlemeye başladım. Er geç elime geçecektin! İşte bu arada amcan Provis'i de
gördüm."
Değirmen
İskelesi, evler, ağaçlar, tersanedeki gemiler... apaçık gözümün önüne serildi.
Odasında Provis, yavaşça indirilen perde, o güzel Clara, iyi kalpli ev sahibi
kadın... Koca Bili Barley'in homurtuları... hepsi de ömrümün tükenmek üzere
olan akıntısına kapılmış gibi hızla gözümün önünden geçtiler. "Amcasını
sevsinler! Joe Gargery'nin gözbebeği olduğun günlerde amcan mı vardı senin? Yıllarca
önce, bataklıklarda gezerken demirden bir köstek bulup saklamıştım. Sonradan
ablanın canına okudum demirle. Daha sonra da Provis amcacığını görünce, bir
zamanlar o kösteğin sahibi olduğunu anladım." Şamdanı yüzüme öyle bir
yaklaştırdı ki korkudan başımı yana çevirdim. Orlick mumu yeniden yüzüme
yaklaştırdı, korkum karşısında kahkahalarla güldü.
"Ateşten
korkar olmuş, küçükbeyim!" diye alay etti. Provis amcanı kaçıracağından da
haberim var! Bu gece senin buraya tıpış tıpış geleceğini biliyordum. Ben burada,
senin hesabını nasıl göreceksem, başkalan da amcanı öyle temizleyecek! Abel
Magwitch'in buralarda bulunmasını istemeyen dostlarım var.
Orlick,
şu anda her zamankinden daha iri, daha kuvvetli görünüyordu. Ona baktıkça son
dakikalarımı yaşadığımı anlıyordum, çünkü beni öldürmeye gerçekten niyeti
olmasa bütün bunlan anlatmazdı, diye düşündüm. Orlick boynundaki kupayı
kaldırdı mantarını çıkardı. Hafif bir mantar olmasına rağmen yere kurşun düşer
gibi düştüğünü duydum. Orlick kupayı ağzına dayadı, yavaş yavaş içiyordu. Bana
bakmıyordu artık. Tenekenin dibinde kalan son damla içkiyi de avucuna boşaltıp
ordan yaladı. Sonra korkunç küfürler savurmaya başladı. Tenekeyi boynundan
çıkanp fırlattı, yere eğildi. Elinde uzun, kalın saplı bir çekiş gördüm, taş
ocaklannda çalışan işçilerin çekişlerinden. Elimden geldiği kadar direnmeye,
ama ona hiçbir şekilde yalvar-mamaya karar vermiştim. Yalnız başımla
bacaklarımı oynatabiliyordum, ama o zamana kadar farkında olmadığım bir kuvvetle
çırpınmaya, bağırmaya başladım. Tam o sırada, benim haykırışıma karşılık veren
haykırışlar duydum, kapıdan içeri dalan gölgeler ve bir fener ışığı gördüm. Bir
gürültü, kargaşalık oldu, boğuşmalar başladı. Sonra, Orlick'in bunlan silkip
atarak ayağa kalktığını, bir adımda masanın üzerinden atlayarak dışarıya
kaçtığını gördüm. Ondan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde
bağlarım çözülmüş, merdivenin dibinde yatıyordum, başım birinin dizine
dayalıydı. Bu dizin kimin dizi olduğunu merak bile etmeyecek kadar dalgındım. Derken,
gözlerimin önünde bir yüz belirdi: Trabb'ın çırağının yüzü! Trabb'ın çırağı,
ciddi bir sesle: "Bir şey olmamış sanırım" diyordu." O zaman
başımın dayalı olduğu dizin sahibi eğilip yüzüme baktı.
"Herbert!"
diye haykırdım.
"Yavaş
konuş, Handel, yavaş! Sakın heyecanlanma."
"Startop
da burada ha?"
Herbert:
"Startop'la birlikte neler yapacağınızı düşün, sakin dur," dedi. Onun
bu sözlerini duyunca yerimden sıçramaya kalkışmıştım bile! Ama, sol kolum öyle bir
zonkladı ki, uzanıp kaldım. "Geç kalmadık değil mi Herbert? Hangi gece bu?
Ne zamandır buradayım ben?" "Daha zamanımız var Handel. Pazartesi
gecesi daha. Yarın salı günü, akşama kadar dinlenir, kendine gelirsin Vah,
zavallı Handel'ci-ğim, nasıl da inliyorsun! Neyin var? Yürüyebilecek
misin?"
"Evet,
evet, bacaklarımda bir şey yok. Yalnız, şu sol kolum öyle zonkluyor ki!
Gömleğimi
yırtıp kolumu açtılar. Sol kolum şişmiş, kızarmıştı. Dokununca, çıldıracak gibi
oluyordum. Mendillerini yırtıp sargı yaptılar, kolumu askıya aldılar.
Biraz
sonra o karanlık, boş kulübenin kapısını kapamış, kasabaya doğru yola
çıkmıştık. Trabb'ın çırağı 'şimdi boylu boslu bir delikanlıydı), elinde fener
önden yürüyordu. Yolda yürürken Herbert nasıl imdadıma yetişebildiğini
anlatmaya başladı: Yola çıkarken, o mektubu evde düşürmüşüm! Herbert, akşam
üzeri Startop'u da alıp eve dönünce mektubu bulmuş. Ne anlama geldiğini
çıkaramamışlar, ama kuşkulanıp peşimden gelmişler. Trabb'ın çırağı onlara
yardımcı olmuş. Böylece bataklıklara dalıp kireç ocağının yanındaki boş
kulübeye gelmişler. Ben de kendi başımdan geçenleri anlattım. Herbert hemen
karakola gitmeyi, Orlick'i yakalatmak istiyordu, ama bunu yaparsak kasabada
oyalanmamız demekti ki, bu planlarımızı aksatacaktı. Hemen o gece Londra'ya
dönmeye karar verdik. Trabb'ın çırağı başımızdan geçenleri bütün kasabaya
yaymadan önce uzaklaşmak en iyisiydi. Herbert kolumun yanığı için bir şişe
melhem aldı, yol boyunca koluma damlatarak, araba sarsıntısının verdiği acıya
dayanmama yardımcı oluyordu. Londra'ya geldiğimiz ilk günü uyuyarak geçirdim.
Yattığım yerden düşündükçe, hastalanıp ertesi geceki fırsatı kaçırmaktan korkuyordum.
Herbert'le Startop beni bütün gün yataktan çıkarmadılar. Ne zaman uyuklasam,
hâlâ o kulübedeymişim, günler geçmiş de Provis'i kurtarma fırsatı kaçmış gibi
korkulu bir duyguyla sıçrayarak uyanıyordum Neyse ki gece yarısından sonra
derin bir uykuya daldım, sabaha kadar.rahatça uyudum. Sabah olmuştu. Herbert
kendi yatağındaydı. Startop da kanepeye yatmıştı. İkisi de uyuyorlardı. Kendi
kendime giyinemezdim, ama ateşi tazeledim, kahve pişirdim. Biraz sonra onlar da
uyandılar. Pencereleri açtık, taze, serin sabah havasını içeri aldık. Irmağın
sulan bizden yana akmaktaydı. Dışarıda hava fena değildi. Sırtımıza kalın
gemici ceketlerinden giymiştik. Ben elime de bir torba almı, gerekli birkaç
eşyamı içine koymuştum. Nereye gidiyordum, ne yapacaktım, ne zaman dönecektim,
hiç mi dönmeyecektim? Bu soruların hiçbirinin karşılığını bilmediğim gibi,
düşünerek kafamı yormak da istemiyordum.
İskeleye
gelince, acaba kayığa binsek mi binmesek mi diye kararsızmışız gibi görünmek
için bir süre oyalandık. Bizim bu numaramızı görecek birkaç kayıkçıdan başka
kimsecikler yoktu ya. Onun için, fazla zaman geçirmeden, sandala bindik.
Arkadaşlarım küreğe geçti, ben de dümene. Suların en yüksek olduğu zamanlardı. Saat
dokuz sıralarında sular çekilmeye başlayacak, bu akıntı öğleden sonra üçe kadar
bize yardım edecekti. Akıntı ters yöne dönünce de akıntıya karşı kürek
çekecektik. Karanlık basmadan, gümrük iskelesi olan Gravesend'i geçmiş, Kent'le
Essex arasındaki sulara ulaşmış olacaktık. Irmak kıyısında bir yer bulup geceyi
orada geçirecektik. Hamburg'la Rotterdam'a giden gemiler Londra'dan perşembe
sabahı saat dokuz sularında kalkıyorlardı. Onlar bizim bulunduğumuz yere
yaklaştıkları sırada, yeniden kayığa binecektik. İlk gelen gemiye binmeye
çalışacaktık. Herhangi bir sebeple bizi almazlarsa, başka bir gemiyi
bekleyecektik. Bu gemilerin renklerini, biçimlerini iyice ezberlemiştik. Çok
geçmeden eski Londra Köprüsü'nü geçtik. Billingsgate'e midye taşıyan kayıklara
kanştık. İleride İskoç şilepleri yük doldurup boşaltıyorlardı. Yanlanndan
geçerken boyları bize çok yüksek görünüyordu. Kömür şileplerinde, kömür kayıklarında
kömür tartılıyor, boşaltıp taşınıyor. Rotterdam'a, Hamburg'a doğru ertesi sabah
kalkacak gemilerin de, gizli bir dost gibi, yanlarından geçtik. Şimdi uzaktan
Değirmen İskelesi görünmüştü, yüreğim hızlı hızlı çarpıyordu. Arkası iskeleye
dönük olan Herbert: "Orada mı bizimki?" diye sordu.
"Yok
henüz." "Biz iyice görünmeden dışarı çıkmayacaktı."
"İşte
şimdi çıktı! Küreklerin ikisini birden alın. Yavaş Herbert!"
İskelenin
merdivenine hafifçe dokunduk, sonra yolcumuzu alıp yolumuza devam ettik.
Provis'in
üzerinde bir gemici pelerini, elinde siyah bir torba vardı, tıpkı bir
gemiciydi. Kolunu yavaşça omzuma dolayarak: "Oğlum benim!" dedi.
"Vefakâr oğlum, aferin sana! Tanrı senden razı olsun!" Gemilerin,
kayıkların arasından geçtik. Suyun yüzünde şamandıralar, zincirler, boş
sepetler, kutular, kereste kömür parçalan doluydu.
Kulaklarımız
güvertelerden yükselen bağırış, şarkı, küfür sesleriyle çınlıyordu. Sonunda
bunları da geride bıraktık, daha sessiz yerlere geldik.
Provis'i
kayığa aldığımız zaman bizi izleyen var mı diye, gizlice bakınmıştım, kuşku
uyandıracak hiçbir şey görmemiştim. Her şey yolundaydı. Engelsiz, takıntısız,
yolumuza gidiyorduk. Provis'in görünüşünde dikkati çekecek hiçbir şey yoktu. Ve
içimizde en sakin de oydu. Belki geçirmiş olduğu sefil hayat onu böyle
maceralara alıştırmıştı. Tehlikeyi önceden düşünmek, tehlikeye hazırlanmak diye
bir şey bilmiyordu. Tehlikeyle karşılaşırsa gereğine bakardı, ama daha önceden
kendine hiç dert etmiyordu.
"Ah,
oğlum! Dört duvar arasında kapanıp kaldıktan sonra seninle şurada oturup
tüttürmek benim için ne zevktir bilsen, herhalde bana imrenirdin,"
diyordu.
"Özgürlüğün
tadını bilirim," dedim.
"Ama,
benim kadar bilemezsin. Benim kadar bilebilmen için kilit altına girmen
gerek... Neyse, bunları konuşmanın sırası değil!"
Ben,
düşünüyordum... Özgürlüğün değerini bu kadar bilen bir adam nasıl olmuş da hem
özgürlüğünü, hem de hayatını tehlikeye atmıştı?
Belki
de tehlikesiz özgürlük bu adamın o derece bilmediği bir şeydi ki, eline geçse
tadını çıkaramazdı.
"Her
şey yolunda giderse birkaç saat sonra kurtulacağız," dedim.
Derin
bir göğüs geçirerek: "Umarım!" dedi.
"Nasıl,
kaçacağımıza inanıyor musun?"
Elini
kayığın kenarından suya soktu, son zamanlarda üzerindeki o yumuşak haliyle
gülümsedi.
"İnanıyorum,
evlatçığım. Ama, şu suların dibini görmemiz nasıl mümkün değilse, önümüzdeki
saatlerin dibini görmemiz de o kadar imkansız. Şu suyun akışını durdurmamız ne
kadar imkansızsa, bu saatlerin gidişini değiştirmemiz de öyle. İkisi de
parmaklarımın arasından kayıp gidiyorlar... işte böyle!"
Sular
damlayan elini görmem için, havaya kaldırdı.
"Bakışın
bu kadar neşeli olmasa, seni duyan karamsarsın sanır," dedim.
"Hiç
de değil, evladım. Kadere boyun eğmek gerek. Hem galiba benimkisi artık biraz
da yaşlılık."
Hava
soğuktu, ama gökyüzü berraktı, parlak güneş insanın içini açıyordu. Akıntı
kuvetliydi. dümeni akıntıdan iyice yararlanacak şekilde kullanıyordum, hızla
yol alıyorduk. Provis pelerinine sarılmış, öyle doğal duruyordu ki.
Az
sonra akıntı durulmaya, ters yöne dönmeye başladı. Demirli duran kayıklar,
gemiler de yavaş yavaş, oldukları yerde dönüyorlardı.
Londra
yönüne gitmek için akıntıyı bekleyen tekneler harekete geçtiler, üzerimize
gelir oldular. Kıyıya yakın giderek akıntıya karşı kürek çekiyorduk. Kürek
çekmek güçleşmişti, ama Herbert'le Startop yılmıyorlardı. Derken, güneş battı,
ortalığı mor bir duman kapladı, sonra karanlık bastı. İleride, bataklıkların
bittiği yerde, tepeler yükseliyordu. Bu uzak tepelerle bizim aramızda hiçbir
canlı yok gibiydi. Karanlık bastırıyordu. Ay geç doğacaktı. Kısa bir danışma
toplantısı yaptık, önümüze çıkan ilk yerde konaklamaya karar verdik. Arkadaşlar
yeniden küreklere sarıldılar, ben de görünürde bir bina arayarak bakınmaya
başladım. Dört, beş mil daha gittik. Hava çok soğuktu; sular gökyüzünden daha
aydınlık gibiydi. Bu ıssız akşam saatinde hepimizin içi kabarmış, hepimize
peşimizde düşman varmış gibi bir korku çökmüştü. Durup durup: "Neydi o
ses?"
"Şuradaki
gölge nedir? Kayık mı?" diye soruyorduk.
Sonunda
bir iskeleye geldik. Önce ben karaya çıktım. Pis, bakımsız bir yerdi;
kaçakçıların uğradığı bir yere benziyordu. Ama, içerisi sıcaktı, mutfakta da
bize yetecek kadar sucukla yumurta, birkaç çeşit içki vardı. İki tane çift
yataklı odaları olduğunu söylediler.
Jack
diye birisi vardı orada. Onun yardımıyla kayığı boşalttık, kıyıya çektik.
Mutfaktaki ocak başında karnımızı doyurduk. Bu arada Jack ayağındaki
kunduraları göstererek, birkaç gün önce karaya vuran bir gemici ölüsünün
ayağından çıkarmış olduğunu anlatıyordu.
Yemekten
sonra ateş başında biraz dinlenirken bana dört kürekli bir kayığa rastlayıp
rastlamadığımızı sordu. Rastlamadığımızı söyleyincce biraz şaşırdı. "Akıntıyla
geri döneceklerdi. Demek sonra vazgeçmişler."
"Dört
kürek mi dedin?"
"Evet.
İki de yolcusu vardı."
"Konakladılar
mı burada?"
"Hayır,
sadece bira almaya geldiler."
Soluk
gözlü, durgun bir adam söze karıştı.
"Jack,
onlar senin sandığın kimselerden değildi."
"Ben
görünce anlarım."
"Onlar
gümrükçüydü!"
"Öyle
diyorum."
"Yanılıyorsun,
Jack."
"Yanılıyorum
ha!"
Bu
konuşma bizleri pirelendirmişti. Hele ben çok kuşkulanmıştım.
Biraz
sonra Provis'i yatıp uyumaya zorladık. Onu yatırdıktan sonra biz dışan çıktık.
Londra'dan sabah kalkan gemi buralara öğleden sonra saat bir sularında
geliyordu. O zamana kadar beklesek mi, yoksa sabah erkenden açılsak mı diye
konuştuk. Gemiyi burada beklemeye karar vardık. Startop'la Herbert bir odada
yattılar, ben de Provis'le bir odadaydım. Hiç soyunmadan yattım. Birkaç saat
dalgın uyumuşum. Yatağımdan kalkıp pencereden dışarı baktım. Gözlerim
dışarısının karanlığına alışınca iskelede iki karaltı seçtim. İki adam bizim
kayığın yanına sokulmuş, içine bakıyorlardı. Başka hiçbir şeyle ilgilenmediler.
İskele boş olduğu için nehir yoluyla gelmedikleri belliydi. Zaten giderken de
bataklıklara doğru gittiler.
Herbert!
uyandırıp adamları göstermeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Herbert'in iki adamı
karanlıkta, pencereden görmesi hiçbir işe yaramayacaktı. Karaltıları gözden
kaybedinceye kadar seyrettim, sonra yatıp uyudum. Sabah erkenden kalkıp
kahvaltının hazırlanmasını beklerken, gece gördüklerimi bizimkilere anlattım.
İçimizde en az korkuya kapılan Provis oldu. Adamların kaçakçı peşinde koşan
gümrük memurları olduğunu tahmin ediyordu. Akla yakın bir ihtimaldi bu;
İçimdeki korkuyu böylece yatıştırmaya çalıştım. Yine de, ne olur, ne olmaz diye
bir düşündüm: Uzakta sulara doğru çıkıntı yapan bir burun vardı.
Provis'le
ben oraya kadar yürüyecektik, kayık bizi oradan alacak
Kahvaltıdan
sonra Provis'le ikimiz oradakilere hiçbir şey söylemeden yola çıktık. Provis
keyifli keyifli piposunu tüttürüyor, ara sıra elini omzuma koyuyordu. Sanki
tehlikede olan o değil, bendim de o beni avutuyordu. Buruna yaklaştığımızda
Provis'e kenarda bir yerde beklemesini söyledim. Bir gidip ortalığı kontrol
etmek istiyordum; çünkü, gece o karaltılar da bu yönde gözden kaybolmuşlardı.
Buruna çıkıp çevreye baktım. Ne burunda, ne de o yakınlarda kayığa benzer bir
şey yoktu Ayak izlerine de rastlamadım, ama sular kabarmıştı.
Çamurda
ayak izleri varsa suyun altında kalmıştı.
Provis'e
doğru şapkamı salladım. O da yanıma geldi, su kıyısında kayığımızı beklemeye
başladık. Bazen ceketlerimize sarılıp yere uzanıyor, bazen de ısınmak için
aşağı, yukarı yürüyorduk. Sonunda, kayığımızın geldiğini gördük. Bindik, suyun
ortasına doğru açıldık.
Şimdi
saat bire geliyordu. Neredeyse geminin dumanı görünecek diye gökyüzüne bakmaya
başladık. Dumanı gördüğümüzde saat bir buçuktu. Hemen arkasından bir başka
geminin de dumanı göründü. İkisi de son hızla geliyorlardı. Provis'le ben
torbalarımızı hazırladık, arkadaşlarla vedalaştık. Herbert'in de, benim de
gözlerimiz yaşarmıştı. Şimdi beklediğimiz gemi de ırmağın dirseğini dönmüş,
görünmüştü. Son hızla üzerimize geliyordu. Herbert'le Startop'a akıntının biraz
ötesinde durmalarını, Provis'e de hiç kımıldamamasını, pelerinine iyice
sarınmasını söyledim. Provis gayet sakin, neşeli: "Sen hiç merak etme,
canım oğlum," dedi, pelerinine sarılıp oturdu. Bu arada başka bir kayık da
bize yanaşmış, arada ancak küreklerin rahatça çekebilmesine yetecek kadar yer
bırakmıştı. Kürekçilerinin çok usta olduğu anlaşılıyordu. Onlardan başka iki
adam daha vardı içinde. Bunlardan biri dümeni kullanıyor, hep bizim kayığı
gözetiyordu. Yalnız, diğer adam, Provis gibi bir pelerine sarınmış, kendini
göstermiyordu. Dümendeki adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne bizim kayıktan,
ne de onlardan çıt çıkmıyordu. Birkaç dakika sonra Startop ilk gelen gemiyi tanıdı,
"Hamburg!" diye fısıldadı. Çok hızlı geliyordu gemi. Tam onun
gölgesinin üstümüze düştüğü bir sırada diğer kayıktan seslendiler, ben ses
verdim. Dümendeki adam: "Yanınızda sürgünden kaçmış bir suçlu var
sizin," dedi. "İşte şu, pelerine sarınmış adam, Abel Magwitch. Bu
adamı kanun adına tutukluyorum. Teslim olsun, siz de yardım edin." Aynı
zamanda, kayıt bizimkine yanaştı, biz daha ne olduğunu anlamadan kürekçiler
bizim sandalın kenarına futundular.
İyice
yaklaşan gemidekiler bizim durumumuz karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdi.
Güverteden bize seslendiklerini, kaptanan pervaneleri durdurmak için verdiği
emri, pervanelerin durduğunu duydum. Gemi, akıntının hızıyla üzerimize
geliyordu. O sırada, diğer kayıktaki dümencinin uzanıp Provis'i omzundan
kavradığım gördüm. Kayıkların ikisi de akıntıya kapılmış, dönüp çalkalanıp
duruyorlar, gemideki tayfalar baş güvertede telaşlı telaşlı koşuşuyorlardı. Provis'in
doğrulduğunu, omzundaki eli itip büzülmüş adama doğru uzandığını gördüm.Provis
bu adamın pelerinini bir çekişte açtı, yıllarca önce bataklıklarda gördüğüm
diğer mahkumdu bu. Geminin güvertesinden bağırışlar yükseldi, sularda bir şapırtı
oldu, bizim kayık devrildi. Kısa bir an içinde suyun içinde çırpınıp durdum.
Sonra beni sudan çıkardılar. Diğer kayığın içindeydim. Herbert'le Startop da
oradaydılar. Bizim kayık batmıştı, iki mahkum da görünmüyordu. Gemidekiler hâlâ
bağırışıyorlardı. Düdükler ötüyor, dumanlar savruluyordu. Gemi yeniden yol
almıştı, kayık da onun yolundan çekilmeye çalışıyordu. Gemi uzaklaşıyordu. Bize
doğru sürüklenen bir nokta gördük. Kimseden çık çıkmadı. Dümendeki adam eliyle
bir işaret verdi, o noktaya doğru ağır ağır yanaştık. Provis'ti bu. Hemen onu
kayığa aldılar, ellerini ayak bileklerini kelepçelediler. Rotterdam gemisi de
geldi, geçti. Biz sularda diğer adamı aramaya çalıştık, ama boşunaydı. Aramaktan
vazgeçip geri döndük, o sabah ayrıldığımız yere geldik. İçeri girince Provis'i
rahat bir yere yatırdım. Göğsünden yaralanmış, başı da yarılmıştı. Suya düşünce
geminin altına sürüklendiğini, su üstüne çıkmaya çalışırken de kafasını tekneye
vurduğunu sanıyordu. Suyun altında olup bitenleri, Provis bana fısıltı halinde
anlattı. Compeyson'la, birbirlerine sımsıkı sarılmış olarak batmışlar. Suyun
altında bir boğuşma olmuş. Boğuşmanın sonunda Provis kendini kurtarmış, suyun
üstüne çıkmış. "Boğuşma sırasında Compeyson'a neler yaptığımın farkında
değilim,"
diyordu.
Provis'in ıslak giysilerini değiştirmek için izin istedim. İzni verdi ama,
mahkumun üstündeki bütün eşyanın kendine teslim edilmesini istedi. Böylece, bir
zamanlar benim elimde olan o şişkin cüzdanı da verdim. Mahkumun yanında Londra'ya
gitmeme de izin verdi. Jack denilen adama Compeyson'un battığı yeri söyledik.
Boğulan adamın iyi giyinmiş birisi olduğunu öğrenince Jack'ın gözleri parladı. Sular
çekilmeye başlayıncaya kadar orada oturduk, sonra Herbert'le Startop'a veda
ettik, gümrük kayığına bindik. Bundan sonra artık Provis'in ömrünün sonuna
kadar onun yanında olacaktım. Kendisine karşı duyduğum o tiksinti, nefret
kaybolmuştu şimdi. Elimi elinde tutan bu zincirli, yaralı varlık benim gözümde
yıllardan beri beni vefayla, cömertlikle, fedakârcasma sevmiş olan bir insandı.
Benden çok daha üstün bir insan... çünkü ben şimdiye kadar ancak nankörlük,
bencillik yapmıştım. Akşam, Provis soluk almakta güçlük çekmeye başladı. Ara
sıra inliyordu. Onu koluma yaslayıp biraz rahatlatmaya çalışıyordum. Duyduğu
acıdan hem yüreğim parçalanıyordu, hem de böyle ağır yaralanmış olmasına adeta
seviniyordum; çünkü nasıl olsa öleceğine göre, bir an önce kendi eceliyle
ölmesi daha iyiydi. Provis'in elini tuttum, benim yüzümden bu topraklara dönmüş
olduğunu düşündükçe üzüldüğümü söyledim.
"Oğlum
benim, kaderime razıyım ben," dedi. "Oğlumu gördüm / ya, bu bana
yeter. Oğlumu, bir bey yaptım. Ben gittikten sonra da o bir bey olarak
yaşayacak."
Hayır!
Jaggers'le Wemmick'in telaşlarını, tasalanmalarını şimdi anlıyordum: Bir
mahkumun bütün varlığına devlet el koyacaktı.
Provis:
"Bana bak evladım" diyordu. "Senin gibi bir beyin benim gibi
biriyle ilişkisi olduğunu artık hiç kimse bilmese daha iyi olur. Ara sıra
Wemmick'le birlikteymişsin gibi, gelir, beni görürsün. Mahkemede de seni
görebileceğim bir yerde otur, hem de en sonunda, hüküm giyeceğim duruşmaya gel.
Bu kadan bana yeter."
"Ben
senin yanından ayrılmam artık," dedim. "İzin verdikleri kadar yanında
kalacağım senin. Senden gördüğüm ilgiyi karşılıksız bırakmayacağım."
Elinin
titrediğini hissettim. Başını çevirdi, boğazına eskisi gibi bir hıçkırık
düğümlenmişti. Para konusuna dokunması iyi olmuştu, çünkü bir an önce kararımı
vermiştim: Beni zengin yapmak için kurduğu hayallerin nasıl boşa çıktığını
hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Sabah, onu karakola götürdüler. Hemen mahkemeye
sevkedecek-lerdi, ama eski hapis gemisindeki muhafızlardan birinin gelip, onun
kimliğine resmen tanıklık etmesi gerekiyordu. Londra'ya geldiğimiz gece
Jaggers'in evine gidip yardım istemiştim. Provis'e kendi eceliyle ölmek
fırsatını vermekten başka çare bulamamıştı. Onun için, karakolda Provis adına
konuşmuş, onun asıl adıyla Abel Magwitch olduğunu ne kabul, ne de inkâr
etmişti. İş mahkemeye düşünce dostumuzu kurtarma imkânı kalmamıştı. Para
konusunu Provis'ten gizli tutmak istediğimi söyledim Jaggers'e. Böyle bir
serveti göz göre göre elimden kaçırdığım için beni azarladı. Yargıçtan bir
şeyler koparmaya çalışacaktı, ama hiç ümidi yoktu; çünkü mahkumla hukuki hiçbir
ilgim yoktu. Abel Magwitch (Provis) beni varis tayin ettiğine dair imzalı
hiçbir belgesi yoktu. Tutuklandıktan sonra bir şey yazmasının da anlamı yoktu.
Bu konuda, boşuna uğraşmak istemiyordum. Provis, bütün mirasının "bey
oğlu"na kalacağından emindi. Üç günlük bir bekleyişten sonra tanık geldi,
tutuklanan kişinin Abel Magwitch olduğunu belirtti, böylece iş mahkemeye
aktarıldı. Davaya bir ay sonra bakılacaktı. Herbert bir akşam eve oldukça durgun
bir tavırla döndü. "Handel'ciğim, ne yazık ki, seni bırakıp gitmek zorunda
kalacağım galiba," diyordu.
"Kahire'ye
gitmeyi daha fazla gecirtirirsem çok büyük fırsatlar kaçıracağız. Onun için
gitmek zorundayım, Handel."
"En
sevdiğim dostum sensin. Onun için şu sırada gitmenin başka zaman gitmenden hiç
farkı yok."
"Yapayalnız
kalacaksın.!"
"Yalnızlığımı
hissetmeye zamanım yok!" dedim. "Biliyorsun, onun yanında
kalabildiğim sürece kalıyorum. Bıraksalar hiç ayrılmayacağım onun
yanından."
Provis'in
korkunç durumu ikimizi de perişan etmişti. Başka bir şey düşünecek durumda
olmadığımı Herbert biliyordu.
"Şu
sırada kendini düşünmek bile istemediğini biliyorum Handel. Ama, yakında
ayrılacağımız için sormaktan kendimi alamıyorum: Gelecekte ne yapacağını hiç düşündün
mü?"
"Hayır.
Geleceği düşünmek beni korkutuyor." "Ama, düşünmemek olmaz,
Handel'ciğim. İstersen şimdi konuşalım biraz." "Olur."
"Bizim
bu Kahire şubemizde bir yardımcıya ihtiyacımız olacak, Handel.
Şimdi,
Handel, acaba sen... yani kısacası, benim yanıma gelir misin?
Clara'yla
uzun uzun konuştuk bu konuyu. Hatta bu akşam görüştüğümüzde senin de bizimle
gelmeni istiyordu. Gelince bizim yanımızda oturmanı istiyor. Benim arkadaşımın
onun da arkadaşı olduğunu söylüyor. Herhalde üçümüz bir arada çok iyi geçiniriz.
Handel."
Teşekkür
ettim. Şu anda tekliflerini kabul edecek durumda değildim. Provis'ten başka
hiçbir şey düşünemiyordum; son günlerde belli belirsiz bir hayal kurmaya
başlamıştım. Bu konuda da bir karara varmadan Herbert'e herhangi bir söz
veremedim.
"Ama,
işinizi aksatmadan biraz bekleyebilirseniz..." "Biraz değil, senin
için uzun zaman beklerim, Handel! Altı ay, bir yıl, ne kadar istersen."
"O
kadar değil, Herbert. İki, üç ay yeter."
Böylece
anlaşıp tokalaştık. Herbert çok memnun kalmıştı. Hafta sonunda yola çıkacağını
söyledi. "Ya Clara?" diye sordum.
"Oraya
gidip yerleştikten sonra gelip onu alacağım. En yakın kiliseye gidip
evleneceğiz."
Böylece,
Cumartesi günü Herbert'e veda ettim. Benden ayrıldığı için üzüntülüydü. Onu
uğurladıktan sonra bir kahveye girip Clara'ya yolcumuzun, ona tekrar tekrar
sevgiler göndererek yola çıktığını bildiren küçük bir not yazdım, sonra eve
döndüm. Ama, bu yalnız odalar benim gözümde bir ev, bir yuva olmaktan çıkmıştı
artık. Kendimi dünyada tamamen yersiz yurtsuz hissediyordum. Merdivende, beni
bulamayarak dönen Wemmick'le karşılaştım. Çoktandır başbaşa konuşmamıştık. Yukarı
çıkıp oturduk, anlatmaya başladı: "Compeyson, Abel Magwitch (Provis)
hakkında hemen hemen her şeyi öğrenmişti. Ben cezaevini gezerken Compeyson'un
adamlarına rastladıkça ağız arıyordum. Günün birinde onun bir süre için
Londra'dan ayrılacağını haber aldım. Abel Magwitch'i bu fırsattan yararlanıp
kaçırmayı düşündüm. Ama, Compeyson'un Londra'dan aynlacağı asılsızdı. Kimseye
güvenmeyen, kendi adamlanm aldatan bir adamdı. Yolculuk haberini de böyle bir
amaçla çıkarmış olduğunu sanıyorum. Bu konuda beni suçlamıyorsun ya, Pip?
Elimden geleni yaptım. Buna emin olabilirsin."
"Bana
gösterdiğin yakınlığa, fedakarlığa ne kadar teşekkür etsem azdır,
Wemmick."
Böyle
sonuçlanmasına üzüldüm doğrusu. En çok canımı sıkan da paranın gidişi
oldu."
"Ben
ise en çok o paraların sahibine yanıyorum, Wemmick." "Elbette,
dostum, elbette öyle. Onu kurtarabileceğimizi bilsem ben de elimden geleni
yaparım. Ama, imkansız. Compeyson onu adım adım izlemiş. Ne yapsak
kurtaramazdık onu. Parayı belki kurtarabilirdik. İşte parayla paranın sahibi
arasındaki fark bu, Pip."
Kendisine
bir bardak şarap ikram ettim. Sonra damdan düşercesine:
"Pazartesi
günü işe gitmeyip tatil yapacağımı söylersem ne dersin, Pip?" diye sordu.
"İyi
olur", dedim. "Aylardır böyle bir şey yapmamışsındır."
"Yıllardır
desen daha doğru olur. Evet, tatil yapacağım. Yalnız, o değil, bir deyürüyüşe
çıkacağım. Yalnız bu da değil, senden de benimle yürüyüşe çıkmanı isteyeceğim."
O
günlerde keyifsiz olduğum için canının sıkılacağını ileri sürerek teklifine
"hayır" demek üzereydim ki, Wemmick: "Durumunu, üzüntünü bilmez
değilim, Pip," dedi. "Ama, gelebilirsen beni çok sevindirirsin. Uzun
bir yürüyüş değil. Saat sekizden öğleye kadar olan zamanını bana ayıramaz
mısın?"
Ondan
o kadar iyilik görmüştüm ki, bu kadar basit bir isteğini kırmak olmazdı. Seve
seve geleceğimi söyledim. Sevindi. Onun sevincine ben de sevindim. Böylece,
Pazartesi sabahı saat sekiz buçukta Hiar'da buluşmak üzere ayrıldık. Pazartesi
sabahı gittiğimde kapıyı Wemmick açtı. Bir masanın üzerine iki bardak romlu
sütle iki çörek hazırlamıştı. Romlu sütle, çörekleri yedikten sonra yola
çıktık. Wemmick'in bir olta kamışı alıp omzuna vurduğunu görerek şaşırdım.
"Hayrola,
balığa mı çıkıyoruz?" diye sordum.
Wemmick
neşeyle: "Hayır ama, ben yanımda olta bulundurmayı severim," dedi.
Biraz
garipti, ama sesimi çıkarmadım. Yürümeye başladık. Bir süre sonra Wemmick
ansızın: "Hoppala, şu kiliseye bak!" dedi. Kilisede şaşılacak bir şey
yoktu. Wemmick, aklına çok parlak bir fikir gelmiş gibi: "Hadi, girelim
bari!" dedi. Kiliseye girdik. Wemmick oltasını kapının önünde bıraktı. İçeri
girince ceplerini araştırdı.
"Hoppala,
bak bir çift eldiven çıktı! Giyelim bari!" dedi. Eldivenlerin beyaz
güderiden olduğunu, Wemmick'in ağzının kulaklarına vardığını görünce durumu
anlamaya başladım. Tam o sırada yandaki bir kapıdan, genç bir hanımla Yaşlı
Baba çıkınca durumu tam olarak kavramış oldum. Wemmick: "Hoppala! Bayan
Skiffins de buradaymış! Evlenelim bari!" dedi.
Bu
terbiyeli hanım her zaman ki kıyafetiyle gelmişti. Yeşil eldivenini çıkarıp
yerine beyazlarını giydi. Sonra sıra Yaşlı Baba'ya geldi. Ama bu saygıdeğer
kişi eldivenlerini giymekte öyle güçlük çekiyordu ki yardımına koşmak zorunda
kaldık. Sırtını bir sütuna dayadık. Ben onu sımsıkı belinden tutarken Wemmick
sütunun arkasına geçip eldivenleri çekiştirerek babasının eline geçirdi. Şimdi
papazla katibi de gelmişlerdi. Böylece, nikâhların kıyıldığı parmaklığın önüne
dizildik. Wemmick'in yelek cebinden bir şeyler çıkararak: "Hoppala, şü
yüzüğe bak, takalım bari!" diye kendi kendine mırıldandı. Ben sağdıç
oldum. Kilisede çalışan kızlardan biri de gelinin nedimeliğini yaptı. Gelini
damada teslim etmek görevi Yaşlı Baba'ya düştü, böylece nikâh kıyıldı, tören
sona erdi. Kiliseden dışarı çıkarken yeni evliler beyaz eldivenlerini çıkarıp
kaldırdılar. Bayan Wemmick yeniden yeşil eldivenlerini taktı. Bay Wemmick de
oltasını kapının önünden alıp omzuna attı. Kilisenin birkaç kilometre ötesinde
bir yamaç üstündeki şirin bir lokantada düğün kahvaltısı hazırlanmıştı. Gelinle
damat yan yana oturdular. Yiyecekler çok güzledi. Neşeyle kahvaltı ettik. Yeni
evlilerin Yaşlı Baba'nın şerefine kadeh kaldırdım. Sonunda gelin hanımın
şerefine içerek oradan ayrıldım. Wemmick beni kapıya kadar geçirdi. Elini bir
daha sıkarak mutluluklar diledim. Sevinçle ellerini ovuşturarak:
"Sağol," dedi. "Bizim hanım kümes hayvanları konusunda öyle usta
ki bilemezsin! Ama günün birinde yemeğe gelir buna kendin karar verirsin,"
dedi. Birkaç adım gitmiştim ki Wemmick beni geri çağırdı, alçak sesle: "Bu
işin bir Wolworth olayı olduğunu hatırlatmak isterim," diye mırıldandı.
"Anlıyorum.
Küçük Britanya'da bu olup bitenlerden hiç söz açmam, korkma!"
Wemmick
başını salladı:
"Geçen
gün ağzından kaçırdığın bakladan sonra Jaggers'in bundan haberi olmamalı."
Provis
çok hastaydı. Soluk alırken çektiği güçlük, acı günden güne artıyordu. Bu
yüzden, sesi de ancak fısıltı şeklinde çıktığı için az konuşmaya çalışıyordu.
Ama benim konuşmamı dinlemeyi çok seviyordu. Onun için, birlikte olduğumuz
zamanlar, onunla konuşuyor, kitap okuyordum. Hastalığı ağırlaşınca onu
cezaevinin hastanesine kaldırdılar. Şimdi baş başa daha çok zaman
geçirebiliyorduk. Her gün gelişimde bir akşam önce bıraktığından daha zayıf,
daha soluk buluyordum. Derken, duruşma günü gedi. Onu suçlu yerine oturttular.
Benim de parmaklığın dibine oturmama izin verdiler. Zaman zaman parmaklığın
arasından elini uzatıp benim elimi tutuyordu. Duruşma kısa sürdü. Jaggers onun
lehine söylenebilecek ne varsa söyledi. Yaptıklarına pişmanlık getirip alın
teriyle çalıştığını, namusuyla para kazandığını belirtti. Ama sürgün olarak
gönderildiği yerden kaçıp gelmişti. Yargıcın onu karşısında görüp de suçlu
bulmaması imkânsızdı.
O
zamanlar korkunç bir adet vardı: Duruşmanın bir oturumu bütün ölüm cezalarının
okunmasına ayrılırdı. İşte böyle korkunç bir gün tam otuz iki kişinin, ölüm
kararını dinletmek için yargıç karşısına getirildiğini gördüm. Bu otuz iki
kişinin en önünde Abel Magwitch vardı.
Darağacına
kadar dayanabilsin diye onu, ayakta tutmamış, oturtmuşlardı. O manzara hâlâ
bütün canlılığıyla gözümün önündedir. Mahkeme salonunun pencerelerine vuran
güneşle pırıl pırıl yanan nisan yağmurunun damlacıklarını bile görür gibiyim.
Bu otuz iki kadınla erkekten bazıları meydan okur gibi başkaldırmış, bazıları
da korkuya kapılmış, kimi hıçkınp ağlıyor, kimi yüzlerini elleriyle örtüyor,
kimi donuk bakışlarla bakmıyorlardı. Yağmur yağıp dinmiş, güneş açmıştı.
Pencereden vuran geniş bir ışık demeti yargıçla suçlular arasında ışıktan bir
yol gibiydi, insana bu yargıçtan daha büyük bir yargıcı, bu mahkemeden daha
yüksek bir mahkemeyi hatırlatıyordu. Yargıç, konuşmasını yapıp bitirdi. Ansızın
Provis (Abel Magwitch) ayağa kalktı. Pencereden giren güneş ışığı yüzüne
vurmuştu.
"Bay
Yargıç, beni Tanrı'm zaten ölüm cezasına çarptırmıştı," diye konuştu.
"Ama sizin verdiğiniz cezaya da boyun eğiyorum."
Sonra
hüküm giyenler dışarıya çıktılar, seyirciler, tiyatrodan, ya da kiliseden çıkar
gibi saçlarını, eteklerini düzelterek oradan ayrıldılar. Hüküm yerine
getirilmeden önce Abel'in öleceğini umuyor, hatta bunun için dua ediyordum. Ama
bir taraftan da yetkili yüksak rütbeli memurlara dilekçeler yazıyordum. Ondan
sonra günler, geceler boyunca bu dilekçeleri düşündüm durdum. Gidecekleri yere
ne zaman gideceklerini, ne etki bırakacaklarını, ne gibi karşılıkları olacağını
düşünüp duruyordum. Abel'i her gün görmeye gidiyordum, ama şimdi onun yanında
beni daha az bırakıyorlar, bizi daha sıkı gözetliyorlardı. Mahkûma zehir, ya da
başka bir silah getireceğimden kuşkulanarak, içeri girerken üstümü arıyorlardı.
Ama hiç kimsenin ne ona ne de bana karşı sert, kaba davranışı olmadı. Abel'in
yumuşaklığı, benim ona bağlılığım herkesi yumuşatıyordu. Günler geçtikçe Abel
hiç kımıldayamaz oldu. Yattığı yerden sönük bir yüzle tavanı seyredip
duruyordu. Bazen benim bir sözüm yüzüne bir an için renk, ışık getiriyordu, ama
bu hemen sönüp gidiyordu. Konuşması da iyice güçleşmişti. Hiç konuşamadığı
zamanlar oluyordu. O zaman ben konuştukça o hafifçe elimi sıkarak karşılık
veriyordu. Durumu iyice kötüleşmişti. Yanma oturdum bir gün. "Oğlum benim,
geç kaldın sandım ama geç kalmadığını da biliyorum."
"Hayır,"
dedim. "Tam zamanı. Hatta biraz kapıda bekledim." "Hep erken
gelip kapıda bekliyosun, değil mi, evladım?" "Evet. Birlikte
geçirebileceğimiz anların bir tek dakikasını bile kaybetmek istemiyorum."
"Canım
oğlum. Tann senden razı olsun. Bir an bile beni yalnız koyup gitmedin." Hiç sesimi çıkarmadan elini sıktım; çünkü,
başlarda onu bırakmak istediğim zamanlar olmuştu. Sırt üstü yatmış, son derece
güçlükle soluk alıyordu. Bana iyi görünmek için çabalıyorsa da, gözlerinin
bakışı durup durup donuklaşıyordu.
"Çok
mu sancın var bugün?"
"Şikâyet
etmiyorum, evladım?"
Son
sözleri bu oldu.
"Evet,
hiç şikâyet etmiyorsun," dedim.
Buna
karşılık yalnız gülümsedi. Elimi göğsüne koydum. İki elini birden benim elimin
üstüne kapadı. Ziyaret saati sona ermiş, biz hâlâ böylece oturuyorduk. Cezaevi
müdürü içeri girdi. Yanıma gelerek: "Biraz daha kalabilirsiniz," diye
fısıldadı. Candan teşekkür ettim: "Beni duyup anlayacak durumdaysa onunla
konuşabilir miyim?" diye sordum. Müdür izin verdi. Nöbetçilere de işaret
etti. Beni Abel'le yalnız bıraktılar. Bu değişikliğin farkına varmış gibi
Abel'in gözlerindeki donukluk kayboldu.
"Sevgili
Abel, sana söylemek istediğim bir şey var. Beni anlayabiliyor musun?"
Elimi
yavaşça sıktı.
"Bir
zamanlar senin bir yavrun vardı. Onu çok severdin^ ama kaybettin."
Elimi
daha kuvvetle sıktı.
"Kızın
ölmemişti, Abel. Zengin, tanınmış insanların arasında büyüdü. Çok güzel, kibar
bir hanımefendi oldu. Ben onu tanıyorum, seviyorum da."
Son
bir gayretle Abel elimi çekti, dudaklarına bastırdı. Sonra yine iki eliyle
benim elimi göğsüne koydu. Gözleri huzur içinde tavana doğru çevrildi. Sonra
bakışı söndü, başı yavaşça önüne doğru düştü.
Artık
dünyada yapayalnız kalmıştım. Sözleşmem biter bitmez evden çıkmaya, o güne
kadar da başka bir kiracı bulup devretmeye karar verdim. Hemen pencerelere
kâğıt astım, çünkü borç içindeydim, beş parasızdım. Abel'in ölümünden sonra sağlık
durumum birdenbire bozuldu. Birkaç gün evden çıkamadım. Başım ağrıyor, vücudum
sızlıyordu. Koltukların, halıların üstüne yığılıp yığılıp kalıyordum. Ne
düşünecek, ne de bir şey yapacak durumum vardı. Sonra, bir gece, sabah hiç
olmayacak sandım. Saatler, korku, kâbus dolu, uzadı uzadı.
Sabah
olup da şöyle yatağın içinde oturarak durumu düşüneyim dediğim zaman ne
düşünebildim, ne de doğrulup oturabildim. Yattığım yerden bir an içinde binbir
hayal, binbir kâbus görüyordum, o kireç ocağının beyaz dumanlan durup durup
beni sarıyordu.
Dumanların
bir an için dağıldıkları bir sırada baş ucumda durmuş bana bakan iki kişi
gördüm. İrkilerek: "Ne istiyorsunuz?" diye sordum.
"Ben
sizi tanımıyorum!"
Adamlardan
biri eğilip elini omzuma koyarak: "Beyefendi, ne yazık ki sizi tutuklamak
zorundayım," dedi. "Bir borcunuz var."
"Ne
borcu?"
"Kuyumcu
hesabı."
"Ne
yapacağım şimdi?"
Benimle
geleceksiniz, efendim."
Kalkıp
giyinmeye çalıştım. Dumanlar dağılınca baktım ben yatağımda yatıyorum. Onlar,
biraz geride durmuş, beni seyrediyorlardı. Sonra kireç ocağının dumanlan beni
sardı, bu iki adamı bir daha hiç görmedim. Ateşler içinde yanıyordum, hiç kimse
yanıma sokulmak istemiyordu.
Kendimi
kaybediyor, ateşten adeta aklımı kaçınyordum. Bazen kendimi duvarda bir tuğla
sanıyor, sıkışıp kaldığım yerden beni söksünler, çıkarsınlar diye
yalvarıyordum. Bazen derin bir uçurum kenarında dönen kocaman bir çarkın çelik
bir çubuğu olduğumu sanıyor, çarkı durdursunlar diye haykırıyordum. Bunları iyi
hatırlıyorum. O zaman da biraz olsun farkındaydım. Bazen yanına insanlar
yaklaşıyordu. Ben düşman sanarak onlarla boğuşuyordum. Derken, ansızın onlann
dost olduğunu farkederek kendimi kollarının arasına atıveriyordum. Bütün
bunları yaptğım sırada da biliyordum. Bildiğim bir başka şey de bütün bu
yanımdaki insanların, bazen hayali şekiller alıyorlarsa da, eninde sonunda hep
Joe'ya benziyorlardı. Hastalığımın dönüm noktasını geçtikten sonra kâbus, hayal
falan görmez oldum. Ama Jou'yu görmekten vazgeçemedim. Geceleri gözlerimi açsam
başucumdaki koltukta Joe'yu görüyordum. Gündüz uyandığım zamanlar pencere
başında piposunu tüttürürken Joe'yu görüyordum. Serin bir bardak su istediğim
zaman suyu veren el Joe'nun eliydi. İçmem için bana yardım eden el Joe'nun
eliydi. Ümitle, sevgiyle yüzüme bakan yüz Joe'nun yüzüydü. Sonunda bir gün
cesaret bulup sordum:
"Joe,
gerçekten sen misin?"
Çocukluk
yuvamı hatırlatan o sevgili ses: "Hem de ta kendisi, cancağızım!"
dedi.
"Ah,
Joe, perişan ediyorsun beni! Niçin bu kadar iyisin, Joe? Vur-sana bana! Kızgın
baksana! Nankörlüğümü yüzüme çarpsana!"
Joe
onu tanıdım diye sevincinden kolunu boynuma dolamış, eğilip yanağımdan öpmüştü.
"Biz
seninle ölünceye dek dostuz, Pip'çiğim, iki gözüm! İyileşip de dışan çıktığın
zaman, artık ne alemler yapacağız!"
Böyle
diyerek Joe bana sırtını döndü, pencereye doğru yürüyüp gözlerini sildi. Sonra
yanıma geldi. Uzanıp elini tuttum.
"Ne
kadar oluyor, Joe?"
"Hastalığım
ne kadar sürdü diye mi sormak istiyorsun?"
"Evet,
Joe."
"Mayıs'ın
sonundayız, Pip. Yarın Haziran'ın biri."
"Bunca
zamandır hep başımda bekledin, öyle mi?"
"Eh,
hemen hemen. Biddy'ye dedim ki senin hastalığının haberi gelince postacı
getirdi haberi. Postacıyı bilirsin. Önce bekarken şimdi evlenmiş olduğu için
maaşı hiç yetmiyor zavallıya, ama parada gözü yoktu eskiden beri. Evlenip yuva
kurmak istiyordu yalnızca."
"Ama
haber gelince Biddiy'ye dediğini söylüyordum."
"Dedim
ki, böyle hastalık sırasında seni gidip görmek bana düşer,"dedim.
"Biddiy'nin ise sözleri şu oldu: 'Hiç zaman kaybetmeden git!' dedi bana.
"Aynen böyle söyledi."
Duyduğum
minneti belirtmek üzereyken Joe beni susturdu. Çok konuşmamın, çok söz
dinlememin benim için yasak olduğunu anlattı. Düzgün aralıklarla, ama sık sık,
hafif yemekler yiyecekmişim, Joe'nun dediklerine harfi harfine boyun
eğecekmişim. Biddy'ye benim kendime geldiğimi müjdeleyen bir mektup yazmaya
başladı. Joe'ya okuyup yazmayı herhalde Biddy öğretmişti. Yattığım yerden onun
ne kadar büyük bir kıvançla yazı yazdığını seyrederken gözlerim yaşardı. Joe
benim yazı masamın başına geçmiş, kalemlerin ara-.sından çekiç seçer gibi bir
kalem seçmişti. Sonra örs başına geçmeye hazırlanıyormuş gibi kollarını sıvadı,
kalemi mürekkebe batırdı. Durup durup hokkanın nerede olduğunu unutuyor, yana
uzatıp boşluğa batırıyor, mürekkebe batırmış kadar rahatlıkla yazısına devam
ediyordu. Mektubu bitirip kurutma kağıdıyla iyice kuruttuktan sonra ayağa
kalktı, masanın çevresinde dolaşarak eserini hayranlıkla seyretti. Çok
konuşmamıza izin olmadığı için Bayan Havisham'dan ancak ertesi gün haber
sorabildim.
"Nasıl?"
diye sordum. "Yoksa öldü mü?"
"Vallahi,
iki gözüm," diye ağzında gevelemeye başladı. "Daha fazla ileri gitmek
istemiyorum, çünkü bir hayli ağır bir konu bu. Ama kendisi hâlen hayatta da
sayılmaz." "Çok yattı mı, zavallıcık?"
"Senin
hastalanmandan sonra, aşağı yukarı birk hafta daha dayandı diyebiliriz."
"Sevgili
Joe, acaba mirası nasıl pay edildi?"
"Bayan
Havisham mirasının büyük bir kısmını Estella'ya bırakmış. Ama o paranın çoğunu
da Matthew Pocket'e devretmiş. Hem de biliyor musun niçin dvretmiş Matthew'e?
Senin için Pip. Evet, Estella kendisi söylemiş. Pip'ten Matthew hakkında
duyduklarımdan sonra, bu parayı onun hak ettiğine karar verdim, demiş.”
Bu
haber beni son derece sevindirdi, Bayan Havisham'ın diğer akrabalarına bir şey
kalıp kalmadığını sordum. Joe anlattı:
"Bayan
Havisham, Bayan Sarah'a bir miktar bırakmış. Safra kesesini tedavi edecek ilaç
alırsa belki biraz yüzünün ekşiliği de azalır," demiş. "Georgina'ya
da biraz bırakmış. Camilla'ya da. Geceleri uyku tutmadığı zaman yakmak için mum
olsun, " demiş. Bunlar gerçekten de tam Bayan Havisham'dan umulacak sözlerdi.
Joe'ya başka haber sordum.
"Daha
tam iyileşemedin," dedi. "Onun için bugünlük başka bir haber daha
söyleyemem, yeter. Bizim Orlick birinin evine girip soygunculuk yapmış. Hem de
bizim Amca beyin evinde."
"Kasasını
masasını soyup soğana çevirmişler. Şarabını içip kilerini temizlemişler. Sonra
da suratını tokatlayıp burnunu çekmişler. Karyolasının direğine bağlamışlar.
Ağzına bir avuç tohum tıkayıp sopa çekmişler. Ama Amca Bey Orlick'i tanımış. Sonradan
Orlick'i yakalayıp kafese tıktılar. İşte böyle yavaş yavaş bana köyün,
kasabanın bütün haberlerini anlattı. Joe yanımdan hiç ayrılmıyordu. Sanki
köyden hiç ayrılmamıştım. Sanki yine o eski küçük Pip'tim. Bir zamanlar ona
çırak olacağım günün hayâllerini kurduğumuz gibi şimdi de açık havada araba
gezintisine çıkabileceğim günün hayâlini kurup duruyorduk. Bu büyük gün en
sonunda gelip çattı. Joe beni bebek gibi sanp sarmaladı, çağırdığı üstü açık paytona
kadar kucağında taşıdı. Birlikte kırlara çıktık. Ağaçlar, çimenler yemyeşildi,
her taraf yaz başının tatlı, baygın kokularıyla doluydu. Günlerden Pazar'dı,
ortalık cıvıl cıvıl neşe doluydu. Başımı Joe'nun omzuna yaslamıştım. Tıpkı çok
eskiden, beni ırmak kıyısına, kasabaya, panayıra götürdüğü günlerdeki gibi. Zamanla
kendimi daha çok toparladım, eski cephaneliğin yanında, otların arasına
uzandığımız zamanlardaki gibi konuşmaya başladık. Aradan bunca yıl geçmiş, ben
bu kadar değişmişken, yine de Joe'nun hiç değişmemiş oluşu ne kadar harika bir
şeydi!
Beni
kucağında eve taşırken, hayatımın akışını değiştiren o noel akşamını, Joe'nun
omzunda bataklıklara gidişimi hatırladım. Benim durumumu henüz hiç
konuşmamıştık. Başıma gelenlerin ne kadarını bildiğinden haberim yoktu. Kendimi
hiç güvenim kalmamış, her konuda Joe'nun önderliğini bekler olmuştum. Onun
için, oturup her şeyi anlatmaya cesaret edemiyor, o laf açsın diye bekliyordum.
O akşam Joe pencere başında piposunu içerken belki onun da beni üzmemek için o
konuyu açmadığını düşünerek bir başlangıç yapmaya karar verdim.
"Benim
asıl velinimetim kim olduğunu duydun mu, Joe?" diye sordum.
"Bayan
Havisham olmadığını biliyorum." "Kim olduğunu duydun mu diyorum
sana."
"Meyhanede
sana o banknotları veren adamın bir tanıdığıymış diye kulağıma çalındı,
Pip." "Öyleymiş Joe."
Joe
gayet sakin bir tavırla: "Bu adamcağızın öldüğünden de haberin var mı,
Joe?" diye sordum.
"Hangi
adamcağız, Pip? Banknotları veren mi, yoksa ki gönderen mi?"
"Gönderen."
Joe
uzun uzun düşündü, sonra kaçamaklı bir şekilde pencereden dışarı bakarak:
"Sanırım adamcağızın aşağı yukan öyle bir şeyler olduğunu duymuştum,"
dedi.
"Kim
olduğundan haberin var mı?"
"Ayrıntıları
bilmiyorum, Pip."
"Joe
öğrenmek istersen ben..." diye söze başlamıştım ki Joe yerinden kalktı,
gelip önümde durdu.
"Bana
bak, iki gözüm, biz ölünceye dek dost değil miyiz keseninle?"
Ona
bir karşılık vermekten utanarak sustum. Ama o, karşılık vermişim gibi:
"Tamam öyleyse" diye sözüne devam etti. "İki dost arasında bu
türlü açıklamalara gerek var mı? Bizim konuşacağımız o kadar çok şey varken,
başka bir şey söylemen gerekmez. Hey Tanrı'm! Zavallı ablanını ayağa kalkışlarını
hatırlar mısın, Pip?"
"Unutur
muyum hiç?"
"Bana
bak, Pip'çiğim, iki gözüm, o günlerde seni kurtarmak için elimden geleni
yapardım. Ama elimden gelenler, ne yazık ki içimden gelenlerden daha az olduğu
için her zaman kurtaramazdım seni. Sen küçücük bir çocukken ufak bir şeyi
korkundan gizli tutmuşsan, ben anlamaz mıyım? Onun için, aramızda böyle şeylerin
sözünü bile etmeyelim artık."
Joe'nun
bu konuyu kapayışındaki inceliğe hayran kalmıştım. Ama benim ne kadar parasız
olduğumdan, bütün o büyük ümitlerimin, güneş çıkınca dağılan bataklık sisleri
gibi dağılıp gittiğinden acaba haberi var mıydı? Bunu anlayamadım.
Şimdi
Joe'da bir değişiklik olmaya başlamıştı ki bunu da önce anlayamamakla birlikte
çok geçmeden anladım. Ben gitgide iyileşip kuvvetlendikçe Joe'nun bana karşı
gösterdiği o yakınlık da azalıyordu. Hasta, zayıf olduğum günlerde birbirimize
karşı tıpkı çocukluk günlerimizdeki gibiydik. Onun bana, "Pip'çiğim, iki gözüm,
cancağı-mız," diyen sesi kulağıma şarkı sesi gibi geliyordu. Ben de ona
karşı çocukluğumdaki o kayıtsız şartsız güveni, sevgiyi yeniden kazanmıştım Ben
bu güveni, sevgiyi bir daha hiç kaybetmeyeceğimi biliyordum. Joe ise bana karşı
yavaş yavaş değişmekteydi. Bu değişikliği ilk önce hiç anlamadım, ama çok
geçmeden suçun bende olduğunu sezdim. Öyle ya, Joe benim vefamdan, sevgimden
kuşkulanırsa suç bende değil miydi? Çaresizken ona bağlı kalmış, durumum
değişip zenginleştiğim zaman onu bırakmış değil miydim? Joe'nun o saf kalbi ben
kuvvetlendikçe ondan uzaklaşacağımdan korku duyuyorsa suç bende değil miydi?
Aramızdaki bağları ben koparmadan Joe kendiliğinden çözüp beni serbest bırakmak
istiyordu.
Artık
evin bahçesinde, Joe'nun koluna yaslanarak dolaşmaya başlamıştım. Bir süre
sonra Joe'daki değişikliği açıkça gördüm Güneşte oturmuş ırmağın sularını
seyretmiştik.
Ayağa
kalkınca: "Bak Joe artık iyice yürüyorum! İstersen kendi başıma yürüyeyim
de gör!" dedim.
"Fazla
ileri gitmemek doğru olur, Pip!" dedi. "Ama iyileştiğine
se-yiniyorum, efendim!"
Bu
"efendim" sözü yüzüme tokat gibi indi, ama ne diyebilirdim ki!
Biraz
yürüdüm. Sonra yorulmuş gibi yaparak Joe'nun koluna asıldım. Ama o artık
değişmişti.
Ben
ise ondaki, bu gitgide büyüyen değişikliği önlemenin çarelerini düşünmeye
başladım. İçim pişmanlıkla dolup taşıyordu. Bu arada durumumun kötülüğünü,
parasız kalışımı da ona söylemekten çekini-yordum. Ama gururumdan değil!
Durumumu öğrenirse, kendi üç beş kuruşunu bana vermeye kalkışacağını
biliyordum. O akşam ikimiz de dalgındık. İçimden ona bütün bütün açılmak
geliyordu. Ertesi sabaha kadar beklemeye karar verdim. Sabah konuşmak daha iyi
olurdu. Joe'ya durumumu açıkça anlatırdım. Sonra ona Herbert'in teklifini
doğrudan doğruya kabul etmeme engel olan hayalimden sözederdim. Belki, böylece
benden uzaklaşmaktan vazgeçerdi. "Hastalığıma şürkediyorum, Joe,"
dedim. "Eh, artık iyileştin saydır." "Bu günleri hiç
unutmayacağım, Joe!" . "Ben de öyle, efendim."
"Seninle
baş başa geçen bu günleri unutmam imkânsız. Zaman oldu, seni unuttum. Bunu
biliyorum, Joe. Ama o günler geçti artık."
Joe
benim daha çok konuşmamı istemiyormuş gibi hemen: "Olmuş bitmiş şeylerin
üstünde durmanın hiç gereği yok, efendim."
Yattığım
zaman Joe her zamanki gibi baş ucuma geldi. Sabahki gibi, iyi olup olmadığımı
sordu. "Daha iyiyim, Joe." "Gün gün iyileşiyorsun, değil
mi?" "Evet, Joe, gittikçe iyileşiyorum."
Joe
o iri eliyle omzumu okşadı. "Sana iyi geceler!" derken sesi biraz
boğuk çıkar gibi geldi.
Ertesi
sabah iyice dinlenmiş, zinde bir şekilde yataktan kalktım.
Hiç
zaman kaybetmeden Joe'ya her şeyi anlatacak, olduğu gibi açıklayacaktım.
Kahvaltıyı bile beklemeyecektim. Hemen giyinip odasına giderek onu
şaşırtacaktım, ilk kez böyle erkenden kalkıyordum çünkü. Joe'nun odasına
gittim, ama Joe odasında yoktu. Çantası da yoktu. Hemen dışarı koştum, yemek
masısının üstünde bir not buldum.
Kısa
bir nottu, şöyle diyordu: "Yük olmamak için veda ediyorum; artık
iyileştiğine göre bana ihtiyacın kalmadı, Pip'çiğim. Joe Not: Ölünceye dek
dostuz."
Bir
de makbuz iliştirilmişti. Borçlarımı ödemişti. Alacaklılarımın ben iyileşip
kalkıncaya kadar bekleyeceklerini sanıyordum. Joe'nun ödeyeceği aklıma bile
gelmemişti, ama işte makbuz onun adınaydı. Artık benim için yapılacak bir tek
şey vardı: o da, Joe'nun peşinden köye gitmek. Ona eski ocağımızın başında
açılacak, itiraflarımı orada yapacak, hayallerimi orada söyleyecektim.
Bu
hayaller ki belli belirsiz bir şekilde başlamış, şimdi kesinleşmişti. Köye
gidince Biddy'yi arayıp bulacaktım. Ne kadar pişman olduğumu,, eski gururumun
nasıl yok olduğunu gösterecektim. Ona, benim ilk öğretmeni, ilk sırdaşım
olduğunu hatırlatacaktım. Diyecektim ki: Biddy, bir zamanlar beni biraz
severdin. Benim gönlüm başka yerlere kayıp gittiği zamanlarda bile, ancak senin
yanında huzura kavuşurdum. Suçunu anlamış, cezasını çekmiş, bağışlanmış bir
çocuk gibi kabul et beni... Sana layık olamam, ama olmaya belki de eskisinden
biraz daha yakınım... İstersen yine Joe ile birlikte örs başında çalışırım.
İstersen
kasabada, ya da şehirde başka bir iş bulurum. İstersen birlikte uzak ülkelere
gideriz. Orada beni bekleyen güzel bir fırsat var. Ama senin diyeceğini
öğrenmeden gitmek istemedim. İşte, sevgili Biddy, hayatımı paylaşırsan bu dünya
benim için daha güzel bir dünya olur. Ben de daha iyi bir insan olurum, dünyayı
senin için daha güzel bir dünya yapmaya bütün içtenliğimle çalışırım."
Bu
düşüncelerle, kasabaya gitmek üzere yola çıktım. Akşama doğru kasabadaydım.
Otele gidip o gece yattım. Sabah erkenden kalktım, kahvaltıya kadar biraz dışan
çıkarak Satis Konağı'na doğru yürüdüm. Kapıda, pencerelerde, ev eşyasının bir
hafta sonra açık artırmayla satılacağını bildiren ilanlar vadi. Konağın
yıkılacağını, malzemesinin satılacağını öğrenmiştim. Kahvaltı için döndüğümde
Pumblechook'u gördüm. "Delikanlı!" diye seslendi. "Bu duruma
düştüğüne doğrusu üzüldüm. Ama başka ne umulurdu ki!" Elini bana doğru
uzattı. Ne de olsa hastalık yüzünden zayıf düşmüştüm, kavga edecek gibi
değildim. Elini tutup sıktım. Amca Bey garsona döndü: "William, bir çörek
ver delikanlıya," dedi. Suratım asık, kahvaltıya başladım. Pumblechook,
gördüğü bütün nankörlüğe, her şeye rağmen bana gücenmeyen, asil ruhlu bir büyük
adam tavrıyla, çayımı doldurdu. "Tuz getir, William. O eski mutlu
günlerde, yanılmıyorsam, çayını bol şekerli içerdin, değilmi? Süt de koyar
mıydın? Sütle şeker getir, William. Biraz da tere ver."
Ben
ters bir tavırla: "Teşekkür ederim, ben tere yemem," dedim. Amca Bey:
"Demek tere yemezsin?" dedi, içini çekerek başını salladı. Sanki tere
yemeyişimle fakir düşüşüm birbirine bağlıydı. "Çok doğru. Dünya meyvaları.
Yok, tere getirme, William."
Ben
kahvaltıma devam ettim. Pumblechook da eskisi gibi sesli sesli soluk alıp, sönük
gözleriyle bana bakıyordu.
"Bir
deri, bir kemik kalmışsın. Buradan seni hayır dualarımla uğurladığım zaman,
fıstık gibiydin," dedi. Zayfılığıma acımış gibi bana ekmekle tereyağı
uzatarak sordu:"Joseph'e gidiyorsun, değil mi?"
Ben,
bütün çabama rağmen kendimi daha fazla tutamayarak: "Allah aşkına, sana
ne, benim gittiğim yerden?" diye patladım. "Şu çaydanlığı da bırak
elinden!"
Yapabileceğim
en kötü şey buydu. Çünkü Amca Bey'e aradığı fırsatı vermiştim. Çaydanlığı hemen
elinden bırakıp adım adım geriledi, William'in duyabileceği şekilde sesini
yükselterek haykırdı: "Pekala, delikenlı, pekala, bırakayım senin
çaydanlığını! Hakkın var, delikanlı. Senin sağlığınla, beslenmenle ilgilenmek
ne büyük hata! Bunu şimdiye dek öğrenmem gerekirdi benim."
Amca
Bey garsona döndü, kolunu uzatıp beni gösterdi: İşte küçücük bir bebekken
dizimde hoplattığım insan bu!" diye bağırdı. "İnanılır gibi değil,
ama o işte, ta kendisi diyorum size."
Dinleyenlerden
hafif bir mırıltı yükseldi. Hele garson Willam sarsılmış gibiydi. Amca Bey:
"İşte arabamda gezdirdiğim çocuk bu! Kendi ellerimle büyüttüğüm yavru
bu!" diye bağınp duruyordu. "İnkâr edebilirse etsin bakalım!"
Benim
bunu asla inkâr edemeyeceğime garson William inanmıştı. Amca Beyi ise susturmak
artık imkânsızdı.
"Peki,
delikanlı, peki, git sen Joseph'e! Git, benden de çok, çok selam söyle.
Joseph'e, de ki bu sabah kahvaltıda birisine rastladım, de. Küçükken beni
dizinde hoplatan, sonradan hayatta ilerlemem için emek veren birine rastladım,
diye söyle ona. De ki, Jopeph, bu adamı gördüm, kendisi sana dargın da, kırgın
da değil, de. De ki, Joseph, benim nankörlüğümü sen bilmezsin, ama bu adam
bilir, bu adam yine de bana küsmüş değil, diye söyle, Jopeph'e..." Amca
böylece uzun konuştu durdu. Bitirip oradan ayrılınca derin bir soluk aldım, çok
geçmeden ben de çıktım. Joe ile Biddy'ye doğru yola çıktığım için sevinçliydim,
heyecanlıydım. Bacaklarım henüz yeterince iyileşmediği için yavaş yavaş
yürüyordum, ama her attığım adım beni biraz daha hafifletir gibiydi. Sahteliği,
gururu tamamen geride bırakıyordum sanki. Gözyüzü masmaviydi; yeşil buğday
tarlalarının üzerinde tarla kuşları uçuşuyordu. Kırları hiç bu kadar güzel
görmemiş olduğumu düşünüyor, bundan sonra buralarda süreceğim temiz, basit,
mutlu hayat üzerine hayaller kuruyordum. Sanki yuvamdan çok uzaklara gidip
yıllarca ayn kalmış da şimdi onca yolu yalın ayak, yürüye yürüye aşıp geliyor
gibiydim. Yumaşadığımı, değişip bambaşka bir insan olduğumu hissediyordum. Biddy'nin
öğretmenlik yaptığı okulu şimdiye kadar hiç görmemiştim. Ama bir yan yola
girince binanın önüne çıktım. Görünürlerde çocuk falan yoktu, kapılar da
kapalıydı. Okulun tatil günü olacaktı. Hayal kırıklığına uğradım; çünkü,
Biddy'yi iş başında, çevresi küçük çocuklarla sanlı göreceğimi ummuştum. Joe'nun
dükkânı yakındı. Ihlamur ağaçlarının altında, oraya doğru yürüdüm. Çekiç sesini
duymak için kulağım kirişteydi. Ruhum bu sese öyle susamıştı ki önceleri
duyuyormuş gibi oldum. Bu, hayâlden başka bir şey değildi; çünkü ortalıktaki
tek ses, kuş ötüşleriyle yaz rüzgânnda yeşil yaprakların hışırtıysıydı. Şimdi
nedense içimi bir korku bürümüştü. Adımlanın adeta geri geri giderek dükkânın
önüne geldim, kapalı olduğunu gördüm. Ne bir ateş parıltısı, ne kıvılcım
ışıltısı, ne körük hırıltısı. Her taraf sessizdi, bomboştu. Ev boş
değildi.Misafir odasının perdeleri rüzgârda dalgalanıyordu, pencereye de
çiçekler konmuştu. Pencereden içeri bir göz atmak üzere eve yaklaşmıştım ki
kapı açıltı, Joe ile Biddy kol kola dışarı çıktılar. Biddy ilk önce hayâl
görmüş gibi bir çığlık kopardı. Ama sonra hemen boynuma sarıldı. Ağlamaya
başladı. Ben de ağlıyordum. Ben onu karşımda böyle güzel görmenin sevinciyle
ağlıyordum; o ise beni karşısında öyle bitkin, soluk gördüğü için ağlıyordu.
"Biddy,
ne kadar şıksın bugün!"
"Evet,
sevgili Pip."
"Joe,
sen de iki dirhem bir çekirdeksin."
"Evet,
Pip'çiğim, iki gözüm!"
Geriledim,
Bir ona, bir öbürüne bakıyordum. Sonra Biddy sevincini daha çok kendine
saklayamayarak: "Bugün benim düğün günüm!" diye şarkı söyler gibi
haber verdi. "Joe ile evlendik biz!"
İçeri
girdik. Beni ocak başına oturttular. Biddy elimi tutmuştu. Joe'nun eli ise
omzumdaydı.
"Böyle
ansızın söylemek iyi olmadı, daha çok zayıf çünkü," diyordu.
Biddy:
"Biliyorum," dedi, "Daha önceden düşünsem iyi olurdu, Joe'cuğum;
ama o kadar sevinçliyim ki!" İkisi de beni gördüklerine o kadar
seviniyorlardı ki! Tesadüfen düğün günlerinde çıkıp gelişim mutluluklarını
tamamlamıştı. İlk düşüncem, iyi ki kendi hayâllerimden Joe'ya söz açmamışım
diye sevinmek oldu. Hastalığım sırasında az kalsın ona söyleyecektim. Evimden
bir saat daha geç gitseydi ona söylemiş olacaktım.
"Biddy'ciğim,
senin kocan dünyanın en iyi adamı," dedim. "Ben hastayken baş ucumda
görseydin onu daha çok ama hayır, onu herhalde şimdi sevdiğinden daha çok
sevemezdin."
Biddy:
"Evet!" diye tekrarladı.
"Sen
de, Joe, dünyanın en iyi kızıyla evlendin. Layık olduğun mutluluğu ancak o
verebilir sana, benim sevgili, asil ruhlu Joe'cuğum!"
Bu
sözlerim üzerine Joe koluyla gözlerini silmekten kendini alamadı.
"Joe,
Biddy, ikinizden de büyük iyilikler gördüm, ancak nankörlükle karşılık verdim.
Suçumu bağışlayın, çünkü ben artık başımı alıp uzak yerlere gidiyorum. Oralarda
alnımın teriyle çalışacağım. İlk işim şu son zamanda hapse girmemi önlemek için
verdiğiniz paralan öde-, mek olacak. Ama bu paranın bin katını bile kazansam
size olan borcumun bir tek kuruşunu ödemiş sayılamam. Bunu ben biliyorum. Sizin
de bilmenizi istiyorum."
Benim
bu sözlerim, ikisini de etkilemişti. Böyle konumamam için yalvardılar.
Ben:
"Ama söyleyeceklerim bitmedi ki!" dedim. "İnşallah Tanrı size
çocuklar verir. Onları seveceksiniz, kendiniz gibi iyi insanlar olarak
yetiştireceksiniz. Onlara beni anlatırken, yalvarırım size, nankörlüğümü,
gururumu anlatmayın. Yalnız, sizleri sayıp seven bir insan olarak
tanıtın."
Sizin
kalbiniz büyüktür. Beni çoktan bağışlamış olduğuzu biliyorum. Ama ağzınızdan
duymak istiyorum ki uzak yerlere gittiğim zaman sesiniz, sözleriniz
kulaklarımda çınlasın."
Joe:
"Ah, Pip'çiğim, iki gözüm, bağışlanacak bir şey yok bizim aramızda,"
diyerek gözlerini sildi. "Ama bağışladım diyeyim de gönlün olsun."
Biddy:
"Al benden de o kadar!" diye atıldı.
"Şimdi
izninizle biraz yukarı çıkıp eski odamda, kendi başıma dinlenmek istiyorum.
Ondan sonra, sevgili Joe, sevgili Biddy, beni köyün sınırına kadar geçirin,
orada ayrılalım."
Her
şeyimi sattım, elime geçen parayla borçlarımı ödedim, sonra Herbert'in yanına
gittim. Kahire'ye gelişimin dört ayı dolmadan büroyu kendi başıma çekip
çevirecek duruma geldim. Herbert de Clara'sını alıp getirmek üzere İngiltere'ye
gitti. Herbert ve Clara'yla birlikte mutlu yıllar geçirdim. Paramı biriktirip
Joe'ya olan borçlarımı ödedim. Joe ve Biddy ile sıksık mektuplaşı-yordum.
Sonunda firmaya beni üçüncü ortak olarak aldılar. Herbert'e yaptığım yardımı o
zaman açıkladılar. Herbert'in sırrımı öğrenmesi aramızdaki dostluğu pekiştirdi.
Çok
büyük bir kuruluş durumuna geldiğimiz, kasalar dolusu para kazandığımızı
sanmayın. İşimizi büyük ölçüde başarmış değildik. Ama iyi tanınıyorduk.
Namusumuzla çalışıyorduk, işlerimiz de yolundaydı. Başarımızın önemli kısmını
Herbert'in çalışkanlığına, atılgalığı-na borçluyduk. Öyle ki çok zaman kendi
kendime sorardım: nasıl olmuştu da bir zamanlar onun hayatta hiçbir zaman
ilerleyemeyeceğini düşünebilmiştim? Şu sonuca vardım ki, beni böyle düşündüren,
o zamanlar yanlış şeylere değer verip hayatı, insanları hiç anlamamış oluşumdu.
Herbert'te gördüğümü sandığım beceriksizlik kendi kendimin beceriksizliğiydi. Aradan
on yıl kadar geçti. İngiltere'ye gidip Joe ve Biddy'yi görememiştim. O yıl,
aralık ayında bir akşam yine köyümüze döndüm. Eski yuvamın kapısına geldiğimde
karanlık çükmüştü. Kimseye farket-tirmeden içeri baktım. Ocak başındaki eski
yerinde Joe pipo içiyordu. Saçları biraz ağarmıştı. Ocağın köşesinde, bir
zamanlar benim olan sandalyenin üstünde ise, yine ben oturuyordum! Bir iskemle
de ben çekip çocuğun yanına geçtim.
Joe:
"Senin adını verdik ona," diye sevinçle anlattı. "Adını Pip
koyarsak sana benzer dedik. Gerçekten de seni andırıyor, değil mi?"
Ben
de aynı fikirdeydim. Ertesi sabah iki Pip, başbaşa çıkıp biraz dolaştık, uzun
uzun konuştuk. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Kilise mezarlığına gittik, küçük
Pip bana, bu köyde oturanlardan Phillip Pirrip'le, Georgiana'nın mezartaşlannı
gösterdi.
Akşam
yemeğinden sonra Biddy'nin yanına gittim. Biddy küçük i, kızını kucağında
uyutmuştu.
"Bu
günlerde bir gün küçük Pip'i bana ver, Biddy, diye yalvardım.
"Hiç
olmazsa bir süre için, ödünç olarak ver."
"Yok,
yok, Pip. Senin de evlenmen gerek, artık."
"Herbert'le
Clara da aynı şeyi söylüyorlar, ama ben evleneceğimi hiç sanmıyorum, Biddy.
Sürdüğüm hayata öyle alıştım ki artık! Yaşlı, bir bekâr olup çıktım!
Biddy
kucağında uyuyan çocuğa baktı. Yavrunun o küçücük elini alıp dudağına götürdü.
Sonra elini yavaşça benim elimin üstüne koydu.
Nikah
yüzüğünün serin katılığını duydum. Biddy'nin bu hareketi öyle inceydi, öyle
anlamlıydı ki!
"Pip,
gönlün hâlâ onda olmasın?"
"Ah,
Bidd, yok, sanmıyorum!"
"Bunca
yıllık arkadaşlığımızın hatın için söyle, onu unuttun mu?"
"Biddy'ciğim,
hiçbir şey iunutmadım ben. Ama, zavallı bir hayaldi o. Çoktan uçup gitti,
çoktan!"
Ama,
bu sözleri söylerken bile, o akşam gidip o eski konağın yerinde tek başıma
dolaşmayı kuruyordum... Estella'yı anmak için. Etella'nın kocasının zulmüne,
kötülüğüne dayanamayarak kaçtığını duymuştum. Sonradan kocasını, kamçıladığı
bir atın öldürdüğünü de haber almıştım. Bunun üzerinden iki yıl geçmişti.
Estella'nın yeniden evlenmiş olduğunu zannediyordum. Joe'nun evinde yemek erken
yendiği için, daha karanlık çökmeden kasabaya gittim. Ama, ben kasabanın
yollarında, oyalanıp geçmişi anarken, akşam oldu. Şimdi o konağın, bira
fabrikasının, o eski bahçenin yerinde yeller esiyordu. Yalnız bahçe duvarı
kalmıştı. Kapıyı açık bulunca ittim, içeri girdim. Sarmaşıklar yeniden kök
salmış, yerleri taze yeşil yapraklar bürümüştü. Konağın bomboş bıraktığı
yerleri gezip, odaları hayalimde canlandırırken ansızın ıssız bahçe yolunda bir
karaltı belirdi.
O
da benim farkıma varmıştı Durdu. Daha yaklaşınca bunun bir kadın olduğunu
gördüm. Birkaç adım daha attım. Dudaklarımdan şaşkın bir bağırış koptu:
"Estella!"
"O
kadar değiştim ki, beni tanıyabildiğine şaşıyorum." Gerçekten de
güzelliğinin taze havası uçup gitmişti, ama o sözle anlatılamaz, sultanlar gibi
edası, o sözle anlatılamaz çekiciliği yerli yerindeydi. Bu çekiciliğe eskiden
görmediğim, bilmediğim yeni bir şeyler de eklenmişti: Bir zamanlar gururla
bakan o gözlerdeki hüzünlü, yumuşak bakış, ifade, bir zamanlar hissiz, soğuk
olan ellerinin sıcak, candan dokunuşu. Bir bahçe sırasının üzerine oturduk.
"Ne tuhaf, Estella! Bunca yıl sonra yine
ilk karşılaştığımız yerde birbirimize rastlıyoruz. Sık sık geliyor musun
buraya?"
"Kazadan
sonra ilk gelişim."
"Benim
de öyle."
Ay
doğuyordu. Aklıma nedense hastanenin tavanına dikilmiş bir çift göz, elimi
tutan bir el geldi. Sustum. Estella da susuyordu. Sonunda ilk konuşan o oldu:
"Hep
aklımda, gelmek istiyorum. Ama, hep bir engel çıkıyor. Zavallı, zavallı eski
konak!"
Yeni
doğan ayın ışığı Estella'nın gözlerinden dökülen yaşlara vurmuştu. O göz
yaşlarını benim görmüş olduğumdan habersiz, kendini tutmaya çalışarak konuştu:
"Burasının
neden böyle kaldığını merak ediyor musun?"
"Elbette."
"Bu
arsa bana ait. Elimden çıkarmadığım bir bu kaldı. Sonunda onu da bıraktım. Son
bir kez veda etmeye geldim." Sonra bana döndü: "Ya sen, Pip, hâlâ
gurbette misin?"
"Evet."
"Durumun
iyidir sanırım."
"Çok
çalışıyorum, sakin bir hayat sürüyorum. Onun için, evet, durumumun iyi olduğunu
söyleyebilirim."
Estella,
"Seni çok düşündüm, Pip," dedi.
"Öyle
mi?"
"Hele
son zamanlarda... Bir zamanlar seni düşünmemeyi kendime görev bilirdim.
Cahilliğim yüzünden yitirdiğim bir şeyi düşünmek o zamanki durumumda doğru
değildi. Ama, o durum değiştikten sonra senin hatırana kalbimde yer vermekten
artık çekinmez oldum."
"Ben
de, senin hatıranı kalbimden hiçbir zaman çıkarmadım." Sustuk. Sonra yine
o konuştu.
"Senden,
yine aynı yerde ayrılacağım hiç aklıma gelmezdi! Ama, bir bakıma iyi bu."
/
"İyi
mi, Estella? Ayrılık benim için hep acı verici olmuştur. Seninle son
ayrılmamızın acısı, kederi daha içimden çıkmadı."
Estella
içten gelen biı sesle. "O zaman bana, tanrı seni bağışlasın,
demiştin," dedi. "Şimdi de aynı şeyleri söyle bana. Bu kez senin
sözlerindeki anlamı kavrıyorum; çünkü, acı en iyi öğretmenmiş, bana çok şey
öğretti. Eğdi beni, büktü, ama daha iyi bir biçime soktu galiba. Onun için,
bana eskisi gibi beni bağışladığını, dost olduğumuzu söyle."
"Dostuz,"
dedim.
Estella
ayağa kalkmıştı. Ben de kalktım, ona doğru eğildim.
Estella:
"Uzakta da olsa dost kalacağız," dedi.
Elini
tuttum, birlikte o yıkık yerden dışarı çıktık. Ay ışığı akşam sislerini
dağıtıyordu.Estella ayrılmaktan söz ediyordu, ama ortalığı saran durgun ışığa
bundan sonra hiçbir ayrılık gölgesinin düşmeyeceğinden emindim.

Yorumlar
Yorum Gönder