Kitabın Adı : ANKARA
Kitabın Yazarı : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
Yayınevi : İLETİŞİM
25 Temmuz 2016 tarihli toplantımızda incelendi .
Ankara romanının üç evresinde, üç Anakara şehri ve mekânları, yine üç evreli Semra karakterinin fiziki ve ruhi değişimi ile eşgüdümlü olarak anlatılır romanda. Bu üç döneme şimdi kısaca bakalım, değişim, dönüşümü görelim.
Birinci Bölüm : Sakarya savaşı öncesi (1922'ye kadar )
İkinci Bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar (1926'ya kadar)
İkinci Bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar (1926'ya kadar)
Üçüncü Bölüm : 1837 -1943'e kadar Cumhuriyet sonrası yıllar
Romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır. Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedir.
A N K A R A VE SELMA KARAKTERİ
Gülsevinç Demir
Romanın kahramanı Selma Hanım’dır. Roman da 25 yıllık bir süreçte Ankara’nın önce Milli Mücadele’nin merkezi,ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti oluşu ve ardından ise Cumhuriyet dönemi aşamaları konu edilmiştir. Roman 1934 de yazılmış ,ancak anlatımını 1943 de tamamlamış, yazar bu 9 yıllık zaman diliminde hayallerini dile getirmiştir.
Selma Hanım, roman boyunca sürekli değişime uğramış,romanın başında Anadolu’ya uzak bir aydın konumunda iken, romanın sonunda bir Anadolu insanına dönüşmüştür. Bu dönüşümde ise Cumhuriyet ideolojisinin etkisi düşündürücüdür.
Yazar bu değişimi Selma Hanım’ı üç kez evlendirerek ve üç farklı erkek tipi kurgulayarak anlatır.Romanda erkekler ve mekanlar özel konumlara sahiptirler.Selma Hanım’ın yaşamındaki üç farklı erkek, üç farklı zaman dilimi ile anlatılmaktadır.Bu zaman dilimleri Selma’nın yaşamında olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde ki önemli dönüm noktalarına da işaret etmektedir.Ankara merkez olmak üzere Selma, mekan değişimlerinin de somut göstergesi durumundadır. Roman da diğer kadın karakterler silikleştirilmiş olup,bunun istisnaları Selma ve Yıldız’dır. Her iki kadın da Kemalizm’in olumladığı ve yücelttiği kişiler olmuşlardır.
Selma Hanım’ın yaşamındaki erkeklerin yanı sıra yaşadığı mekanlar ve sosyal yaşam ile de çevre değişmektedir.Selma’nın yaşamındaki gündelik yaşam pratikleri ile mekan değişimi ve etkileşimi egemen ideoloji hakkında fikir vermektedir.
Birbirinden bağımsız 3 erkek ve 3 temel mekan(Tacettin, Yenişehir,Cebeci) ile Atatürk’ün ideolojisi ve devrimleri bir roman formatında anlatılmıştır, denebilir.
Mustafa Kemal Atatürk, çağdaşlaşma yolunda kararlı adımlar atarken, geçmişte olduğu gibi ‘’kültür ve uygarlık ‘’ ayırımına rağbet etmemiş, benimsediği rasyonel ve pragmatist bir yaklaşımla çağdaş uygarlığı bir bütün olarak almış, topyekun yenileşmeyi başarının vazgeçilmez şartı saymıştır.
Üç bölümden oluşan Selam Hanım’la anlatılan Ankara romanında Selma Hanım, Milli Mücadele yıllarında iyi yetişmiş bir İstanbul Hanımefendisidir.Eşi Nazif Beyin(bankacı) işi dolayısıyla Ankara’da Tacettin mahallesinde zar zor buldukları bir eve kiracı olarak gelirler.
Önce deniz yolu ile İnebolu sonra kara yolu ile Kastamonu, Çankırı (Bu yol İstiklal Yolu olarak anılır.) yolu ile Ankara’ya gelirler.Çünkü İstanbul, yabancı devletlerce işgal altındadır.Türklere her türlü işkence ve zulum yapılmaktadır. Ankara adı bir kurtuluş umududur.
Selma hanım, iyi öğrenim görmüş bir kaç lisan bilen, haksızlıklara boyun eğmeyen,vatansever,hep arayan, aradığını bulamayan,azimli,hoşgörülü,halden anlar,olgun bir kadın.Kıvırcık kara saçları,altın eriyiğini andıran renkte gözleri vardır.Heyecanlı kişiliktir.Şahıslara fazla bağlanmaz,sosyal ve aktiftir.Selma hanımın eşleri ile ilişkisi onların Milli Mücadeleye karşı tavırlarına göre şekillenir.
Selma Hanım’ın ve Nazif Bey’in Tacettin mahallesindeki ilk yerleştikleri ev,savaş yıllarının atmosferini yansıtması bakımından oldukça önemlidir. Bu yıkık dökük ev, milli mücadelenin zor yaşam koşullarını aksettirir.Ev; insan düşünceleri,anıları,düşleri için en büyük tümleştirici güçlerden biridir.Bu yönüyle bu ev Selma hanım’ın yıllar sonra dahi görmeyi isteyeceği yoksulluklarının yanı sıra dönemin tarihselliğini de yansıtan bir mekan olarak dikkat çeker.
2.Ankara’da Selma hanım, Binbaşı Hakkı Bey’le evlidir.Şık bir apartman dairesinde Yenişehir’de oturur.Ancak Binbaşı Hakkı bey şimdi, bir şirketin Yönetim Kurulu Başkanı’dır.Devletin komisyon işlerinde bir aracı olmuştur.O ideal kahraman gitmiş, tuhaf bir Avrupa özentisi içinde gülünç duruma düşen bir adam olmuştur.Ankara başkenttir.Ankara yeni Cumhuriyetle hızla kalkınmakta ,kamu hizmetlerinde büyük ilerlemeler kaydetmektedir.Ancak eski Ankara tükenilmişliği yaşamaktadır.Sembolik olarak Osmanlı kalıntısıdır.Selma Hanım ise bunun farkında değildir.Bunun farkında olan Neşet Sabit’tir.
3.bölümde 3.Ankara’da Selma hanım, Neşet Sabit’le 5 yıldır evli olup,Cebeci’de oturmaktadır. Selma hanım, büyük bir kız müessesesinde yöneticidir.Neşet Sabit ideal bir Cumhuriyet aydınını temsil eder.Gazeteci ve yazardır.Selma hanım aralarındaki yaş farkına rağmen, hezeyanlar yaşamasına rağmen mutludur.Sosyal yaşamları çok canlıdır. Geçmişin üzerine set çekilmiş, Atatürk ilke ve inkilapları amaçlarına ulaşmıştır.
Selma hanım, Eskişehir istasyonunda bir ateş yağmuru altında Mustafa Kemal’in sakin,kararlı ve kahraman çehresini görmüştür.Ankara’ya ilk kafileyi götürecek son yolcunun binmesini bekliyordur.Selma hanım, milli mücadele hareketini,dünyanın ikinci yaratılışı olarak görmektedir.Yazar 3.bölümde 10 yıl nutkunu Atatürk’ün okumasından bahseder ve 1944 de Büyük Devlet Tiyatrosu’nda Neşet Sabit’in yazdığı komedi oyununu Atatürk’ün izlemeye geldiğini aktarır.Aslında Atatürk hayalindedir.Hayatta değildir.O halkı selamladıktan sonra halk sakinleşip oyunu izlemiştir.Yazar böyle anlatır.
Yazar, Selma Hanım’ın hayatındaki üç erkek tiplemesiyle ideal bir erkek modeli yaratmak peşindedir.O ideal erkek ise Mustafa Kemal Atatürk olabilir. Çünkü gerek fiziksel özellikleri,kimliği ve kişiliği ile gerekse devrimci ve yenilikçi yapısıyla da büyük bir insandır.
(Yukarıdaki Ankara yorumunda Ankara Araştırma Dergisi yayınlarından Prof. Dilek Yalçın Çelik hanımefendinin yazısından kaynakça olarak yararlanılmıştır. )
ANKARA ROMANI YAN KARAKTERLER
Oya Üzülmez Arat
NAZİF BEY:
Banka Muamelat Şefi olan Nazif Bey eşi Selma Hanım gibi iyi bir öğrenim görmüş
sessiz kendine göre eşini seven etliye sütlüye karışmayan hiçbir konuda
fedakârlık yapmayan bir kişilik.(tahta kuruların da bile)Mücadele sırasında
bencilliğinden eşine destek vermeyerek bulunduğu yerden Anadolu'nun en ıssız
köşesinde bir şube müdürlüğünde Ankara hayatını unutmuştur. Yumuşak, sessiz
biri olan Nazif Bey sinirli, haşin kendini içkiye veren bir kişi olmuştur.
BİNBAŞI HAKKI BEY: Mücadele zamanı vatansever,
yiğit duyarlı bir insandı. Ama mücadeleden sonra karakterinde epey değişikler
oldu. Sömürücü,v urdum duymaz özenti, sonradan görme, eşinin kıymetini bilmeye
aldatan biri haline gelmiştir.
NEŞET SABİT
BEY : İyi bir öğrenim görmüş, idealist, milli mücadeleyi desteklemiş, azimli,
vatan sever iyi bir gözlemci ,iradeli canla başla çalışan bu genç milli
mücadeleden sonra da değişmeyen kendini sanata adayan başarıl bir yazar
olmuştur.
ÖMER EFENDİ:
Eşlerine karşı kaba, iyi bir öğrenim görmemiş tutucu, kültür seviyesi düşük ama
bir o kadar da çalışkan iş hayatında başarılıdır. Milli mücadeleden sonra daha
da zengin olmuş ileri ki yıllarda işlerini oğluna bırakmıştır.
MURAT BEY:
Mili mücadelenin yanında yer alan mücadele sonunda zengin olan har vurup harman
savuran daha sonra da Avrupa'ya kaçan bir kişiliktir . ŞEYH EMİN: Mücadele
zamanı tutucu olan bu kişi sonradan da tutuculuğundan eser kalmayan zevk
alemine dalan kişi haline gelmiştir.
ANKARA’DA ZAMANA YAYILAN MEKÂN KOKUSU
Çetin Tokay
Anakara romanının üç evresinde, üç Anakara şehri ve mekânları, yine üç evreli Semra karakterinin fiziki ve ruhi değişimi ile eşgüdümlü olarak anlatılır romanda. Bu üç döneme şimdi kısaca bakalım, değişim, dönüşümü görelim.
1920 -23 arası eski Ankara şehri (kasaba irisi de denebilir)
Odak noktası kale ve çevresindeki mahallelerdir. Hacı Bayram Camii, Karaoğlan
çarşısı ve yokuşlar, dar ve biçimsiz sokaklar, çamur, toz, aydınlatmasız,
altyapısız, üst yapısız. Bu sokaklarla birbiriyle komşuluk ilişkisi kurulan ve
neredeyse komün hayatı yaşanan dışa sırtını dönmüş içe yüzünü dönmüş, avluyu
çevreleyen o zamanın deyimiyle“bölük” odalar, ev sahibi ile aynı avluyu
paylaşan iki göz oda ve gencecik bir Semra ve kocası Nazif, İstanbul’dan
Ankara’ya geldiklerinde ilk kaldıkları yer geleneksel Ank ara’lının yaşam alanı
olan Kale altı Tacettin mahallesinde Ömer Efendi’nin evinin bir “bölüğü”dür.
Ankara’nın
ve tüm Anadolu şehir / kasabalarının yaşam ölçeği yataydır. Yani en fazla iki
katlı kerpiç yığma hanelerde hayvanlarla paylaşılan bir içe dönük yaşamdır.
Ortada mutlaka bir avlu bulunur, avluda da mutlaka taşlık bulunur. Tuvalet dışarıda bir bölmedir. Bazı bölgelerde adına “hayat” denilen
sundurma altlarında hayat kadınlar için yemek hazırlamak /pişirmek, çamaşır
yıkamak ve “giden geleni gözetlemekle” sürer gider hayat. Gündelik hayatta evi
kullanan kadınlardır. Erkekler sabahtan evi terk edip kamusal alana giderler.
Esnaf olan dükkânını açar, çiftçi olan toprağına gider. Her ne kadar Selma’nın
kocası Nazif önceden geldiği ve bir süre Taşhan’da konakladıktan sonra Yahudi
evinde pansiyon kaldığını bunun ne büyük mutluluk olduğunu Selma’ya anlatırsa da,
Ankara’da ev bulma /kiralama işini önceden halletse de Selma’nın gelişiyle Ömer
Efendi’nin ailesiyle birlikte aynı avlu içinde yaşadığı / paylaşacağı evin hali
ortaya çıkar ve yazar İstanbul’dan gelen Selma’nın kocasına yaşayacakları evi
sorması üzerine alaycı bir dille şöyle der;
“Bizim
evimiz mi? Ooo o bir konak yavrusu. Bir muhteşem porte cochere’den gireceksin,
bir büyük avludan geçeceksin; bir tarafta ev sahibinin dairesi, öbür tarafta
bizim dairemiz. Merdivenlerden çıkacaksın: Birinci kat ve bir sofa… Her odada
yerli dolaplar, sedirler… Hele bir senin getirdiğin eşyaları yayıp döşedik mi,
deme gitsin… Bizim ev, Ankara’nın en zengin, en kibar mahfillerinden biri
olacak.”
Ev
üç dört gün içinde her tarafı temizlenmiş, halılar serilmiş, perdeler asılmış
ve hatta Selma hanım’ın genç kızlık eşyasını teşkil eden cicibicilerle
duvarlar, raflar süslenmişti. Gerçi bütün ağır işleri Ömer Efendi’nin ihtiyar
anasından gayrı iki karısı, kız kardeşi üç gün sırayla imdadına koşmuşlardır.
Sungurluzade’lerin çok zengin olduğunu kocasından duyan Selma şaşırır ve “Ayol,
evlerinde oturacak bir minder yok. Hepsi gelip gelip şu bizim külüstür misafir
odasını bir harika gibi seyrediyor.” der. Böylece Selma’nın Ankara ile ilişkisi
ve çelişkisi başlamış olur. Bakınız mekânı bu kadar şiirsel ve gerçekçi gözle
nasıl sunar okuruna muharrir;
“On
beş gün içinde kerpiç duvarın bütün mimarisini ezberden öğrendi. Ah, bu yamru
yumru boz duvar!... Bu, insan, her dakika, fukaralığı, sefaleti, aczi söyleyen;
kâh bir uyuz deve sırtı insanın üstüne yürür gibi olan; kâh, taş kesilmiş bir
kâbus gibi kafaya, en ağır, en feci, en sıkıntılı rüyaları yığan çamurdan
perde…”
Ve Ankara’daki
bu avluya sıkışmışlık, bunalmışlık ve daralmışlıktan onu Etlik’de bir bağ evi
ziyareti kurtarır.
Bir
avlu tasviri yapıyor Yakup Kadri, bunalalım bakalım okurken diye: “… kaba saba
bir tahta perdeyle ikiye bölünmüş avlunun öbür tarafı, hakiki bir kümese
dönüşmüştü ve o kadar loşlaşmış, o kadar izbeleşmişti ki, burada en gönlü ferah
kimseler bile bir dakikadan fazla duramazdı.”
Romanın
akışından öğreniriz ki o zamanın Ankara’sı Hamamönü, Cebeci, Çankaya’ya kadar
kırlıktır. Binbaşı ile yaptıkları at gezisinde “Oraya” da giderler.
“Derken,
bir küçük kavak korusunun içine girdiler. Bunun ortasından ince ve berrak bir
su akıyordu. Hakkı bey, buranın adını söyledi: Kavaklıdere – ve ilave etti –
İşte Çankaya bu noktadan başlar.” S. 63 “… çıtaları kırmızıya boyanmış, kırmızı
pencereli, kerpiçten bağ evleri, tıpkı Eyüp oyuncaklarını andıran
mimarileriyle, süsleriyle manzaraya keskin bir hususiyet vermektedir. Selma
Hanım: Bu evlere bayılıyorum dedi. Ankara’ya giderken bizi ilk karşılayan bu
kınalı evler oldu. (…) Bir müddet daha çıktılar. Şimdi, Çankaya’nın yüksek bir
noktasında idiler… Biraz önce bir küçük yarın ucunda, kocaman ağaçlar arasından,
kayalara yaslanmış dört köşe bir taş bina gözüküyordu. “İşte Paşa’nın evi burası.” S. 64
Ve
evet işte Selma’nın heyecanı doruk noktadadır orada; “Genç kadın bütün
Ankara’yı şimdi, başka türlü görüyordu.” S.65
12.
bölüm başında şöyle bir ifade vardır ki her İstanbullu bu kıyaslamayı mutlaka
yapar; “… Vekil Bey’e, Göksu’yu hatırlatan bu yer Aktepe’nin arkasında bir dere
kenardır.” S. 78
13.
bölümde Selma gönüllü olarak Eskişehir hastanesi’nde hemşire olarak çalışmaya
başlar, artık savaşın tam içindedir. Fakat; Önce Selma’nın görev yaptığı
hastane Eskişehir boşaltılınca geri çekilir, sonra Ankara boşaltılır. Kocası
kaçar, Selma kalır. “… Yegâne teselli yeri Cebeci hastanesi oldu.” S. 87
Romanın
ikinci Kısmı bizi 3 yıl sonranın Ankara’sına götürür.
1925-26 Genç, İdealist Devletin Yeni
Başkenti Ankara
Sakarya
Savaşının kazanılması haberinde bırakmıştı birinci kısmın sonunda yazar
Ankara’yı ve Selma’da bir başına, ikinci kısmın birinci bölümünü ise “… bu
acayip rüyadan, üç yıl sonra, (1925) Yenişehir’de yeni bir evde, yeni bir
kocanın yanı başında uyanıyordu.” Diye başlatıyor. Demek ki Cumhuriyet
kurulmuş, Ankara başkent olması gereği hızlı bir kentsel planlı yapılaşmaya
girmiş, yeni evler yeni caddeler, yeni mahaller, kamusal binalar yapılmaya
başlanmıştır. 1924’de hemen başlayan bu
kamu ve mesken yapılanması şehrin planlaması doğrultusunda kale ve altı 1917 ve
1924 yangınından epeyce hasar gören Anafartalar Caddesi ve Çocuk Sarayı Caddesi
çevresi, eski adıyla Hâkimiyeti Milli sonraki adıyla Ulus Anıt kavşağından
(870m.) başlayarak (Çünkü ticaret merkezi bu mıntıkaydı o nedenle buraya ESKİ
ANKARA denirdi.) aşağı Meclis binası, Ankara Palas önündeki Cumhuriyet Caddesi
aksıyla Gar’a kadar giden yapılaşma. Yine aynı noktadan Atatürk Bulvarı ile de
Sıhhiye Meydanı, Yenişehir’den geçerek, Kızılay meydanına (865 m.) iner ve
oradan yine iğime kazanarak yeni meclis, bakanlıklar önünden, Kuğulu Park’a
ulaşır. Yol aynı adla daha da yükseler 1105 m. rakımlı tepeye yani Atatürk’ün
evi denilen Çankaya tepesine ulaşır. Ankara artık nispeten planlı bir büyüme
ile başkent olmaya başlamıştır.
Yeni
Cumhuriyetin merkezi ilk veya daha sonra hizmete giren 2. Meclis ve onun
çevresindeki Ulus (Altındağ) ise Kale’nin içi ve çevresinde düzensiz sokakları
ve eski evleri ile geleneksel Ankara artık terk edilip ovaya doğru yayılan yeni
başkent Ankara’ya doğru Mebus Evleri, Baheçelievler, Hacettepe ve Yenişehir
denilen düzlükteki modern ve müstakil konutlar ve yeni iş merkezleri ve kamu
binaları haşmetle yükselir on – on beş yıl içinde. Apartmanlaşma ile yani yaşam
ölçeği artık dikeydir.
Romanın
ilk kısmında adı geçen Tacettin Mahallesi, Etlik bağları ve bağ evleri, Erkânı
Harbiye binası (Karargâh), Kabala Köyü, İstanbul Caddesi veya şosesi, 9.
Bölümde eklenen, Küçükesat, Elmadağı, Dikmen (pitoresh), Göl (Moran?), Çankaya
Tepesi, Paşanın Evi kadardır Ankara.
2.
Kısmın / 3. Bölümü Ankara Palas’ın açıldığı yılın yılbaşı partisi (Cumhuriyet baloları)
yani 1928 yılına giriş ile başlar. Çok güzel bir otel önü diyalogu var. Dışarıdakilerin
içeri girenler ve onların yeni yaşam tarzlarıyla ilgili yorumları artık
sınıfsal ayrımı “kaynaşmış bir kitle” falan olmadığımızı göz önüne serer. Otomobiller, inenler, basamakları çıkanlar,
içeride büfe, kanepe, kübik mobilyalar. Dışarıda seyir için biriken halk, “… bu
kalabalık, otomobillerden inip,
merdivenlerden çıkan bu insanların içeriye
girdikten sonra vestiyere yanaşıp palto ve şapkalarını nasıl bıraktıklarını ve
oradan dans salonun nasıl geçtiklerini, artık, göremiyordu.”
Ve
işte “sınıfsal” bir “Ankara Palas” alegorik yargısı:
“
Tövbe yarabbi, tövbe yarabbi… Burası otel, otel be. Hani senin, anlayacağın
alafranga han.” S. 113
2.
Kısım 5. Bölümde ise;
“yeni
Ankara baş döndürücü bir hızla inkişaf ediyordu. Taşhan’ın önünden
Samanpazarı’na, Samanpazarı’ndan Cebeci’ye, Cebeci’den Yenişehir’e,
Yenişehir’den Kavaklıdere’ye doğru uzanan sahalar üzerinde, apartmanlar, evler,
resmi binalar, sanki yerden fışkırırcasına yükseliyordu.”
İç mekânda
da Avrupa modası takip edildiğinin kanıtı; “Murat Bey’in köşkü bu çeşit evlerin
en hayret verici örneklerinden biriydi. Lakin Murat bey’in banyosu bütün
dillere destandı,” S.128 “Hakkı Beyler’de ne Murat Bey’in banyosundan, ne de
şerikinin Şark salonundan eser bulunmamakla beraber, gene her birinden bir şey
vardı. Onlar da, önce, saçaklı, kuleli bir evde oturmakta idiler. (…) herkesten bir parça daha ileri gidip,
âleme, kübiğin ilk örneklerini
gösterdi.” S.130
1933-37 CUMHURİYETİN 10. YILDÖNÜMÜ ve
DÜŞSEL ÜLKÜ
3.
Kısmın 1. Bölümü Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü bayramında, Gazi Mustafa
Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk
işareti gibi olmuştu.” diye başlar. S. 171
Böylece
Anka’ya ait çok önemli bir kamusal /törensel bir alan daha romana girer;
HİPODROM.
Hemen
arkasından da Semra Hanım’ın bu hitabeyi dinlemesinin üzerinden dört yıl
geçtiğini yazar. Demek ki 3. Kısımda artık 1937 yılına gelmişizdir.
“Şimdi
betondan ve kara Ankara taşından stadyum’un
sade ve gürbüz endamının yükseldiği yerde, o vakit, çam tahtalarından derme
çatma birtakım tribünler vardı. Şimdi, yeşil çimenle örtülü saha, o vakit, boş,
çıplak ve yalçın bir çöl parçası idi ve üstünde civar köylerden, kasabalardan gelmiş
bir alaca halk yığını kaynaşıyordu.” S. 171
Bölümün
son sayfasında “Gerçi henüz opera binasına başlanmamıştı (*) ve Büyük Devlet
Tiyatrosu (**) daha açılmamıştı. Fakat Halkevi’nin sahnesi, (***) Ankaralıların
gittikçe artan temaşa ihtiyacını tatmin edebiliyordu.” Der yazar İki kamusal
gösteri / temsil alanı daha. Her üç binada 30 – 40’ların Ankara’sının
simgeleridir.
Sonuç
olarak; 1920’de İstanbul’dan gencecik bir bakacı eşi olarak Ankara’ya gelen
Selma, üç Ankara’da üç erkekle yaşar.
Olgun bir kadın olarak 40’lı yaşlarına gelirken dingin ve belki de artık
ilgisiz ve ülküsüz bir Ankaralı olur.
KAMUSAL
BİNALAR HAKKINDA BİLGİ:
(*) Bu bilgi yanlış; Büyük Tiyatro (1933 ile
1948 arası Sergi Sarayı veya Sergi Evi), Ankara'da 1933'te
sergi sarayı olarak inşa edilen binanın 1948'de Alman mimar Paul Bonatz'ın tasarımı
ile bir opera binasına
dönüştürülmüştür. Bu dönüşümden sonra projenin orijinal mimari özelliklerini
kaybetmesi ve bu düzenlemenin mimar Şevki Balmumcu'nun ruh sağlığını derinden
etkilemesi projenin eleştirilmesine neden olmuştur
(**) Ankara Devlet Tiyatrosu, Devlet Tiyatroları'na
bağlı resmi bir tiyatro kurumudur. 10 Haziran 1949 tarihinde
çıkarılan “Devlet Tiyatro ve Operası’nın Kuruluş Yasası” gereğince Devlet
Tiyatro Opera Genel Müdürlüğü'ne atanan Muhsin Ertuğrul ve
arkadaşlarının çabasıyla; Türkiye'de ilk resmi sanat kurumu olarak Ankara Devlet
Tiyatrosu, 1 Ekim 1949
tarihinde Küçük
Tiyatro`da Cevat Fehmi Başkut'un Küçük Şehir, ve Büyük Tiyatro`da Johann
Wolfgang von Goethe'nin Faust adlı oyunlarıyla etkinliğe başlamış
oldu.
(***) Türk
Ocakları Merkez Binası
Müze binası olarak hizmet veren tarihi
yapı, Ankara’daki büyük kamu binasından dördüncü yapıtıdır.[2] Türk Ocağı binası olarak
inşa edilen bu yapı için 1924 yılında devrin tanınmış mimarlarından teklifler
istenmişti. Mimar Arif Hikmet Bey’in çizdiği suluboya resmin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından beğenilmesiyle proje
onaylandı ve binanın inşaatı 21 Mart 1927’de başladı.[3]
Mustafa Kemal, binada Türk
süslemelerinin kullanılmasını istemiş ve yalnızca Türk işçilerinin çalışmasını
emretmişti.[3] Mimar Koyunoğlu mezartaşı
ustalarını toplayarak ve Marmara adasından mermer getirerek 1930 yılı Nisanında
binanın inşaatını tamamladı. İnşaatta mermer ustası Hüseyin Avni, maden ustası
Hakkı, taşçı ustası Baki ve Ankaralı Hüseyin Efendiler çalıştı.[3]
Türk Ocakları merkez binası, 1931 yılı
başlarında Türk Ocaklarının kapanmasından sonra 10 Haziran 1931 tarihinde
Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)’ne devredildi.
KAMUSAL BİNALAR HAKKINDA BİLGİ:
BİR ARAYIŞ : SELMA'NIN ANKARA'SINDAN YOLA ÇIKARAK BULDUĞUM ANKARA
Işın Güner Tuzcular
Mürekkep Yürekler kitap kulübü olarak Yakup Kadri'nin Ankara'sını okuyoruz. Romanın başında bir kasaba irisi Ankara'ya gelen İstanbullu Semra'nın yaşadığı şaşkınlıklar anlatılıyor. Bankacı kocası Nazif ile Tacettin Mahallesinde eski Ankaralı Ömer Efendinin geleneksel evine yerleşen Selma'nın ve eşi Nazif'in karanlık Ankara'sı anlatılıyor..
…Nazif, kafası altüst, eve dönerdi. Ve o vakte kadar karanlık da basmış olurdu. Sokaklarda, tek bir fener yoktur. Bazı, o kadar zifiri karanlık olurdu ki Nazif, yürümek için yalnız ayaklarının değil ellerinin de yordamına ihtiyaç duyardı. Çıkrıkçılar yokuşunu bir sincap çevikliğiyle tırmanır ve yokuşun üst başında soluk soluğa kalırdı. Bir müddet aşağıya bakardı. Aydınlık namına, yalnız, istasyondaki on altı elektrik ampulü- nün ışığından başka bir şey görünmezdi. Sol tarafta, hapishane olarak kullanılan eski taş binanın ağır ve korkunç silueti bir ikinci karanlık gibiydi. Bunun mazgallarından, bazen o kadar donuk bir aydınlık sızardı ki, Nazif buna, yekpare karanlığı bin kere tercih ederdi. Ve o vakit, içini bir korku alıp Samanpazarı’na doğru daha hızlı yürümeye başlardı. Oradan, Tacettin mahallesine giden dar yokuşlardan birine sapar, taştan taşa sekerek ve elleriyle kerpiç duvarlara tutunarak, nihayet, kan ter içinde evine varırdı..
Bu kadar yoksul, ıssız, korkunç bir yerde yeni Türkiye temelleri nasıl kuruldu diye düşünmeye başladım. Bir kaç sayfa evvelde Nazif'in ilk Ankara'ya geldiğinde Taşhan'dan sonra bir Yahudi Pansiyonunda kaldığını okumuşum, düşünüyorum. Ankara doğumlu biri olarak ben Ankara'da hiç yaşayan Yahudi görmemiştim, Rum ve Ermeni'de... Istanbul'a yaz tatilinde Anneanneme geldiğimde Rum komşularla konuşurdum ama Ankara'da o yıllarda Amerikalılar, Nato askerleri, Turizm Bakanlığında babamla çalışan bana İtalya'dan bebek getiren bay Giovanni dışında hiç yabancı görmemişti.
Araştırmaya başladım. Ankara'nın eski bir yerleşim yeri olduğunu biliyordum, Roma Hamamı, Augustus Tapınağı kalıntılarını, Frig Mezarlarını ziyaret etmiştim Ankara'da otururken. Ayrıca Anadolu Medeniyetleri Müzesi hakkında bir ödev hazırlamıştık lisedeyken. Buna rağmen Ankara'yı eski ama küçük, tarihsel fazla önemi olmayan bir kent olarak düşünüyordum.
Oysa 12. Yüzyılda tüm Romanın haritasını yapan keşiş Peutingerian kendi adını taşıyan Peutrinhen Rulosunda İ.S. 4. yüzyılda Ankara'nın bir Metropol olduğunu yazdığını okuyorum, zihnimdeki Ankara imajım değişmeye başlıyor.
Etlikler, Frikyalılar, Romalılar,
Selçuklular, Osmanlılar buralarda egemen olmuş, Romalılaşma, Bizanslaşma, İslamlaşma ve Türkleşme gibi dönüşümler
Ankara’nın sosyo-ekonomik yapısını ve kentleşmesini önemli ölçüde
etkilemiş-değiştirmiştir.(Adı da bu gelişmelerde hep değişmiş. “Ancyra”,
“Ankuriya”, “Angora”, “Engürü”, “Engüriye” gibi değişmelere uğrayarak
bugünkü “Ankara” adını almış.) ]
Tarih boyunca bir kale kent olmuş
Ankara. İstilalar, yangınlar, savaşlar, Moğol istilası, Osmanlı ile
yapılan savaşlar kentin yıkılıp yeniden yapılmasına neden olmuştur ama Kale
Kent her seferinde tekrardan toparlanmış.
Selçuklular için önemli bir kent Ankara,
Bizans'ın Anadolu içinde son saldırısını Ankara’da durdurmuşlar.
Selçuk dönemi kent için şaşalı bir
dönemi de , bir süre kent Alaattin Keykubat’ın şehri olmuş. Kent tekrar
büyümüş, güzelleşmiş. "Zaten Selçuk Osmanlıdan daha yapıcıdır"(Ahmet
Hamdi Tanpınar).
1290’larda Ahilik kavramıyla karşılaşıyorum,
1290-1335 yılları arasında bir ara Ahi şehir devleti kurulduğunu
şaşırarak öğreniyorum.
Ahi organizasyonunun askeri kanadı olarak Ankara’da bugün de yaşayan ve
Seymenlik geleneğinin biçimlenmesinde etkin olan “Ahi Alayları” diğer bir
adıyla da “Yiğit Alayları” kurulmuş. Seymen Alayı da burada bahsettiğimiz
Ahilerin askeri birliklerinin ve Ahi Alayları’nın benzeri ve devamı.
Ahilerin felsefesine bu yazıda çok gitmek istemiyorum sadece araştırmalarımda bulduğum yedi ilkesini yazmak istiyorum.
Ahilerin felsefesine bu yazıda çok gitmek istemiyorum sadece araştırmalarımda bulduğum yedi ilkesini yazmak istiyorum.
1. Elini hep açık tut,
2. Sofranı hep açık tut,
3. Kapını hep açık tut,
4. Ağzını hep kapalı tut,
5. Gözünü hep bağlı tut,
6. Eline hep sahip ol,
7. Diline her zaman sahip ol
Atatürk, Anadolu'nun göbeğindeki bu
Ankara Ahi Cumhuriyeti'nden tam 570 yıl sonra yine Ankara'da bir cumhuriyet inşa ederken
yüzyıllar önceki Ahi Cumhuriyetini anmış:
"... Ben Ankara'yı coğrafya
kitabından ziyade tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim.
Hakikaten Selçuklu idaresinin bölünmesi (inkisamı) üzerine Anadolu'da teşekkül
eden küçük hükümetlerin isimlerini okurken bir Ankara Cumhuriyeti'ni görmüştüm.
Tarih sahifelerinin bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa
geldiğim o gün de gördüm ki aradan geçen asırlara rağmen Ankara'da hala o
cumhuriyet kabiliyeti devam ediyor. Türkiye'nin hemen bütün bölgelerini
(menatıkını) gezdiğim ve gördüğüm için hükmettim ki, o zaman isimleri
cumhuriyet olmayan diğer yerlerin bugünkü halkı da aynı kabiliyetten asla
uzak değildir... Beni, Türkiye'nin en münasip merkez Ankara olabileceğini
düşünmeye sevk eden ilk vesile çok eskidir ve bilimseldir (fennidir)."
Eski Metropol tarihin tozlu
sayfalarından kalkarak yeni Cumhuriyetin Başkent’i olmaktadır.
Ahmet Tanpınar'ın
“Yaşanmış hayat unutulmuyor, ne de büsbütün kayboluyor, ne yapıp yapıp
bugünün veyahut dünün terkibine giriyor.” cümlesini ise taş topraktan,
yıkıntıdan tekrar başkent olan Ankara'ya çok yakıştırıyorum.
Ankara'nın çok kültürlülüğüne dairde bir çok yazı buldum.
Ankara'nın çok kültürlülüğüne dairde bir çok yazı buldum.
Geçmişte Ankara Çok kültürlü bir
kent. 1900’lü yılların başında nüfusun 1/3’ünü gayrimüslümler
oluşturuyordu, Rumlar,İspanya’dan gelen
Yahudiler ve Portekiz’den gelenler,Katolik ve Protestan Ermeniler, Yahudiler
Ankara’da gayrımüslimler arasında nüfus olarak en az olanlardır ama ticarette
etkindiler.Ulus’ta beşyüz yıllık Yahudi mahallesi vardır. Rumlar sayıca azdır
ama Keçiören ve Etlik gibi o zamanlar bahçeli evlerin,bağların yoğun olduğu
yerlerde yaşadıklarını biliyorum.Ayrıca eğlenceyi,içkiyi ve müziği sevdiklerini
biliyoruz. Ermeni nüfus en kalabalık olanı ve Zır Vadisinde İstanos
kasabasında, Haymana, Kızılcahamam, İncek’te yaşıyorlar.
Yıkımlardan biri olan
1916’da büyük Ankara Yangınını. Tarih kitaplarımızda pek geçmiyor, yangın
öncesi hayatı bilmiyoruz. Refik Halid Karay’ın Ankara kitabında söyle
anlatıyor;
“Ankara yangınını görmeyenler, Roma’nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akil erdiremezler. Bir meydanlığa rast geldim, Ankara Ermeni'lerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu. Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. Üstelerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi... tellerinden bin bir nağme çıkarak o kupkuru cilalı sandıkların yanışı çok acayip olmuştu. İnsan gibi inleye inleye, teller ateş gibi kızararak bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... Ankara’nın en kibar mahalleleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri atmış genç kızlara rast geliyordum; ellerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri, pudra kutuları, kurdele ve dantel parçaları, kadife muhafazalar.
“Ankara yangınını görmeyenler, Roma’nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akil erdiremezler. Bir meydanlığa rast geldim, Ankara Ermeni'lerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu. Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. Üstelerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi... tellerinden bin bir nağme çıkarak o kupkuru cilalı sandıkların yanışı çok acayip olmuştu. İnsan gibi inleye inleye, teller ateş gibi kızararak bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... Ankara’nın en kibar mahalleleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri atmış genç kızlara rast geliyordum; ellerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri, pudra kutuları, kurdele ve dantel parçaları, kadife muhafazalar.
1. Dünya savaşı sonrası Ankara bir
yıkıntıydı, kale kent özelliği bile gitmiş, bir kasaba halini almıştı. Gayri
müslim Nüfusunun çoğu yok olmuştu. 1920’ye gelindiğinde yani Sema geldiğinde
kent belki de en kötü, en dip noktasındaydı. İşgal kuvvetleri paylaşmamıştı,
dağlıktı, çoraktı.. Kentte kalanlar sadece dericiler, tüccarlar, gezici
satıcılardı (Yazar Sungurzade kardeşlerle bu karakterleri veriyor) yani
ahiler kalır kentte yine…
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’da Ankara
Kitabının ilk bölümünde Ankara’nın yoksulluğunu sefaletini anlatırken bu
yoksulluğu Osmanlının Tükenişinin simgesi olarak kullanıyor. Yoksul
Ankara’da insanlar fakirdir ama umut doludur. Selma Samanpazarı, Çıkrıkçılar
yokuşu, Balık Pazarı, İstanbul Caddesi dolaşıp bir şey bulamaz çünkü yangından
sonra bir şey kalmamıştır… Yerli halk yeni gelenlere karışmamaktadır, Selma
üstünde bir külotla ata binmektedir. Bu özgürlük İstanbul’da
yoktur. Kent bombalandığında herkes kaçmaya çalışırken yerli
halk kaçmaz… Ankara’nın kurtulması sonrası Sungurzade Ömer Efendi ve
gülümsemesi beni çok etkiledi.Kale kent yine kazandı dedim içimden.
İkinci bölüm ise Yenişehir’de aşırı lüks
içinde başlıyor. Yenişehirdeki hayat biraz da karikatürize edilmiş.
Yakup Kadri 1934’te yazdığı romanına 1964’te eklediği önsözde, geçen
sürede “hayalini kurduğu Türkiye’nin gerçekleşmesine” doğru bir gelişme
olmadığını belirterek “hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü
yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız” diyor.
Savaşın kahramanları artık kendi menfaatlerin düşünmektedir. Yazar Yenişehir'deki evleri abartılı anlatırken kişilerin değişiminden duyduğu hayal kırıklığını anlatır aslında.
Ankara’da 1924 yılında Lörcher Planı
kabul edilir, Kale merkezli eski şehri de koruyacak, eski ve yeni Ankara’yı
beraber inşa edecek bir plandır.
Ancak özellikle kitapta ki Murat bey
gibi arsa spekülatörlerinin hoşuna gitmez ve 1928’de Jansen Planı kabul olur.
Eski unutulur, yeni şehir inşa edilir.
Arsa spekülasyonu ile hızla zenginleşen
eski milletvekili Murat Bey'in evinin “boğucu bir kabus havası yaratan”,
“hayret verici” iç mekanlarını, ev sakinlerinin salon büyüklüğündeki banyoyu
kullanırken yaşadığı tedirginliği romanda okuruz. Kuşkusuz, en alaycı yerginin
arsa spekülatörü milletvekili üzerinden yapılması rastlantı değildir. Kitap'ta
Yenişehir'de yaşarken Selma Hanım’ın içine düştüğü yabancılaşma duygusunu ve
dönemin aydınlarının yaşadığı düş kırıklığını en güçlü hissettiren yerdir.
Sonuç olarak, Karaosmanoğlu 1926 Yenişehirini şiddetle eleştirirken anlattığı düş
kırıklığına yol açan çıkarcı eğilimlerin en yalın haliyle kristalize olduğu yer
Yenişehir’dir: “Çoğu arsa spekülasyonlarıyla, komisyonculukla, müteahhitlikle
veyahut birtakım yüksek sinekür’lerle [arpalık] birdenbire en geniş bir
maişet[geçinme] seviyesine varmış insanlardan mürekkep bu muhitte” Selma hanım
artık yaşayamaz.
Ankara Palas’ın açılışında bu
huzursuzluk doruğa ulaşır. Baloya gelenleri izleyen köylülerle, baloya katılan
Yenişehirliler arasındaki derin uçurumu okuduğumda yazarın hayal kırıklığını daha
da hissettim.
Ankara Palas'ta baloya katılan
Yenişehirliler arasındaki derin uçurum karşısında duyulan huzursuzluk, Selma
Hanım’ı önceden tanıdığı idealist gazeteci Neşet Sabit ile yakınlaştıran ortak
duygudur
Romanın son bölümünde sunulan ütopik Ankara ise Yeni düzene eleştirel bakan yazarın belki de ideallere tutunmaya çalışması ya da yönetimle arasına bir gerginlik sokmamak için idealize bir Ankara yaratmasıdır. Yakup Kadri ne de olsa sistemin yazarıdır.
Romanın son bölümünde sunulan ütopik Ankara ise Yeni düzene eleştirel bakan yazarın belki de ideallere tutunmaya çalışması ya da yönetimle arasına bir gerginlik sokmamak için idealize bir Ankara yaratmasıdır. Yakup Kadri ne de olsa sistemin yazarıdır.
Üçüncü bölümü bu nedenle belki yapay buldum,
ama ilk iki bölüm çok güzel. Ayrıca Yakup Kadri çok iyi bir edebiyatçı. Kişilik
tahlilleri, mekan anlatıları çok ustaca ve edebi metin olarak çok başarılı.
Ankara etkilendiğim bir kitap. Bu
kitabı okurken Selma'nın Ankara'sını, kendi Ankaramla karşılaştırmayı
düşünüyordum ama tarih sayfaları arasında bambaşka bir Ankara buldum.
O Ankarayı kazmaya devam etmek istiyorum. Refik Halit ve Tanpınar -özellikle beş şehir'i- okuyacağım.. 1926 yangınını da merak ediyorum.
Bir kitaptan yola çıkıp, başka şeyler bulmayı Çetin'in deyimiyle Okur kazarlığı seviyorum ben.
O Ankarayı kazmaya devam etmek istiyorum. Refik Halit ve Tanpınar -özellikle beş şehir'i- okuyacağım.. 1926 yangınını da merak ediyorum.
Bir kitaptan yola çıkıp, başka şeyler bulmayı Çetin'in deyimiyle Okur kazarlığı seviyorum ben.



Yorumlar
Yorum Gönder